"Umudum olmasa yazamazdım..."

Ülkenin güzel günler göreceğine inancı olduğu için yazabildiğini söyleyen yazar Erendiz Atasü ile son kitabı ve “yarının güzel çocuklarının okuyacağını" umut ettiği eserleri üzerine konuştuk.
Cumartesi, 11 Aralık 2010 10:50

Etrafı kitaplarla sarılı, sarı ışıkla aydınlanan, piyanolu salonunda, arada gözümüz yuvarlak masadaki –ki tam bir yazar masası izlenimi uyandırıyordu- not defterlerine, sehpaların üzerindeki küçük torunun şirin fotoğraflarına kayarken, Erendiz Atasü ile son kitabı “Hayatın En Mutlu An’ı” için buluştuk ve kısa bir sohbet gerçekleştirdik.

1947 doğumlu yazarın, 1983 yılında basılan “Kadınlar da Vardır” kitabından bu yana 15 farklı kitabı yayınlandı.

Kötü giden bir ülkede, umudu olmasa yazamayacağını düşünen Erendiz Atasü, “yarının güzel çocuklarının okuyacağını” umut ettiğinden ötürü kendinde yazma gücü bulduğunu söylüyor…

Bir kadın yazar olarak, doğaldır, en çok kadınları anlattınız, kadınların “az yazdıkları” bir toplumda, hele de ataerkil dilsel kodlamaların bu denli belirgin olduğu bir dilde, üstelik aşka dair de yazıyorken, kahramanlarınızla özdeşleştirilme tedirginliği yaşadığınız oldu mu?

Haklısınız, Türkçe erkek egemen bir dil, yine de diğer dilleri düşündüğümüzde cinsiyetsiz isimler var Türkçede, bu bir artı. Diğer dillerde insana ait olumlayıcı değerler “erkek sözcüklerle” ifade edilir, hiç olmazsa Türkçede bu günah yok. Türkçenin günahı, cinselliği anlatan ifade biçimlerinin erkek egemen, üstüne üstlük kadını aşağılayıcı olması, bir de erkek yazarlara bir eleştiri,özellikle cinsellik sözkonusu olduğunda kafalarındaki o erkek egemen şemayı kıramıyorlar,dolayısıyla o aşağılayıcı tavır kendini gösteriyor.

Bende yazarken elbette zorlandım, aşağılayıcı kelimeler kullanmamak için imgeler, metaforlar kullandım, özdeşleştirme riskine gelince, evet böyle bir risk var ancak yaşlandığınızda bu risk ortadan kalkıyor (gülüşmeler...). Bakınız yazarın kendine uyguladığı oto sansür ki tehlikelidir..

Ve de bir kadın yazar olduğunuz için...

Evet...

Türk edebiyatındaki kadın figürler geç kalan burjuva devriminin, gecikmişliğin izlerini taşıyorlar. Halit Ziya Uşaklıgil’in Bihter’i, Yakup Kadri’nin Selma Hanım’ı, Adalet Ağaoğlu’nun Aysel’i, Vedat Türkali’nin Günsel’i… Sizce Türk edebiyatının kadınları nasıl kadınlar? Geleneksel önyargıların tesiri altında olduklarını düşünüyor musunuz?

Bihter’den bahsetmenize memnun oldum. Çok güzel bir romandır Aşk-ı Memnu. Bihter tamamen sosyal koşulların kurbanı bir kadındır. Yine de Halit Ziya, Bihter’i yargılamaz. İntiharını da yazarın karakterine verdiği bir ceza olarak yorumlamamak gerekir, bir isyan olarak düşünülebilir. Kendisine dayatılan koşullara dayanamamaktadır. Evet yenilmiştir Bihter, ama isyan ederek.

Günsel dediniz. O yasak aşk içinde yaşadığı sıkıntılar çok anlatılmaz romanda. Yalnız bırakılmıştır o anlamda. Burada da feodalitenin etkisi aranabilir kanımca...

