Kazım Koyuncu Kültür Merkezi

Pazartesi, 30 Haziran 2008 07:01

'Üretmektir bizi düze çıkaracak olan'
"Bu arada hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne, günün karanlık saatlerine, ara sıra kopsa da fırtınalara, bir gün boğulacağımız denizlere, eski günlere, neler olacağını bilmesek de geleceğe, kötülüklerle dolu olsa bile tarihe, tarihin akışını düze çıkarmaya çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara, Donkişotlar 'a, ateş hırsızlarına, Ernesto "Çe" Guevara'ya, yollara-yolculuklara, sevgililere, sevişmelere, sadece düşleyebildiğimiz olamamazlıklara, üşürken ısınmalara, her şeyden sıcak annelere, babalara ve tadını bütün bunlardan alan şarkılara kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz. Kötü şeyler gördük. Savaşlar, katliamlar, ölen-öldürülen çocuklar gördük. Kendi dilini, kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük. Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük. Biz de öldük. Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. Teşekkürler dünya." (Kazım Koyuncu'nun "Hayde" albümü kapağındaki yazısından...)

Röportaj: Emrah Kartal

Kazım Koyuncu, 1972'de, Artvin'in Hopa ilçesine bağlı Yeşilköy'de doğdu. 1993'te ilk Laz rock grubu Zuğaşi Berepe'yi (Denizin Çocukları) kurdu. 2005'in Haziran ayında, yakalandığı kansere yenik düştü. Koyuncu, Lazca şarkıları, etnik kültürünün yayılması konusundaki çabaları, çevreyi ve halkın sağlığını hiçe sayanlarla mücadelesiyle, geride müziğinden daha fazlasını bıraktı.2006 yılı sonunda Kazım Koyuncu'nun "Dünyada Bir Yerdeyim" albümünü çıkartan Halkevleri'nin çağrısına cevap veren yaklaşık 123 gönüllü, Kazım Koyuncu Kültür Merkezi'nin çatısı altında birleşti. 25-29 Haziran tarihleri arasında, "Kazım Koyuncu'yu Üreterek Anıyoruz" etkinlikleriyle "sokağa çıkan", Kazım Koyuncu adının mirasını taşıyan ve kuruluşundan, oluşturulan atölyelere kadar kolektivizmi temel alan merkezin faaliyetlerini, gönüllülerden Güneş Yücel ve Özge Ozan ile, etkinlikler sürerken konuştuk...

Adıyla kurulan merkezin, Kazım Koyuncu'nun şahsı ve temsil ettikleriyle temas noktası nedir?
Özge Ozan:
Merkezin oluşumu, albümün çıkartılmasından sonra oldu. Bir araya geldiğimizde, "bu merkez nasıl çalışmalı, neler yapmalı" konusunda uzun süre kafa yorduk. Çeşitli çalışma grupları oluşturduk. Sonunda ortaya çıkan ilkeler, Kazım Koyuncu'nun müzisyen kişiliğinin yanında, her zaman arkasında durduğu devrimci kişiliğinin temel aldığı ilkelerle örtüşmüştü. Kazım Koyuncu'nun bir sözü vardı, "sanat herkesin hakkıdır. Bu yüzden sanatın hiçbir özel sahneye hapsedilmeden özgürce yapılabildiği bir dünya istiyorum" şeklinde ifade edebileceğim. İşte Kazım'ın anlatmak istediği şey, burada temel aldığımız ilke ve değerlerin bir özetidir denebilir.

Merkezin bünyesindeki atölyeler ve programları nasıl oluşturuluyor?
Ö. Ozan:
Bu merkezin inşaatından açılışına, atölyelerin kurulmasından bu hafta yapacağımız etkinliklere kadar, her işte, kolektif çalışma ve gönüllülük esası vardır. Hiçbirimiz, bir işi yapmak zorunda olduğumuz için yapmıyoruz ve etkinliklerde, örneğin, 'sen çık şu gösteriyi yap' gibi bir talep olmamıştır. Atölyelerin oluşturulmasında da benzer bir süreç yaşandı. Merkez kurulduktan sonra neler yapabileceğimiz üzerine konuşurken, bu merkeze gönül veren, emeğini koyan herkesin görüşünü aldık. Örneğin, 'ben fotoğraf alanında bir şeyler yapmak isterdim' diyenle diğer isteklileri buluşturduk ve fotoğraf atölyesinde istedikleri içerikle programlarını oluşturmalarına teşvik ettik. İlk önce müzik, daha sonra da fotoğraf, resim, yan flüt, gitar, tulum, piyano ve bateri atölyeleri açıldı. Böylece ortaya, farklı ustalık seviyelerinden gelenlerle, belki de o alanla ilk kez karşılaşacak olan insanların oluşturduğu ortak aklın atölyeleri çıktı. Bu atölyelerde çalışırken, öğrenir ve öğretirken, birbirini tanımayan insanların nasıl yol arkadaşı olabileceğini ve düşünsel üretimlerini de paylaşabileceğini öğrendiler.

