Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Yarım porsiyon aydınlık

Sosyalistlerin şarkıları meydanlarda, mitinglerde, seçim otobüslerinde yankılanıyor ama söz konusu o şarkıların işaret ettiği toplumsal dönüşüm olduğunda aynı çevrelerden “Şimdi sosyalizm zamanı değil” yanıtı geliyor. Peki devrimci şarkıları sevip devrimi sürekli erteleyen bu siyasal anlayışın adı ne?

Aziz Levendoğlu

Yayın Tarihi: 07.11.2026 , 00:40

Kimilerine göre Türkiye'de sosyalizm mücadelesi için uygun zaman bir türlü gelmiyor. Ama sosyalistlerin şarkıları, mitinglerin, kutlamaların, anmaların fon müziği olmaya devam ediyor. 1 Mayıs'ta meydanlarda, 29 Ekim'de kutlamalarda, belediyelerin kültür merkezlerinde, eskiden CHP, şimdilerde Yeni Parti mitinglerinde, seçim otobüslerinde...

Nâzım Hikmet'in, Vedat Türkali’nin, Bedri Rahmi’nin şiirleri besteleniyor, devrimci marşlarla coşuluyor. Sonra müzik bitiyor, mikrofon ortayolcu siyasetçiye, ardından televizyon yorumcusuna geçiyor: “Şimdi sosyalizm zamanı değil.”

Viski, havuç ve biraz Aydınlanma

Cem Karaca'nın 1984'te Almanca Beim Kaffee adıyla yayımladığı, 1987'de ise Yarım Porsiyon Aydınlık olarak Türkçe repertuarına kattığı şarkının hedefinde doğrudan kapitalist düzen değil, kendisini aydın sayan küçük burjuva erkek vardır.

“Her zamanki köşenizde
Her zamanki barınızın
Önünüzde viski ve havuç
Ve bir eliniz çenenizde…”

Cem Karaca, Merhaba Gençler, Emre Plak, 1987

Cem Karaca, barda viskisini yudumlayan, sanatın her dalından anlayan, ekonomiden siyasete her konuda ahkâm kesen, fakat ekmeğin fiyatını bilmeyen bir tip çizer. Üstelik bu “aydın” erkek, evinde eşi üzerinde kurduğu tahakkümle (eski tâbirle “karısını dövmesiyle”), ilerici iddiaları arasındaki çelişkinin de farkında değildir. Kültürlüdür, bilgilidir, eleştireldir. Kendi hayatındaki sınıfsal ve toplumsal ilişkiler söz konusu olduğunda ise aydınlığı biraz azalır.

Şarkının bugünkü karşılığı yalnızca barlarda, meyhanelerde, yeni nesil kahvecilerde bulunmuyor. Televizyon stüdyolarında, köşe yazılarında, YouTube yayınlarında, parti danışma kurullarında da benzer bir siyasal tutumla karşılaşılabiliyor. Her konuda ilerici, her konuda demokrat. Mülkiyet ilişkilerine dokunmak mı? Aman ağzımızın tadı kaçmasın, sponsorumuzun morali bozulmasın.

Güzel günler göreceğiz, ama fazla ileri gitmeyelim

Türkiye'de bazı şarkıların başına gelenler ise, sözlerini yazan şairlerin hayal gücünü zorlayacak cinsten.

Nâzım Hikmet'in 1930'da yazdığı Nikbinlik şiirinden Alp Murat Alper'in 90’larda bestelediği Güzel Günler Göreceğiz, artık neredeyse her türlü iyimserlik organizasyonunun fon müziği. Şiirin en bilinen dizeleri güneşli günleri müjdeliyor. Fakat Nâzım yalnızca güzel bir gelecek hayal etmiyor. İşten eve bitkin dönen çocuklardan, sofraya haftada bir gelen etten, iş kazalarından, sosyalistlerin yıllarca tutulduğu zindanlardan söz ediyor.

Nâzım Hikmet ve avukatı İrfan Emin Kösemihaloğlu, 6 Mayıs 1931

1930'ların emekçi sınıflarının yaşam koşullarıyla hesaplaşan bir komünistin iyimserliği bu. Güzel günler kendiliğinden gelmeyecek, o koşulların değiştirilmesi için mücadele edilecek!

Aradan neredeyse yüz yıl geçti. Şimdi aynı dizeler Bağdat Caddesi'nde, futbol maçlarında, seçim kutlamalarında, belediye etkinliklerinde yankılanabiliyor. Nâzım'ın resmettiği çocuk işçiler, yoksulluk ve zindanlar şarkının çaldığı yerlerde pek gündeme gelmiyor. Güneşli günler kısmı yeterli.

