Bırakın da futbol oynasınlar…

Türkiye Almanya ile oynanacak yarı filan maçı öncesinde yine gergin. Futbolcular mı? Onlar hiç rahat bırakılmadılar ki!
Salı, 24 Haziran 2008 08:06

soL (HABER MERKEZİ) Milli Takım'ın Bayern Münih'li oyuncusu Hamit Altıntop, Türk taraftarların Almanya ile yapılacak karşılaşmayı, sonuç ne olursa olsun, iki ülke halkının yakınlaşması için bir fırsat olarak kullanmaları gerektiğini söyledi. Futbol karşılaşmalarının uluslararası arenada kutlanan bir halk bayramı olarak görülmesini isteyen Hamit, Türkiye'nin sahaya sürebileceği 14 futbolcu kalmış olmasını, çılgınca bir şey olarak olarak tanımlamakla birlikte, "gene de korkumuz yok. Neden olsun ki? Kaybedecek bir şeyimiz yok" dedi.

Hamit Altıntop'un bu olgun değerlendirmeleri, Milli Takım'ın genel havasından belirgin şekilde ayrılıyordu. Bunun sebebi, belki de, geneli kuşatan atmosferin dışında yetişmiş ve yaşıyor olmasıydı. Nitekim, "ülkemin yanındayım. Formayı giydiğim andan itibaren, yurtseverliği ve Türkiye'ye ait olduğumu hissediyorum" diyen Hamit, devamında şunları söyledi: "İyi yanlarıyla da, kötü yanlarıyla da."

Çok şeyi kaybetme endişesi
Hamit'in turnuva boyunca, özellikle kendi bölgesinde oynatıldığında gösterdiği istikrarlı performansın arkasında bu yaklaşımının yattığı söylenebilirdi. Çünkü, onun dile getirdiğinin aksine, Milli Takım oyuncularının işi mucizelere bırakan bir futbol oynamasının arkasında, çok şeyi kaybedebilecekleri endişesinin yattığı seziliyordu.

Bir petrol kuruluşunun reklamında, milli futbolcular "aralarında maharetle top çevirirken", Euro 2008'e özel kampanyadan yararlanmak isteyen bir arabanın benzin istasyonuna girişi üzerine, Arda'nın topu eline alıp, "Ya, bir top oynatmadınız şurada" diyerek arkadaşlarıyla uzaklaşmasıyla paralel bir seyir izliyordu sahadaki takım. Rahat bırakılmıyorlardı. Hamit üzerinde etkisi hissedilmeyen şeyler bağlıydı ayak bileklerine sanki.

Hamasete dayalı motivasyon
Bunların başında, Fatih Terim'in hamasete dayalı motivasyon yönteminin getirdiği baskı yatıyordu. Medya, kanlı imanlı yaklaşımlarıyla, bu baskıyı katmerlendiriyordu. Öyle ki, oyuncular, hata yapmaları, ya da kazanamamaları halinde, vatanlarına karşı suç işlemiş gibi algılanacaklarından korkar olmuşlardı.

Medya, Milli Takım'ı bir futbol karşılaşması için sahaya değil, Türklüğü ve Müslümanlığı yaymak üzere savaş alanına sürüyordu sanki. Takım içinde gerek özellikle Hakan Şükür etkisi altında Fethullah'a müridliğe varan "iman yüksekliği", gerek milliyetçi damar biliniyor. Medya ve teknik direktörün sürekli bu yöndeki telkinleri, kişiliklerindeki değerlerle birleşince, üzerlerindeki yük daha da artıyordu.

Futbolla mı kazandılar imanla mı?
Bunun sonucu olarak, kazandıkları maçlardan sonra, demeçleri bu yönde oluyordu. "İyi futbol oynadık" demiyorlardı, "inandık" diyorlardı. Türkiye Süper Ligi gol kralı Semih, hiçbir golünde yapmadığı bir biçimde "Bu tamamen Allah'ın takdiri, top önüme düştüğünde Tanrısal bir güçle vurdum ve gol oldu" diyordu. Milliyetçiliği bilinen Uğur Boral, "Yenilmez bir gücümüz var, Türklüğümüz var" mesajı veriyordu. Gökhan Zan, "Türk milletini memnun etmek"ten duyduğu sevinci belirtirken, "üzerimizde bir stres vardı" diyerek, ruh hallerini ifade ediyordu.