“Bir Yaş Dönümü Rüyası”ndaki kadın karakteriniz Feride çok aklı başında bir kadın. Aydın, bilinçli ama içerideki hayatında sorunlu, kendine “ayık” değil. 80 sonrası edebiyatta bir sorgulama, birey olma furyası başlıyor siyasetteki yenilgiye ve içe dönük sorgulamaya paralel olarak. Feride’yi yazarken o furyanın parçası olma endişesi yaşadığınız oldu mu?

Büyük bir edebiyatımız var, ama bizim edebiyatımızdaki en büyük eksiklik bireyin derinlemesine sorgulanmamış oluşu, örneğin Feride kendisini sorgulamaya başladığında başından 2 sakat evlilik geçirmiş mutsuz bir kadındı, elbette sorgulamalıydı hatta geç kalmıştı.

Ancak sözünü ettiğiniz birey tipini yaratan, 80den sonra başımıza bela olan neoliberalizm, bireyi tüketici özgürlüğü de satın alma olarak ifade eden sistem. Haklarını aramayan,sorumluluklarını bilmeyen model. Benim sorgulayan bireyim elbette bu değildi, bunu anlatabildiğim ölçüde de bahsettiğiniz türde bir endişem olmadı.

“Dağın Öteki Yüzü”nde Vicdan Hanım, son kitabınızda Rıfat Bey, hep Kemalist kuruluş döneminin izlerini taşıyan karakterler. Sizde o kuruluş yılları öznelerinin çocukları sayılan kuşaksınız. Bugüne baktığımızdaysa, cumhuriyet döneminin izlerini üzerinden sıyırıp atan bir kuşak görüyoruz. Siz, aradaki farkı nasıl tanımlıyorsunuz?

1. Dünya Savaşı’nda yıkımı yaşayan çocuklar bahsettikleriniz. Haliyle cumhuriyetin kuruluş yıllarında canla başla çalışıyorlar. Daha sonra bu kuşakta bir yarılma oluyor ve bir kısmı daha sola meylediyor, ki bu bence olması gereken. Bir kısmının da yolu kapitalizmle kesişiyor. Fakat ister solu seçsinler ister kapitalizmle buluşsunlar her iki tarafta da belli bir yurtseverlik dokusu var. Bugünün derme çatma kapitalizminin insanlarıyla karşılaştırılamayacak kadar erdemliler. Har vurup harman savurup “benden sonrası tufan” diyerek yaşamıyorlar. Çocuklarını bile düşünmeyen, topraklarını satan iktidara karşı bu denli duyarsız olan bugünkü hakim zihniyetten çok farklılar...

Peki, siz ve sizin kuşağınız kendinizi yalnız hissediyor mu şimdi? Gelecek nasıl görünüyor bu cepheden?

Yalnız hissetmek? Evet çok… Ama neyse ki hayatta beklenmedik şeyler oluyor ve herşey çok çabuk değişebiliyor, O yüzden iyi şeylere hazırlıklı olmak gerek. Örneğin benim bu koşullarda hiçbirşey yazmamam gerekir. Beni kaç kişi okuyor ki? Alfabe düzeyinde yazmadıkça, basitlikleri konu edinmedikçe en fazla on bin kişiye ulaşabilirim. Bir yazar, bu koşullarda içindeki o ateş olmasa yazamaz. Ama niye yazıyorum bu ülkenin dilinin ve kültürünün güzel zamanlar görebileceğine dair bir inancım var. O zamanın insanları için yazıyorum.

Son kitabınızda iki tane “hayatın en mutlu an’ı”ndan söz ediyorsunuz. Biri, okuyanların tahmin edebileceği açıklıkta ifade edilmiş olduğu üzere, Orhan Pamuk’un, Masumiyet Müzesi’ndeki ana karakterinin tarif ettiği mutluluk iki ayrı kadınla, sevgili ve nişanlı. Sevgilisiyle birlikte olduğu anı ise “hayatın en mutlu an’ı” diye tanımlıyor. Öykünüzdeki karakter Türkan ise solculuktan cezaevinde yatıyor ve sevgilisini uzaktan kısacık bir zaman diliminde görüyor. Bu da onun “en mutlu an” tanımı. Neden bu karşılaştırmayı yapma gereği duydunuz? Sanki mahkum ettiğiniz birşey var gibi...

