Ahmet Say ile "İnsanoğlu İnsanlar"ı konuştuk

Yazar Ahmet Say ile son kitabı "İnsanoğlu İnsanlar"ı, soL okurları için konuştuk.
Haber Merkezi
Pazar, 11 Eylül 2016 10:06

Yazar Ahmet Say'ın son kitabı "İnsanoğlu İnsanlar", geçtiğimiz aylarda raflarda yerini aldı. Say kitabında, müzisyenlerin, şairlerin, yazarların de olduğu 46 portreyi okuruyla paylaşıyor.

soL okurları için Say'a, "İnsanoğlu İnsanlar"ı sorduk...

Ne kadar çok iyi insan geçmiş yaşamınızdan... “Şanslı bir hayat yaşadım” diyor musunuz hiç?

“Şans” işi mi, yoksa dostluk kurabildiğim insanların zaten “iyi” olması mı? Konuyu benim son kitabım İnsanoğlu İnsanlar’a getirmek istiyorsanız, yüzlerce insanın içinden şimdilik 46 dostumu yazdım. 46 Portre… Bunlar arasında, Nâzım, Yaşar Kemal, Halit Çelenk, Necil Kâzım Akses, Leyla Gencer, Enver Gökçe, Fikret Otyam, Öner Ünalan, Gülten Akın, Tonguç Ok var. 

Kitabınız, Nâzım Hikmet’le Berlin’de buluşmanızdan başlıyor. 21 Yaşındayken Nâzım’ın izini bulup söyleşme şansını yakalamışsınız. Size Nâzım’ın izini sürdüren neydi?  

Nâzım Hikmet’i Berlin’de oturduğu evde ziyaret edişim 1957 yılındaydı. Ben de bu yıllarda Almanya’nın Karlsruhe kentinde öğrenciydim. Nâzım, Sovyetler’e sığındıktan sonra hep bu ülkede yaşamadı. Eşi Vera’yla birlikte, Paris, Budapeşte, Prag gibi kentlerde de oturdu, ayrıca davet edildiği ya da dilediği ülkelere gitti... Bir süre için Berlin’e yerleştiğini gazeteler yazmıştı. Ben Alman Sosyalist Öğrenciler Derneği’nin üyesiydim, bu çevredeki arkadaşlarımın yardımıyla Nâzım’dan randevu aldım. 

Konuşmalarınızda ağırlıklı olarak hangi konular yer aldı?

Tabii ki Türkiye. Ayrıca ben, o sırada güncel bir konu olan “Cezayir Kurtuluş Savaşı”nı gazeteci olarak izlemek üzere bu ülkeye gideceğimi söyledim. Hemen karşı çıktı! “Senin mücadele yerin yurdundur! Cephenin ön saflarına gitmelisin!” dedi. Ben de onun gösterdiği bu doğru yolu izledim.

Bazı isimleri, “hakkı yenmiş” olmasından kaynaklanan bir gücenmişlikle anlatmış gibisiniz. Örneğin Marksist klasiklerden birçok eseri Türkçeye çeviren Öner Ünalan’ı öyle bir iç çekişle anlatıyorsunuz sanki... Hem tevazu sahibi olmalarını övüyor hem de “Keşke daha az mütevazi olsalardı..” demeye getiriyorsunuz gibi hissediliyor. Bu “tevazu” kavramıyla bir meseleniz var gibi… Ne dersiniz? 

Gerçek bir antikariyerist olan Öner Ünalan, Marksist klasiklerden birçok eser çevirdiği gibi, biyoloji biliminin temel kaynakları olan Charles Darwin’in, “Türlerin Kökeni”, “İnsanın Türeyişi” ve “Seksüel Seçme” gibi, her çevirmenin göze alamayacağı eserleri de çevirmiştir. Doğru bildiği her şeyi gözünü kırpmadan yaşama geçiren böyle bir insanın aynı zamanda “alçakgönüllü” olması olağandır; ama kimi yayıncılar gibi Öner’i sömürmek isteyenlere karşıt olarak gerçeği yazmak zorundaydım…

Yaşamınızın önemli bir bölümü Ankara’da geçmiş. Üstelik Ankara’nın devrimci, yaratıcı ve üretken bir kuşağı içerdiği yıllarda… Behçet Aysan, Metin Altıok, Ahmet Erhan’la yakın dost olduğunuz belli. Onlardan geriye kalan Ankara nasıldı sizin için?

