Breadcrumb
Yirmi yılın ardından bir muhasebe: Medya ne durumda, soL ne yapacak?
Yayın Tarihi: 22.05.2026 , 00:05 Güncelleme Tarihi: 22.05.2026 , 16:35

Yirmi yıl önce bugün, soL, günlük bir internet gazetesi olarak yayın hayatına başladı.
2006’da bu adımı attığımızda, anaakımın koca koca gazetelerinin bir kısmının internet siteleri kurumsal bilgilerden ibaretti, bazıları gazetedeki haberleri koyuyordu. Doğrudan internet gazeteciliği yapan sitelerin sayısı çok azdı.
1998’den beri dergi olarak çıkan soL, erken, cüretkâr ve riskli bir adım atmıştı.
Bu erken cüretin çok yerinde bir öngörüye dayandığı, internetin kullanımındaki baş döndürücü hızda artışla kısa sürede ortaya çıktı.
Ama, öngörülü ve isabetli bir adım olması, internet yayıncılığına geçişin risklerini ortadan kaldırmıyordu.
Bugünden geçmişe bakıldığında, sanal aleme geçişin, gazetecilik açısından tüm dünyada bir dönüm ve dönüşüm noktası olduğu rahatlıkla görülebiliyor.
soL açısından, gelecekte karşımıza çıkacak yeni sorunlar bir yana, 22 Mayıs 2006 günü itibariyle gördüğümüz riskler de vardı.
soL’un geleneği, yayıncılık faaliyetini her zaman işçi sınıfının mücadelesinin bir türevi olarak gördü. İşçi sınıfından taraf oluşunu hiç gizlemedi, burjuva medya teorisinin “tarafsızlık” tapınmasının medyaya rengini çalan güçlerin kimin çıkarına hizmet ettiği gerçeğini üstünü örten bir mitten ibaret olduğunu hep dile getirdi. soL, sınıf mücadelesine hakiki katkının, ancak işçi sınıfının örgütlü mücadelesinin parçası olmaktan geçtiğine inandı, bu bağını da hiçbir zaman saklamadı.
Bu yaklaşım, başından beri, soL’un “başarı kriterleri”nin esas belirleyicisi oldu. Yirmi yıl boyunca reyting, trafik, tıklanma, görüntülenme, takipçi sayısı gibi ölçüleri asıl kriterler bellemeyip, inatla “emeğimizin ürünü, sınıf kavgasında nasıl ve ne kadar etkili oluyor” sorusu ışığında değerlendirmemiz, soL’un niteliğini belirleyen temel unsurlardan biri oldu.
Kendimizi, yani hem kolektif kendimiz olarak soL’u hem de birer soL emekçisi olarak bizzat kendimizi hep ciddiye almamıza rağmen hiçbir zaman kutsallaştırmamamız, toplumsal mücadeleden bağımsız bir “başarılı gazeteciliğe” burun kıvırmamız, sayısız kereler kendimize dair çok hak edilmiş övgüleri dahi dile getirmekten kaçınmamız, birey olarak kendimizi sınıf kavgasına gazetecilik alanında katılan birer nefer, kolektif olarak kendimizi de o kavgaya ses olacak ve güç verecek bir mecra olarak kavramamız, işte bu yaklaşımın ürünüydü.
Fakat, 2006 itibariyle, tam da bu yaklaşım nedeniyle karşımızda bize özgü riskler vardı. İnternete geçiş çok daha geniş kitlelere seslenme olanağı sunacaktı, bu muhakkaktı. Ama bir dergi olarak soL’un elden satılması yüz yüze ilişki kurmaya vesile oluyor, sınıf kavgasının yalnızca sesini yükseltmeye değil, gövdesini büyütmeye de önemli bir zemin sunuyordu. Ayrıca okur soL’u para verip alıyor, yayınla okur arasındaki bu doğrudan ilişki, yalnızca yayının bağımsız çizgisini değil, tüm kararlarında okurunun çıkarlarını önde tutmasını güvence altına alıyordu. Üretim ritminin önce günlük, 2008’de soL’u bir haber portalına dönüştürmemizden sonraysa anlık hale gelmesi daha fazla emek ve kaynak gerektiriyor, ayrıca esas derdi işçi sınıfının bakışını ortaya koymak olan bir kolektif açısından bu hız ve ritim içinde derin ve bütünlüklü ürünler çıkarabilmek gibi çözümü zor bir denklem kendisini dayatıyordu.