Şarkının arkasındaki komünist dünya görüşü bir yana bırakıldığında geriye temiz bir çevre, mutlu çocuklar, barış içinde bir dünya ve sürdürülebilir kalkınma kalıyor. Herkesin üzerinde uzlaşabileceği güzel günler. Yeter ki üretim araçlarının mülkiyeti gündeme gelmesin.

Güzel Günler Göreceğiz'in ve diğer devrimci şarkıların toplumun geniş kesimlerinde yarattığı umut, coşku ve dayanışma duygusu küçümsenecek gibi değil. Bu şarkılar, yıllar boyunca farklı kuşakların ortak hafızasına yerleşti. Komünist şairlerin siyasal düşüncelerine mesafeli duranlar bile onların dizelerinde kendi gelecek özlemlerini buldu. Nâzım'ın, Türkali'nin, Bedri Rahmi'nin şiirleri, kimi zaman sahiplerinin düşüncelerinden ürkenlere bile galebe çaldı.

Düzen partileri de bu duygusal birikimin yarattığı rüzgârda sörf yapmayı öğrendi. Meydanlarda devrimci şarkılar yükselirken, kürsülerden daha “makul”, daha uzlaşmacı bir gelecek vaat edildi. Şairlerin dizeleri kitleleri coşturdu, siyasetçiler de bu coşkunun üzerinde yol aldı.

Bir zamanlar siyasal mücadelenin sesi olan şiirler ve şarkılar, bugün pikniğe giden öğrencilerin serviste el çırparak söylediği neşeli okul şarkıları muamelesi görüyor. Mitingin fotoğrafları çekiliyor, videoları paylaşılıyor, marşlar söyleniyor. Ertesi gün ekranlara çıkan yorumcular ise aynı kalabalığa siyasal taleplerini makul sınırlar içinde tutmasını öğütlüyor: Şarkıdaki devrim güzel, siyasetteki karşılığı için biraz erken.

Bekle bizi İstanbul, mazbatayı alıp geliyoruz

Vedat Türkali'nin 1940'larda yazdığı İstanbul şiirinden, Onur Akın'ın Grup Baran döneminde bestelediği şarkı, bilinen adıyla Bekle Bizi İstanbul. Türkali'nin Bir Gün Tek Başına romanında da karşımıza çıkan dizeler, İstanbul'a duyulan sıradan bir özlemi anlatmıyor. Şiirde İstanbul, yalnızca kavuşulacak sevgili bir şehir değil, devrimci mücadelenin sonunda özgürleşecek bir kent. Komünistlerin zafer şarkılarıyla sokaklarından geçeceği bir İstanbul düşleniyor.

Aradan yıllar geçti. Şarkı önce Grup Baran'ın, ardından Edip Akbayram'ın yorumuyla geniş kitlelere ulaştı. CHP'nin birçok etkinliğinin vazgeçilmez fon müziği oldu.

Edip Akbayram, Türküler Yanmaz, Bayşu Müzik / Emre Plak, 1994

Bugün ise bir yerel seçim mitinginde duyulduğunda bambaşka bir gelecek beklentisine eşlik edebiliyor. Türkali'nin hayalindeki devrim sonrası İstanbul, seçim gecesi belediye başkanlığını kazanan bir müteahhidin parti otobüsünden yükselen zafer şarkısına dönüşebiliyor.

Bekle Bizi İstanbul’un parti otobüsünde çalmasında sorun yok. Yeter ki mazbatayı hangi partinin alacağını konuşalım, imar planlarından kimlerin ihya olduğunu fazla kurcalamayalım. Çünkü şimdi sosyalizm zamanı değil.

Yiğidim aslanım, telefonların ışığını açalım

Bağlamından koparılan bir diğer şarkı da Yiğidim Aslanım. Zülfü Livaneli'nin bestelediği şarkının sözleri, Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun 1950'de cezaevinde açlık grevi yapan Nâzım Hikmet için yazdığı Zindanı Taştan Oyarlar şiirinden.

Nâzım, o tarihte yaklaşık on iki yıldır hapisteydi. Mahkûmiyeti, Türkiye'de komünizme yönelik devlet baskısının en bilinen örneklerinden biriydi. Özgürlüğüne kavuşmak için açlık grevine başlamıştı.

Bugün Nâzım'ı sevmek risksiz, hatta biraz da havalı. Dizelerini Instagram'da güzel bir fon müziği eşliğinde paylaşabilir, eskiden CHP, şimdilerde Yeni Parti mitinglerinde Yiğidim Aslanım çalarken telefonlarımızın ışıklarını yakabiliriz.

