Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Yunan müziğinin efsane sesi Maria Faranduri: 'Benim duruşum bir yaşam biçimi, değerlerimi değiştirmem'

Yunanistan'da, Türkiye'de ve dünyada birkaç kuşağın kulağından silinmeyen bir ses olan Maria Faranduri, sanat yaşamında 60 yılı geride bıraktı. Kapitalizme ve emperyalizme karşı mücadelesinden hiç geri adım atmadı. Faranduri'yle sanatı, hayatı, dünü ve yarını konuştuk.

Kaya Tokmakçıoğlu, Ulaş Özer

Yayın Tarihi: 21.08.2026 , 11:33

Bazı sesler vardır; yalnızca bir dönemin müziğini değil, toplumsal hafıza ve umudu da tınısında taşır. Maria Faranduri, 60 yılı aşkın süredir sesiyle belleklerde böyle yer eden sanatçılardan biri.

Yunanistan’ın büyük bestecisi Mikis Theodorakis’in henüz 16 yaşındayken “O benim katedralim” diyerek tarif ettiği o derin kontralto ses, yalnızca Albaylar Cuntası’na karşı yürütülen mücadelenin simgelerinden biri olmakla kalmadı. Faranduri, sürgün yıllarında uzak kalmak zorunda bırakıldığı ülkesinin sesini dünyanın dört bir yanına taşıdı. 

Bu ses, zamanla Yunanistan sınırlarını aşarak Türkiye’ye de ulaştı. “Türkiye-Yunanistan dostluğu” denildiğinde akla gelen ilk isimlerden biri haline geldi. Söylediği şarkılar, iki ülkedeki düzen siyasetlerinin yarattığı mesafeleri aşarak halklar arasındaki gerçek ve samimi dostluğun simgelerinden birine dönüştü. “Halkın Callas’ı”ndan “Akdeniz’in Joan Baez’i”ne uzanan pek çok sıfatla anıldı. Ancak Faranduri, bütün bu tanımlamaların ötesinde, kendi ilkelerinden ve müziğin dönüştürücü gücünden ödün vermeyen bir sanatçı olarak anılmayı sürdürüyor.

Bugün dijital çağın müziği giderek daha fazla tüketim malzemesine dönüştürdüğü, Avrupa’da düzene tepkinin sağ güçlerin yükselişine kanalize olduğu, Ege’nin iki kıyısındaysa NATO’culuğun, milliyetçi söylemlerin ve silahlanma yarışının yeniden tırmandığı çalkantılı bir dönemden geçiyoruz. Theodorakis’in 100'üncü doğum yılı anmalarının ardından, Atina-İstanbul hattında gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide Maria Faranduri ile geride bıraktığı 60 yılı aşkın sanatsal ve siyasal mirası konuştuk.

Theodorakis ile Hacidakis arasındaki meşhur ayrımın arkaplanından dijital çağın rap ve hip-hop kültürüne, Ege’de kalıcı bir barış arayışından giderek daha umutsuz hale gelen toplumlara uzanan pek çok başlığı Faranduri’ye sorduk.

Bir müzisyen olarak 60 sanat yılını geride bıraktınız ve şarkılarınız hem Yunanistan’ın hem de Türkiye’nin müzikal, toplumsal ve politik belleğinde önemli izler bıraktı. Bugün, tüm sanat yaşamınıza baktığınızda iki ülkede de böylesi bir etki yaratabilmiş olmanızı neye bağlıyorsunuz?

İlk gençlik yıllarımdan beri şarkı söyleme sanatına bağlılığım ve daha en başından itibaren Mikis Theodorakis’in şarkılarını seslendirme şansına sahip olmam beni hem sanatsal hem de politik açıdan çok hızlı olgunlaştırdı. Tıpkı Yunanistan’da ve yurtdışında benim kuşağımdan diğer gençler gibi… 

Çünkü bu şarkılar, lirik, halk müziğine dayanan ve o dönem adlandırıldığı şekliyle “entehno” [Yunan halk müziği ezgilerinin modern yorumu] niteliklerinin yanı sıra, ülkedeki cunta rejimi, sürgün hayatı gibi dönemin tarihsel koşulları nedeniyle toplumsal ve mücadeleci bir boyut da taşıyordu. 