Yirmi yıl önce soL’un tespit ettiği kendine özgü risklerin, tüm medyayı ve toplumu derinden etkileyecek ağır sorunlar haline geleceğini yıllar içinde yaşayarak idrak ettik.
İnternete geçişle birlikte gazetelerin okurlarından elde ettiği gelirin sıfırlanması, medyada muazzam bir dönüşümü tetikledi.
Bilgi kaynağı olma niteliğini aşıp gündelik yaşamın her alanı ve her anını işgal eder hale gelen internet, insanların yalnızlaşması ve yalıtılmasıyla sonuçlanan bir sürecin motoru oldu.
İnternet yayıncılığının anlık ritmi ve hız baskısı, yıllar içinde derinlik ve bütünlüğün neredeyse tümüyle kaybedilmesine yol açtı.
Yirminci yılımıza, yalnızca kendimizi değil, bu tabloyu değerlendirerek hazırlandık.
Her zamanki gibi, her bir soru ve soruna, “işçi sınıfının kavgası açısından nasıl daha etkili olunabilir” merceğinden yaklaştık.
soL’un bundan sonraki yol haritasını, bu değerlendirme ışığında ortaya çıkardık.
Yıldönümümüzde, soL okurlarıyla, bunları paylaşmak istiyoruz.
İnternet çağında gazetecilik
Sanıyorum 2013 yılıydı. Yeni Sahra’da, Roman mahallesine çıkan sokağın ortasındaki soL gazetesi binasında elektrikler kesildi. Jeneratör de devreye girmedi. Birdenbire, öylece, kalakaldık. Binanın önüne çıktık, ellerimizde çay, ne yapacağımızı bilmez halde birbirimize bakmaya başladık.
Haberler bilgisayarda yazılıyor, tasarımlar bilgisayarda yapılıyor, gazete baskı için matbaaya internetten gönderiliyordu. Elektrik yoksa, gazete de çıkmıyordu. Fakat şaşkınlık yerini bekleyişe bıraktığında, birden hepimize dank eden bu bağımlılığın, mesleğin kendisi açısından ne anlama geldiğini tartışmaya daldık.
Eskilerin hayal edemeyeceği bir avantaja sahiptik. Dilediğimiz konuyu oturduğumuz yerden araştırabiliyor, bilgiye çok hızlı ulaşabiliyorduk. Mekanlar ve olaylar arasında mekik dokuyorduk. Pek caka satmayı bilmediğimizden "malumatfuruş" sayılmazdık, ama "malumatşinas" olduğumuz muhakkaktı.
Öte yandan, sıklıkla, hafızamızın zayıflığından yakınıyorduk. Bazen kendi yazdığımız haberleri bile unuttuğumuzu fark ediyor, internet taramasında karşımıza çıktıklarında tümüyle yabancı olduğumuz bir yazıymış gibi baştan okuyorduk, baştan öğreniyorduk. Geçmişte üzerine haberler yazdığımız kişilerin isimlerini duyunca “kimdi o yahu” diyor, belleğimizi ikame etmiş olan internete dönüp yanıt arıyorduk.
Belli bir konu veya kişiye dair kupürleri biriktirdiğimiz, notlarımızı eklediğimiz, yazılarımızı arşivlediğimiz klasörlerimiz yoktu. Nadiren bir konuda uzun vadeli çalışabiliyor, dosya oluşturuyor, dönüp dönüp biriktirdiklerimize yeniden göz atıyor ve aralarında fark etmediğimiz bağlantılar kuruyorduk. Eskiden kitap, dergi okumaya adanan vakitler, bizim için yine ekran başında haber taramakla, son dakika gelişmelerini okumakla, mekanlar ve olaylar arasında mekik dokumakla geçiyordu. Bu arada dilimiz basmakalıplaşıyor, kalemimiz özgün ve edebi bir üsluptan uzaklaşıyordu.