Ama Nâzım'ı yıllarca hapishanede tutan anti-komünist devlet politikalarına pek girmeyelim. Şiirlerini severken komünistliğine değinmeyelim. Zira Nâzım'ın aşklarını öne çıkarıp, komünistliğini tarihsel bir ayrıntıya indirgemek daha kullanışlı. Komünist olduğu için uğradığı baskı, bu baskının arkasındaki siyasal anlayış gibi konuların sosyal medyada fazla beğeni, paylaşım, etkileşim getireceği yok zaten.

Sosyalizm için lütfen hatta kalınız

Bir de bu müzikal coşkunun daha az rağbet gören parçaları var.

Cem Karaca'nın Dervişan'la birlikte 1977'de kaydettiği Durduramayacaklar Halkın Coşkun Akan Selini, Bertolt Brecht'in Maksim Gorki'nin Ana romanından uyarladığı oyunun Ankara Sanat Tiyatrosu tarafından sahnelenmesi için Sarper Özsan'ın bestelediği şarkılardan biriydi. Meşhur 1 Mayıs Marşı da aynı oyun için bestelenmişti. İki şarkı, 1977'de aynı 45'lik plakta buluştu. Plak kısa süre sonra toplatıldı, Karaca ve Özsan hakkında dava açıldı.

Bugünün uzlaşmacı miting repertuarında ve özel günler için hazırlanmış çalma listelerinde bu şarkıya pek yer bulunmuyor. Ne de olsa şarkı, yalnızca mevcut iktidarı değil, devletin baskı araçlarını, hukuku, medyayı ve sermayeyi de hedef alıyor. Üstelik açıkça “Borsaları ve şirketleri ve iktidarları” diyor. Televizyon stüdyosundaki ekonomi yorumcusunun yüzündeki tebessümün kaybolduğu yer burası olabilir.

İktidarın değişmesi konuşulabilir. Hukuk devleti, demokrasi, liyakat, şeffaflık üzerine saatlerce tartışılabilir. Fakat borsaların, şirketlerin ve mülkiyet ilişkilerinin tartışmaya açılması stüdyodaki hazirunun ağzının tadını kaçırabilir, aman diyelim.

Türkiye'de “Şimdi sosyalizm zamanı değil” yaklaşımının en görünür temsilcileri arasında, kendisini ilerici, demokrat veya solcu olarak tanımlayan kimi kanaat önderleri yer alıyor. Köşe yazılarında, televizyon tartışmalarında, YouTube yayınlarında aynı öncelikler sıralanıyor. Önce demokrasi, hukuk devleti, ekonomik istikrar, seçim güvenliği, sıra gelirse laiklik. Bunların her biri önemli mücadele başlıkları. Tartışma, bu taleplerin neden sosyalist bir programla birlikte savunulamayacağı noktasında başlıyor.

1970'lerde Türkiye’de sosyalist mücadelenin önüne kimi zaman önce milli demokratik devrim, kimi zaman faşizme karşı geniş demokratik cephe hedefi konuyordu. Sosyalist devrimin güncelliği ve mücadele stratejisi, solun kendi içinde de sert tartışmalara neden oluyordu. 12 Eylül darbesinden sonra askeri rejimin baskısı ve sosyalist örgütlerin tasfiyesi öne çıktı. 1990'larda Sovyetler Birliği dağılmış, sosyalizmin tarihsel olarak yenildiği iddia edilmişti. 2000'lerde Avrupa Birliği reformlarından demokratikleşme bekleyenlere sosyalist solda bile rastlanıyordu.

AKP iktidarının giderek otoriterleştiği, başkanlık sisteminin yerleştiği sonraki yıllarda ise öncelik, tek adam rejiminin sona erdirilmesine ve parlamenter demokrasiye dönüşe verildi. Sosyalizm, bir kez daha sonraki gündem maddesine yazıldı.

Kapitalizm ise bütün bu süre boyunca hiç beklemedi. Özelleştirmeler yapıldı, kamu işletmeleri satıldı, sendikal haklar aşındırıldı, eğitim ve sağlık hizmetleri giderek daha fazla piyasaya açıldı. Sermaye sınıfı kendi programını uygulamak için uygun tarih aramadı.

Bugün 7 Kasım, Ekim Devrimi'nin 109. yıldönümü. 1917'de savaşın, açlığın ve yoksulluğun ortasında iktidarı ele geçiren Bolşevikler, sosyalizmi geleceğe ertelenen bir temenni olmaktan çıkarıp siyasal iktidar meselesi haline getirmişti. Aradan geçen yüzyılı aşkın sürede kapitalizmin krizleri, savaşları ve yarattığı eşitsizlikler sürüp gitti. Bizim makul solcularımız (veya şöyle de diyebiliriz yarım porsiyon aydın, kıt kanaat önderlerimiz) için konu sosyalizmin güncelliğine gelince Sovyetler Birliği'nin dağılması yeterli bir yanıt sayılıyor (!).