Böylece Avrupa’daki konserlerimle çok hızlı bir şekilde kendimi geliştirdim. Başlangıçta tek başıma, daha sonra serbest bırakılınca Miki’yle birlikte. O dönemde tanıdığım pek çok insan arasında, kendisi de sürgünde olan Zülfü Livaneli de vardı. Dost olduk ve birlikte çalıştık. Onun pek çok şarkısını seslendirdim. Bu şarkıları daha sonra Yunanistan’da da söyledim ve büyük başarı kazandılar. 

Sonrasında, her zaman olduğu gibi, su aktı ve yolunu buldu. Türkiye’de de konserler verdim. Bugüne kadar dünyanın dört bir yanında sahne aldım.

Mikis Theodorakis ve Maria Faranduri

Geçtiğimiz yıl Theodorakis’in 100'üncü doğum yılında onu şarkılarıyla ve katıldığınız konserlerle bir kez daha andınız. Bir müzisyen, toplumsal ve politik bir figür ve en önemlisi dostunuz olarak Theodorakis’in hayatınızdaki yerini nasıl tanımlarsınız?

Theodorakis, beni 16 yaşımdayken, genç müzisyenlerin katıldığı bir etkinlikte onun şarkılarından birini söylerken ilk kez tanıdı. O andan itibaren benim seslendirmem için şarkılar yazdı. Bu şarkılar, bir şarkıcı ve bir yurttaş olarak toplumsal mücadeleler, demokrasi, özgürlük ve dünya barışı gibi konularda görüşlerimin şekillenmesinde belirleyici rol oynadı. 

Theodorakis’in güçlü kişiliği, verdiği mücadeleler ve olağanüstü müzik yeteneği, onu uluslararası ölçekte eşsiz bir konuma taşımıştır. Bu nedenle, ölümünden sonra bile eserleri yaşamaya devam ediyor. O, tarihin kutsadığı biri.

Mikis Theodorakis ve Manos Hacidakis genelde “siyasal/kitlesel” ile “bireysel/estetik” şeklinde iki zıt kutup olarak anlatılır. Siz de bu iki büyük besteci ile uzun yıllar çalıştınız. Sizce bu ayrım ne kadar doğru? Bu iki dev ismin ortak noktaları ve Yunan müziğinde gerçekleştirdikleri asıl dönüşüm sizce neydi?

Gerçekten de tuhaf ve güzel bir tesadüf. Theodorakis ve Hacidakis aynı yıl, 1925’te doğdular ve ilk gençliklerinden itibaren çok yakın dost oldular. Birlikte çok şey yaşadılar ama onları asıl birleştiren, müziğe duydukları sevgiydi. 

Hacidakis, savaştan sonra “şarkıyla” ilgilenmeye başladı ve çok geçmeden tanındı. Güçlü bir melodi duygusuna ve gelişmiş bir şarkı estetiğine sahipti. 

1960 yılında Paris’ten gelen Theodorakis ise o zamana kadar senfonik bir besteci olarak uluslararası ölçekte tanınmış ve kendini kabul ettirmişti. O da şarkıya yöneldi ve çağdaş Yunan şairlerinin şiirlerini bestelemeye başladı. İlk eseri Ritsos’un “Epitafios”uydu, ardından Seferis’in şiirleri geldi. 

Daha sonra ikisinin yolları yeniden kesişti ve birlikte Yunan şarkısında olağanüstü sonuçlar doğuran bir yenilenmeye imza attılar. İkisi de çağdaş Yunan kültürünün temel direkleri. Yunan şarkısına, halk müziği ve Bizans müziği geleneklerinin sahip olduğu en zengin unsurları taşıdılar ve bunları Batı klasik müziğiyle buluşturdular. 

Theodorakis ayrıca uluslararası repertuvara giren büyük ölçekli eserler de verdi. Örneğin Pablo Neruda’nın Canto General’i bugün hâlâ dünyanın dört bir yanında seslendiriliyor. Onlarla birlikte çalışmak, benim için müziğe ve şarkıya duyduğum derin sevgi ve ilhamın kaynağı oldu. Theodorakis ve Hacidakis yaşamlarının sonuna kadar dost kaldılar.