Yine de, paha biçilemez bir olanağa sahip olduğumuz tartışmasızdı. Henüz üniversite öğrencisiyken, Eylül 2008’de soL’da dış haber muhabiri olarak işbaşı yapacaktım. Ağustos’ta Gürcistan-Rusya Savaşı patlak verip editörümüz “gel” deyince, memleketim Antalya’nın bir kasabasındaki ufacık bir internet kafede, erişebildiğim her kaynağı okuyup, uzak bir ülkedeki savaşı aktarmakla giriş yaptım, internet çağının dönüştürmeye başladığı gazetecilik mesleğine.
soL için önemli avantajdı bu. Kimsenin sahada muhabiri veya o ülkede yerleşik temsilcisi olmadığı koşullarda holding medyasıyla şartlarımız eşitleniyordu, daha çok çalışarak ve daha önemlisi, türevi olduğumuz siyasi mücadelenin sunduğu bütünlüklü bakıştan faydalanarak habercilikte öne çıkabiliyorduk.
Faydası paha biçilemez olsa da, maliyeti de olduğunu sonradan anladık bu avantajın. Eski kuşak gazeteciler kadar belli konularda derinleşemiyorduk. “Gazeteciliğin ölçütü” sayılan telefon rehberlerimize daha az kaynak kaydediyorduk. Hafızamız zayıflarken dikkatimiz de biçim değiştiriyor, bir konunun detaylarını değil, çok konunun başlıklarını yakalamaya alışıyorduk. At koşturabildiğimiz alanlar alabildiğine genişler ve hızımız ışık hızına yakınsarken, derinlikten, bütünlükten, nitelikten yitiriyorduk.
Yirminci yılımızda, bu dönüşümün yalnızca gazetecileri değil tüm halkı etkilediğini, dahası, yalnızca gazetecilik değil işçi sınıfının mücadelesinin önüne de kritik engeller diktiğini tespit edebiliyoruz.
Her an son dakika gelişmelerinin bombardımanı altında, bir konuyu zihnimizde tartmadan bir diğerine maruz kalıyoruz. Oysa gerçeklik hep bir derinlik taşıyor, olguların bütünlüğünden oluşuyor. Sınıf bilinci, gelişmeleri soyutlamak ve olgular arasında bağlantı kurmaktan geçiyor. Mücadele, her yeni başlığa koşturup durmayı değil bir hedefe odaklanmayı gerektiriyor.
Bugün medya, tam tersine mahkum ediyor bizi. Hız artıyor, sayı artıyor, bombardıman yoğunlaşıyor ama bütünlük kayboluyor, derinlik azalıyor, nitelik düşüyor ve okur, okudukça gerçeklikten uzaklaşıyor. Dahası, bu medya, ekran karşısında fara yakalanmışçasına mazur kalmaya alıştırdığı insanları atalete itiyor, hareket etmekten alıkoyuyor ve umutsuzluğu, çaresizliği, kanıksamayı ve bir gün her şeyi düzeltecek bir mesihten medet ummayı benimsetiyor.
Bu tablo karşısında soL çok kez yaptığı gibi akıntıya karşı yelken açmak, tam tersi doğrultuda yol almak niyetinde.
Bunu nasıl yapacağımızı anlamak için, mevcut durumun nedenini kavramak zorundayız.
Medyanın dibe vurmasının esas nedenleri
Düzen medyasının bilinçli siyasi ve ideolojik tercihlerini bir kenara bırakalım.
Bugünkü tablonun, açık yapısal kökenleri var.
İnternet gazeteciliğiyle birlikte okurun yayına para vermesi alışkanlığı bitince, medyanın yalnızca gelir kaynakları değil, okurla ilişkisi ve bizzat kendi biçim ve işleyişi de radikal biçimde değişti.
Gelir kalemlerinde reklamın payı arttıkça, okur “ikna edilip kazanılması” değil, “aklı çelinip çağırılması” hedeflenen bir konuma yerleşti. Yayın, kendisini okura satmaya değil, sayılara indirgenmiş okuru reklamverene pazarlamaya kilitlendi.
2010’ların ilk yarısında mütevazı olanaklarına rağmen Türkiye’de en çok okunan internet gazetelerinden biri olan soL’un, ikinci beş yılda “SEO” denilen, “Musakka nedir musakka tarifi musakkanın faydaları” veya “Maç hangi gün saat kaçta ne zaman yayınlanacak hangi kanalda yayınlanacak” başlıklarıyla bilinen arama motorlarının tetiklediği tık avcılığının yükselişiyle birlikte en çok okunan siteler sıralamasında gerilemesi tesadüf değildi.