Buraya gelenlerin talepleri, istekleri, önerileri nelerdi? Çok farklı örnekler var mı?
Güneş Yücel
: Önceleri, gelenlerin düşüncelerini ve önerilerini not alıyorduk. Ancak sonra başa çıkamadık (gülüyorlar, daha ilk haftalarda bu not defteri bir kitap kalınlığına erişmiş). Biz de bir form üstünden çalışmaya başladık. Buraya gelenlerin bir kısmı, "ücretsiz ama nihayetinde bir hizmet" alacaklarını düşünüyorlardı. Bir örnekte, "gelin önce bir atölyeleri görün, katkılarınızı belirleyin" dediğimizde, "ben hemşireyim, bir kültür merkezi için ne yapabilirim ki!" cevabını aldık. Oysa deprem bölgesinde yaşıyoruz ve hemşire arkadaşımız buradaki insanlara ilkyardım ve benzeri temel hayat kurtarma konularında destek olabilir, bilgisini onlarla paylaşabilirdi. Ancak, biliyorsunuz, kapitalizm insan üzerinde öyle bir tahakküm kurmuş ki, toplumsal üretim sürecine nasıl katkıda bulunabileceklerini tanımlamakta güçlük çekiyor insanlar.

Kuruluş sürecinden bugüne, merkezin bütünündeki faaliyetlerde kolektivizm hakim ...
Ö. Ozan:
Biz yaklaşık yedi aydır "üretiyoruz." Ancak bugüne kadar merkezde özellikle bir etkinlik düzenlemedik. Çünkü bunu merkezin kurumsal olarak yapmasındansa, atölyelerdeki arkadaşlarımızın "biz bunu sergilemek, şöyle bir etkinlik yapmak istiyoruz" demeleri daha doğruydu. Etkinlikler konusunda da benzer bir yol izledik. Bütün bu çalışmaların sonunda gördük ki, başlangıçtan beri atölyelerde yaklaşık 300 kişi var ve 900'den fazla kişi de bizimle bağlantı kurmuş. Üstelik bu kişilerin oldukça büyük bir kısmı, Kadıköy'e uzak yerlerden geliyorlar. İstanbul'un öteki ucundan gelenler var. Eğer toplumsal üretim sürecine katkı koymak ve özellikle kamusal alandaki sanata ulaşmak istiyorsanız bunun tek yolu merkezden dışarı doğru büyümek, yayılmak ve paylaşmaktır. Bu yüzden etkinlikleri planlarken iki şeyi gözettik. Birincisi, sokağa çıkacağız, kamusal alandaki sanatı örgütleyeceğiz. Usta ve çırak tecrübelerini bir potada eritirken, kültür ve sanatın kolektif çalışmayla, egemen ideolojinin dayatmalarına karşı var olabileceğini göstermek istiyoruz. İkincisi de, ürettiklerimizi, acemice bile olsalar, paylaşacağız. Bu bizi, bir adım öteye götürecek olan şeydir.


Birleşik Metal-İş Sendikası'nın Genel Kurulu'ndaki "Enternasyonal Marşı" konusuna gelelim. Neler oldu?

Ö. Ozan: Müzik atölyesindeki müzisyen arkadaşlarımız, Genel Kurul'da sahneye çıkıp Enternasyonal marşını söylediler. Bütün delegelerin ve sendika temsilcilerinin yüzlerindeki ifade şaşkınlıktı. Sanırım beklemiyorlardı. Ancak bizim buradaki çalışma sürecimiz çok daha ilginçti. Grubun orada bir sunuş yapacağı bilgisi geldiğinde, ben de müzik çalışmalarını izledim. Müzisyenlerin bir kısmı marşı belki ilk kez duyuyor ya da söylüyordu. Marş nasıl söylenir ki? Var mı bunun bir özel duruşu ya da bakışı? Belki de vardır. Çünkü ilk provalarda neşeli bir bahar şarkısı şeklinde söylenen Enternasyonal, sonlara doğru bütün ekibin sahiplendiği ve söylerken o ruhu yaşadığı bir marşa dönüştü. Bu, arkadaşlarımızın yüzlerinden de anlaşılıyordu. Bizim için de çok ilginç bir deneyimdi. Sonra Genel Kurul'a gitmişler, sunuştan önce herkesin ayağa kalkmasını istemişler. Marşı söylemişler. Buraya döndüklerinde hafif bir hayal kırıklıkları vardı.

Neden?
Ö. Ozan: Çünkü onlar için o kadar önemli bir hale gelmişti ki, marşı söylerken bütün salonun da benzer bir ruhu taşıyarak eşlik edeceklerini düşünmüşler. Ama bu olmamış.

Böyle başladınız, peki nasıl devam edecek?
G. Yücel: Kazım Koyuncu, devrimci bir müzisyendi. Genç yaşına rağmen, bu topraklarda, kendi dilinde, kendi müziğini yaparken, evrensel olmayı başardı. Bize bıraktığı miras budur. Hangi dilde olursa olsun, taşıdığınız değerler ve ilkeleriniz ortaksa aynı yolda yürüyorsunuzdur. Kazım Koyuncu Kültür Merkezi'nin aylardır örmeye çalıştığı eşitlikçi üretimi dışa doğru yayacağız. Herkesi bu paylaşıma katılmaya davet ediyoruz.