Türkiye, futbolcularının teknik kapasitelerinin ön planda olduğu bir takım hüviyetini, bu cenk ortamında sergileyemedi. Teknik, riski içerirdi çünkü ve girilip kaybedilen her riskte, ilk etapta teknik direktörün hakaretine maruz kalmak mümkündü.

Çıldırma işareti olarak Volkan
Fatih Terim egosu, hırsı, takım ya da ülke ötesinde, kişisel bir kavganın silahı olarak göze çarptı yine. Fatih ve diğerleri vardı arenada. Kendisine yönelik eleştirileri, vaktinde, "ben ders almam, veririm" şişinmesiyle karşılayan Terim, bu turnuvada takımın kötü oyununu eleştirenlere karşı, kazanılan bir maçın ertesinde yaptığı basın toplantısında saldırganlaşarak, sevinen bir ülkeye şok yaşattı. Bu karakterin maça hazırladığı futbolcular, akıl değil, duyguyla oynadıklarından, kendilerini kaybedebileceklerinin sinyalini, Volkan'ın Çek Cumhuriyeti maçında yaptığı çılgınca hareketle verdiler.

Medyanın Viyana'yı fethe gönderdiği ve sürekli damarlarındaki kandan, iman güçlerinden bahsettiği koşullarda sahaya çıktıklarında bir şeyler yapmak için çırpındıkça dağılıyorlardı. Ama, her maçın, artık futbolcular açısından zihinlerini kurcalayan yönlerin silindiği, ne teknik direktörü, ne tribünleri duydukları anları vardı. Milli Takım'ın "mucizeleri", aslında bunlardan arınmış kafalarıyla sadece futbol oynadıkları anlarda yaratılıyordu. Buna boşalım sonrası da denilebilirdi. Rakip takımın da benzer bir şeyi yaşadığı koşullarda, bireysel yetenekler, şans faktörüyle de birleşirse, sürpriz sonuçlara yol açabiliyordu.

Sakatlıklar, vücudun isyanı
Medyanın milli ve mukaddesatçı üfürmeleri, sponsor firmaların, "bunun için doğdunuz" diyen, kaybettiklerinde yaşamlarının anlamsızlaşacağı stresi yüklemeleri, yok edici birer robot olarak resmedilmeleri türünden yüklerin üzerine, bunun bir "erkeklik" meselesi olduğu pespayeliği de ekleniyordu.

Yaşamlarını futboldan kazanan insanların, bu turnuvaya, aynı zamanda pazara çıkma olarak bakmaları, bu hezeyan içinde akıllara gelmesi bile suç sayılacak öğelerden olmuştu. Nitekim, kazanılan maçlardan, atlanan turlardan sonra, ilk kez, prim gündeme gelmedi.

Almanya karşısına altı sakat, üç cezalıdan yoksun çıkacak Milli Takım. Ve bu sakatlıkların hiçbiri, rakibin darbesi ya da ters bir pozisyon nedeniyle değil. Tümüyle harcanan aşırı efor ve o eforu harcayabilmeleri için yaptırılan ağır çalışmaların sonucu vücudun iflasıyla yaşandı. Pompalanan adrenalinin karşılığı, üçüncü yedek kaleci Tolga Zengin'in orta sahada oynayıp oynamayacağının espriyle karışık UEFA'ya sorulmasıyla alındı.

Hamit, dışarıdan bakışın serinkanlılığıyla, bir futbol maçının, oyun olduğunun bilincindeydi. Türkiye'nin Almanya karşısında, mucizelerle değil, futbolla başarılı olmasının anahtarı da buradaydı. Bu takım, rahat bırakılırsa, bunu gösterebilirdi.