Bu dönemde hem dünyada hem ülkemizde gazetecilik krize girdi. Yüzlerce kişinin çalıştığı asırlık yayınların bir kısmı iflas etti, bir kısmı radikal küçülmelere gitti. Maaşlar asgari ücret seviyesine çekildi, sahadaki muhabir sayısı eridikçe eridi, yurtdışı muhabirlerinin toplamı iki elin parmağını geçmeyecek sayılara geriledi. İnternetin mantığı, bir haberi önce girmeyi, doğru girmekten çok daha önemli hale getirdi. Editörlük bütüne bakma, gözden kaçanı bulma ve yazıların üzerinde sebatla çalışma işi olmaktan çıkıp, Charlie Chaplin’in hicvettiği, bantla yarışan fabrika işçilerinden beter bir seri üretim süreci içinde durmaksızın kopyalayıp yapıştırma faaliyetine dönüştü.
Öte yandan, emek maliyeti sürekli azalsa dahi, reklam gelirleri hiçbir zaman yayınları çevirmeye yetmedi. Kimi yayınlar yurtdışından fonlara, kimileri meşreplerine göre hükümet veya belediyelerin kasalarına, kimileriyse yayın zarar etse de şirket kâr eder diye sektöre giren holdinglere sırtını yasladı. Aslına bakılırsa, medyanın ekseriyeti, bunların tümüne birden bel bağladı.
Sonunda yapılan değişiklikle internet gazetelerine de kamu ilanları vererek destek sağlamaya başlayan Basın İlan Kurumu, işi iyice içinden çıkılmaz hale getirecek şekilde gazetelere “günde 200 haber” gibi akıl almaz kriterler dayatarak tüy dikti.
Bu yüzden, soL’un “muadili” sayılabilecek birçok yayında soL’un mutfağının dört ila beş katı insan çalışmasına ve her gün çok daha fazla içerik yayımlanmasına rağmen, gerçekten okunmaya değer, özgün, fikir barındıran unsurlar kıyaslandığında tablo tersine dönüyor.
Ne sorun medyadan ibaret, ne de olumsuz etki medyayla sınırlı
Bunun siyasal ve toplumsal maliyetini iyi kavramalıyız. Her birimiz dikkatimizi yitiriyor, işin özüne odaklanamıyor, bizi gerçekten etkileyen meselelere kafa yoramıyor, olan biteni bir bütünlük içinde anlamlandıramıyor, bunların niye yaşandığı sorusuna yanıt bulamıyor, böylece her gün her saat sinirlerimizi zıplatan, umutsuzluğumuzu artıran veya öfkemizi kabartan haberler karşısında verdiğimiz duygusal tepkileri akılcı çözümlemelere ulaştıramıyoruz.
Oysa duygular tetikleyicidir, ama gerçek bir değişim için harekete geçmek akıl, üstelik kolektif akıl gerektirir.
Mutlak bir yüzeysellik, medyayı kuşatmış durumda. Tüm Türkiye’yi etkileyen yolsuzluk veya casusluk davalarında titiz bir araştırma, zekice bir bütünlük kurma ve işin özünü tartışmaya dayanan analizlerin sayısının binlerce internet yayınının kalem oynattığı medyada birkaç tane bile yazılmamış olması, dikkate değer. Bunda düzenin iktidar veya muhalefet kanadına yanaşmış olan medyanın davaları ya tamamen doğru, ya toptan yalan saymaya yönelmesinin payı olduğu kadar, yukarıda anlattığımız yapısal sorunların da payı var.
Bu keşmekeşten sıyrılarak yazılmış “Emeklilerin evi artık ucuz otel odaları” haberinin ülkenin gündemine oturması da, bu haberin altındaki imzanın her gün sahada çalışan genç muhabirlerden birinden ziyade gazetecilik deneyimi son dönemdeki dip noktanın öncesine uzanan Mine Şenocaklı’ya ait olması da bize bir şeyler anlatıyor.
Kültür sanat, bilim, yaşam gibi daha ciddi bir uzmanlaşma ve derinlik gerektiren, fakat tam da bu yüzden ideolojik mücadele açısından büyük etki ve önem taşıyan alanlarda medyanın tümüyle havlu atmış olması da not edilmeli.