Konstantion Yuon, Yeni Gezegen (1921): Devrimi yeni bir gezegenin doğuşuyla anlatan simgesel kompozisyon.

Cumhuriyet'in kazanımları birer birer aşınırken bazıları da epey kazançlı çıktı. Bütün hikâyeyi AKP'nin siyasi tercihlerine bağlayınca bu kazançlı kesimler nedense gözden kayboluyor. Cumhuriyet'i kurtarma görevi kimi çevrelerce yıllarca ordudan yargıya, bürokrasiden devletin çeşitli kurumlarına havale edildi. TKP'nin son 29 Ekim açıklamasında da dikkat çektiği gibi, Cumhuriyet'in yalnızca nasıl yönetileceği değil, kimin çıkarlarına göre yönetileceği de önemli.

Bu ayrım haber kanallarındaki tartışmalarda pek rağbet görmüyor. Çünkü kurumların yeniden işler hale getirilmesi konuşulduğunda uzlaşmak daha kolay. O kurumların hangi toplumsal çıkarları koruduğu sorulduğunda ise tartışma biraz tatsızlaşabiliyor. Hele ekonomik istikrarın kimin için istikrar olduğu sorusu ortaya atıldığında... Patron için düşük ücret, çalışan için geçim sıkıntısı anlamına gelen bir düzen, ekonomi programlarında pekâlâ istikrarlı sayılabiliyor.

Sosyalist taleplerin ne zaman gündeme gelebileceği ise hâlâ tartışılıyor. Üstelik bu bekleyişin bir de kültürel karşılığı oluştu. Sosyalist şairler sevildi, devrimci müzisyenler anıldı, mücadele şarkıları söylendi. Ama o şarkıların işaret ettiği toplumsal dönüşüm çoğu kez siyasal gündemin dışında tutuldu. Nâzım'ın komünistliğini konuşmadan şiirini okumak, Cem Karaca'nın sınıfsal anlatısını tartışmadan şarkısını söylemek, devrimci marşları siyasal hedeflerinden ayırarak kullanmak mümkün hale geldi. Bir çeşit müzikal sosyalizm.

Solculuğunuzu nasıl alırsınız? Porsiyon mu, ekmek arası mı?

Cem Karaca'nın şarkısında bahsettiği küçük burjuva yarı aydını, ekmeğin fiyatını bilmeden ekonomi üzerine ahkâm kesiyordu.

Bugünün “makul solcusu” ekmeğin fiyatını biliyor olabilir. Hatta muhalif kanallarda fiyat artışlarını grafiklerle anlatıyor, yoksulluk üzerine uzun konuşmalar yapıyor da olabilir. Ama ekmeği üretenlerin ekonomik ve siyasal iktidarını tartışmaya gelince aynı ihtiyat ortaya çıkıyor. Biraz daha sabır, biraz daha uzlaşma, biraz daha gerçekçilik.

Meydandaki insanlar şarkılarını söylemeye devam ediyor. Kimi yumruğunu kaldırıyor, kimi telefonunun ışığını açıyor, kimi yalnızca dinliyor. Ekran başındaki yorumcu ise ertesi günkü yayın için hazırlanıyor. Konu belli: Muhalefet nasıl davranmalı, hangi taleplerden kaçınmalı, ne zaman susmalı?

Sosyalizmin zamanı henüz gelmediğinden, şarkılar bir sonraki özel gün ve haftaya kadar rafa kaldırılıyor. Yarım porsiyon aydınlık, yanında bolca uzlaşma... İçinden geçtiğimiz bu kritik günlerde devrim mevrim karıştırmayalım. Zamanı gelince şarkısını açarız.


Yazının Çalma Listesi:

  • Cem Karaca – Yarım Porsiyon Aydınlık
  • Nâzım Hikmet – Nikbinlik (Kendi Sesinden)
  • Edip Akbayram – Güzel Günler Göreceğiz
  • Vedat Türkali’nin sesinden İstanbul ve Sanatçılar Korosu – Bekle Bizi İstanbul
  • Bedri Rahmi Eyüboğlu – Zindanı Taştan Oyarlar (Suavi’nin Sesinden)
  • Fazıl Say – Yiğidim Aslanım (Nâzım Oratoryosu’ndan)
  • Cem Karaca ve Dervişan – Durduramayacaklar Halkın Coşkun Akan Selini

soL'un dört kez sansürlenen X hesabını takip ederek yaygınlaştırabilirsiniz. 

soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.