Türkan’ınki aslında acı bir andı. Masumiyet Müzesi’ndeki gencin tarifini ise mahkum etmedim. O gencin, o kızla sevişirken mutlu olması eleştirilecek birşey değil.

Beni inciten, Masumiyet Müzesi’ndeki genel havaydı. 70'li yıllarda geçiyor roman. O tarihlerde, ülkede sokaklar kan gölü ve ona dair bu romanda hiçbir şey yok.

Romanın kahramanı, kendi hayatına saplantılı, bunu anlayabilirim. Ama romanın yazarı da kendi kahramanına saplantılı, bunu anlayamam. O kadar yaşanan ortamdan kopuk bir hikaye anlatıyor ki Orhan Pamuk, bir burjuva çocuğu, her zaman parası var, iki ayrı kadınla ilişkisini gayet güzel götürüyor. Öte yandan aynı yıllarda binlerce genç hayatını bir “derde” adıyor, yıllarca cezaevinde kalıyor. Sevdiklerinden ayrılar, ama mutluluk üzerine 700 sayfa roman yazan yazarımızın bu tablo yüreğinde bir tanecik bir teli bile titretmiyor.

O gençleri romanına kahraman etmesini beklemiyorum, kimi isterse onu kahraman eder yazar. Ama bütün bir memleketin ardını nasıl ihmal ediyorsun. Türkiye adına yazıldığını, Türkiye’nin romanı olduğunu iddia eden, bunu satır aralarında sık sık iddia eden bir romanda, o dönemin gerçekliğini görmemek, hatta görmezden gelmek. Benim asıl mesele ve mahkûm ettiğim buydu...

Bitirirken sormadan geçmeyelim. Yazmaya ilk başladığınız dönemlerdeki eserlerinizde bugüne nazaran “kadın” rengi daha çok. Bu konu üzerinden, feminizmle aranızdaki ilişkiye dair bir soruya “ben hala feministim” diye cevap verdiğinizi biliyoruz. Şimdiki zamanların feminist hareketine nasıl bakıyorsunuz? Liberalizmle ve dolayısıyla gericilikle içli dışlı, türbanlı genç kızların okuma hakkını dert edinen ancak, gericiliğin kadına hükmünün nelere mal olduğunu gözden kaçıran bir dönem yaşamıyorlar mı sizce?

Evet feminizmde durum bu. Zaten benim gibilere de münferit feminist diyorlar. Türkiye’de şu anda güçlü bir kadın hareketinden bahsetmek zor. 80 sonrası siyasi alandaki boşalmanın telafisi biraz bu alanda toplanmıştı ve güçlü işler yapılmıştı.

Fakat, feministler neden bu kadar savruldular? Bunu “sosyal bilimlerle uğraşan insanlar neden bu kadar savruldular?” diye genişleterek düşünmek gerekir. Sosyal bilimcilerin, marksist düşünceden kopması, neoliberalizmle ilişkilenmeleri, beraberinde feministlerin de savrulmasını getirdi.

Şu anda felsefeyle uğraşan insanlara bakın, hayatı değil metinleri açıklıyorlar. Marx’ın, Felsefe’nin Sefaleti dediği yerden daha sefil bir noktadalar. Bu neden oldu? Batı'da Marksizmi unutturmak, Batı’daki sosyal yaşamın sefaletini unutturmak için “laftan laf üreten” sosyal bilimcilere ihtiyaç var. Bunu da, bir takım kimselere fonlar ayırarak, onları ihya ederek yapıyorlar.

Bizim feministlerin çoğuna bakın, AB’den fon alan insanlar. Batı’nın yarattığı sosyal bilimcilerden besleniyorlar vs... Savrulmanın sebebi bence budur.

Çok teşekkür ederiz.

(soL-Kadın)