Onlardan geriye kalan Ankara mı? Sersem sepet yaşıyordum… “İnsanoğlu İnsanlar”da bunu da anlatmaya çalıştım…

İçinden çok sayıda değerli aydının geçtiği bir yaşamınız olmuş. Ama zorluklar da peşinizi hiç bırakmamış: Kaçaklık, hapis, yoksulluk, her şey var içinde. Yüksek müzik bilginize, eğitiminize, onca kitabınıza, limon satmak da eşlik etmiş! Ayrıca evinizde, sonraları dünyanın tanıdığı bir sanatçı yetişmiş! Bütün güçlüklerine karşın, özlüyor musunuz geçmişi, yoksa şimdiki göreli sâkinliğin tadını çıkarabiliyor musunuz?

Hayat nasıl ve neyi dayatırsa ona hazırlıklı olmaya çalışıyorum, o kadar…

Kitabınızı okuyanların başına bazı şeyler gelebilecek: Meselâ bazı kitapları okumak isteyecekler. Eserlerini dinlemek istedikleri besteciler olacak… Yazarken bunu gözetmiş miydiniz? Kitabın bir rehber olma özelliğini?

Hiç aklıma gelmedi. Kitabın bir “rehber” özelliği mi var? Bütün kitaplar az çok bu özelliği içermez mi zaten?

Kitapta caz şarkıcısı Bessie Smith, ayrıca bizden Ruhi Su, Leylâ Gencer, Muammer Sun gibi birçok müzikçiyi de anlatmışsınız. Yıllarca müzik yazıları yazdınız. Müzik alanındaki kitaplarınızın toplamı beş bin sayfayı geçiyor. Bugün nasıl görüyorsunuz müziğin durumunu? 

Hiç sormayın. Ya da Kültür Bakanına sorun. Bakalım ne diyecek?

1935 doğumlusunuz. Türkiye’deki darbeleri, faşizmin yükselişini, ayrıca ilerici hareketin güçlendiği dönemleri de yaşadınız. Kitabınızda anlattığınız kişiler, o günlere de işaret ediyor bir yandan. Bugünü, dünün Türkiye’sinden benzersiz kılan bir şey var mı sizce?

Var: Tayyip Erdoğan!

Okurlarımızın bir bölümü, bu söyleşiyi tatil günlerinde okuyacak. Onlar kitabınızı okurken dinlemesini önerdiğiniz bir şeyler olur belki?

Ben şöyle yapıyorum: Canım sıkıldığında, ya da keyfim yerindeyse, yani hangi ruh halinde olursam olayım, Mozart dinliyorum. Bu besteci çocuk saflığında. Onun müziğini anlatan birkaç alıntı yapayım: Mozart, doğal dengeyi doğaçtan tanımış, doğaçtan söylemiştir. Düpedüz, içtenlikli, gülümseyen ezgiler yazmakta onu kimse geçememiştir. Bütün uçarılığına karşın Mozart’ın müziği, kendiliğinden bir denge içerir. Kendi doğasının sesini dinler o. Çok küçük bir olayı, bir hazzı, etkiyi ya da özlemi müzikle anlatma gücüne, belki de gelmiş geçmiş bütün sanatçılardan daha fazla sahipti. 600’ü aşkın eserinin bıraktığı genel iz, tek bir Mozartsal gövdenin dalları, yaprakları gibidir. Müziği esin doludur, rengârenktir. Bir duygudan başka bir duyguya geçmekte eşsizdir. Bu haliyle Mozart esini değil, esin Mozart’ı kovalıyor gibidir…