Meydan okuyoruz, bayrak açıyoruz, atılım yapacağımızı görüyoruz, ama bir koşulla: Hep birlikte
soL’da uzun süredir kurguladığımız ve ilk aşamalarını hayata geçirmeye başladığımız dönüşüm ve atılım planı, işte bu değerlendirmeye dayanıyor.
Bu tablo bizi de etkiliyor.
Elbette, hele yirminci yıldönümümüzde, kendimize haksızlık etmeyelim. Hele ki bir mecra olarak soL’u bütünleyen, belgesel ve dosyalarla olayları derinlemesine ele alırken günlük haber bülteninde gündemi damıtıp esas olanı ortaya koyan soL TV’nin, epeydir unutulmuş görünen aylık düşünce dergisi geleneğini büyük bir nitelikle canlandıran Ortaklaşa dergisinin, ülkenin en köklü teori dergilerinden Gelenek’in doldurduğu boşluğu asla görmezden gelmeyelim.
Yirmi yıllık serüveninde soL’un medyada özgün, etkili ve sarsılmaz bir konum elde ettiği bir gerçek.
Yirmi yıl önce yola koyulduğumuzda Türkiye devrimci hareketinde hâlâ yurtseverlik kavramını kullanmanın doğruluğu tartışılıyor, Avrupa Birliği’ne açıktan karşı çıkmak ya düpedüz hata ya da “taktiksel ahmaklık” olarak görülüyor, özelleştirmelerin bazen hayırlı olabileceği fikirleri dile getirilebiliyor, Cumhuriyet’in anlamı tümüyle yanlış kavranıyor, işçi sınıfının tarihsel rolüne dair şüpheler zihinleri işgal ediyordu.
Ergenekon davaları, yeni Osmanlıcılık saptaması, “yetmez ama evet” tartışmaları, liberal taarruza karşı koyma, “Arap Baharı” anlatısıyla çarpışma, umudu düzen güçlerinin gölgesinde arama eğilimleriyle hesaplaşma…
Medyanın kendince başarı kriteri gördüğü ölçütlere ne kadar yansıdığı bir yana, soL, şüphesiz son yirmi yılda görmezden gelinemeyecek bir yayıncılık kavgasına imza attı.
Hem işçi sınıfı perspektifinden kaynaklanan siyasi yaklaşımıyla hem de kimi zaman kıl aldırmadıkları burunlarını gazeteciden saymadıkları bize kıvıran “saygın gazeteciler” ve yayınlara taş çıkartacak bir habercilik ortaya koymasıyla…
Gelgelelim, kendimize “emeğimizin ürünü, sınıf kavgasında nasıl ve ne kadar etkili oluyor” diye sorduğumuzda, gayet iyi bildiğimiz doğrularımız, bizi tatmin etmeye yetmiyor.
Kavgayı ileriye taşıyacaksak, akıntıya karşı yelken açmak, tam tersi doğrultuda yol almak zorunda olduğumuzu biliyoruz.
Fakat, bunu başarmak için, kaynak ve olanaklarımızı genişletmenin mutlak bir gereklilik olduğunu da biliyoruz.
Abonelik sistemine geçişimiz, bu nedenle basitçe bir “ek destek arayışı” değil. Okurun ve izleyicinin soL’la kurduğu bağı yeniden gerçek bir sahiplenme ve birbirini besleme ilişkisine dönüştürmek zorundayız.
Sekiz ayda önemli sayıda okurumuz soL’a abone oldu. Ancak hazırlandığımız mücadele, soL’un dibe vurmuş bu medya ortamında yapılmayanları yaparak bayrak yükseltme hedefi çok daha ötesini gerektiriyor.
Bugün gazetecilik açısından neyin yanlış olduğuna dair net bir fikrimiz var. Sınıf mücadelesinin, hepimizin neye ihtiyacı olduğuna dair de bir doğrultuya sahibiz.
Başarabileceğimize kuşkumuz yok, ama bir koşulda: Hep birlikte.
Çok somut, üzerinde çok çalışılmış ve titizlikle hazırlanılmış bir yol haritamız var.
Abone sayımızdaki her artış, bu heyecan verici yolculuğu daha hızlı sürdürmemizi sağlayacak.
Okurlarımızın doğrudan desteğinde büyük bir artış, soL’un yakın gelecekte beklenmedik başarıda atılımlara imza atmasını sağlayacak.
Başarırız. Hep birlikte.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.