Bugün yaşadığımız dijital çağda müziğin hızla tüketildiği bir tabloyla karşı karşıyayız. Bu ortamda gençlerin rap ve hip-hop türleriyle olan ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu türler, geçmişin rebetikosu veya politik şarkıları gibi bugün toplumun sesi olabilir mi sizce?

Bahsettiğiniz bu şarkı türleri gençlerin toplumsal ve siyasi protestolarının bir biçimi. Ancak müzikal özgünlükten, aranjman ve kompozisyonel gelişimden yoksunlar. Büyük ölçüde kesik cümlelere, haykırışlara ve sloganlara dayanan, kolay ama müzikal açıdan sığ bir tür. 

Ben müzik sanatının bütün tarihsel derinliğiyle birlikte sürekliliğine, hem melodinin hem de şiirselliğin korunması gerektiğine inanıyorum. Bizim öğrendiğimiz sanat bu. Eminim ki bu sanat bir gün kendi ardıllarını bulacaktır.

Çocukluğunuz İç Savaş’ın, gençliğiniz ise siyasal baskıların ve Albaylar Cuntası’nın gölgesinde geçti. Ancak o dönemlerde tüm dünyada örgütlü umut ve antifaşist hafıza mevcuttu. Bugünün ve gençliğinizin geçtiği dönemin karanlığını karşılaştırdığınızda ne tür benzerlikler ve farklar görüyorsunuz? Sizce benzer bir tarihsel iyimserlik ve umut nasıl var edilebilir?

Sadece Yunanistan’da değil, bütün dünyada büyük bir fark var. O dönemde anti-faşizm ve insan hakları mücadelesi, barış, kültür, özgürlük ve bir arada yaşama mücadelesi hepimizin yüreğini titretiyordu. Bugün ise tek bir sistemin hâkimiyetiyle her geçen gün daha uç noktalara doğru sürükleniyoruz. 

Avrupa’da aşırı sağ hareketler yeniden doğuyor. Olacak şey değil! Bence her demokratın ve her gencin görevi, dünyanın sürüklendiği bu duruma elimizdeki her türlü imkânla karşı koymak. Aksi takdirde, sonsuza dek sona erdiğini sandığımız büyük savaş trajedileri yeniden yaşanacak. Beklentilerimizin boşa çıkmış olması beni üzüyor.

“Türkiye–Yunanistan dostluğu” dendiğinde Türkiye’de akla ilk gelen isimlerden birisiniz. Ne var ki çoğu zaman bu, sembolik bir "halkların kardeşliği" söylemine indirgeniyor. Oysa her iki ülkede de milliyetçilik, silahlanma, NATO politikaları ve egemen sınıfların rekabeti sürüyor. Sanat, bu yapısal sorunlarla ve egemen siyasetle doğrudan yüzleşmeden hakiki bir barış kültürü inşa edebilir mi sizce?

Her sanatçı hem sözleriyle hem de yaptıklarıyla uzlaşmayı, barışı ve halklar arasındaki işbirliğini savunmalı. Diğer her şey, bütün bu Soğuk Savaş zihniyeti, sıradan demokrat insanların ve gençlerin zararına. 

Kararları ben vermiyorum. Ama yaşadığım sürece, ve sanatçı arkadaşlarımı, şairleri, yazarları da bunu yapmaya çağırarak, barış ve halklarımızın dostluğu için haykırmaya devam edeceğim.

Yıllarca “Theodorakis’in sesi”, “Halkın Callas’ı” veya “Akdeniz’in Joan Baez’i” gibi tanımlarla anıldınız. Bu yakıştırmaların ötesinde, kamuoyunun sizi yalnızca büyük eserlerin bir yorumcusu olarak değil, kendi bağımsız sanatsal ve siyasal kişiliğinizle nasıl anlamasını istersiniz? Önümüzdeki dönemde sesinizle ve tutumunuzla hangi toplumsal ve sanatsal arayışlara katkıda bulunmayı sürdüreceksiniz?

Benim duruşum bir yaşam biçimi, değerlerimi değiştirmem. Bu, sanatımın değerlerinden vazgeçmek gibi olurdu. 

Sanat ise başlı başına, dünyanın neresinde olursa olsun insanları birleştiren evrensel bir değer. O bizim aklımız ve kalbimiz. Onlar bir gün durduğunda bile biz şarkı söylemeye devam edeceğiz.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.