Sayfa yolu
Venezuela’nın 'Kesilen Damarları'
Yayın Tarihi: 05.01.2026 , 00:02
Eduardo Galeano’nun “Latin Amerika’nın Kesik Damarları”nda kullandığı “kesik damar” imgesi, emperyalist yağmada kimin kanıyla kimin zenginleştiğini göstermesi açısından sarsıcıdır.
Çünkü damar kesilince kan nereye akıyorsa, zenginlik de oraya akar.
Geride kalan beden kendi kendine yoksullaşmaz, yoksullaştırılır.
Galeano’nun daha en başta çaktığı çivi ise hala günceldir:
“Uluslararası işbölümü şudur: bazı ülkeler kazanmakta, bazıları kaybetmekte uzmanlaşır.
Azgelişmişlik, gelişmenin bir evresi değil onun sonucudur.”
Çünkü damar, bizzat o gelişmenin bıçağıyla kesilmiştir.
Bugün Venezuela etrafında olup bitenlere bakınca, Galeano’nun cümlesi yeniden yürümeye başlıyor: “ABD, tekellerinin doları tehlikeye girdiğinde kurtarıcı olarak piyadelerini gönderir.”
Bu cümle, bir askeri hamleden fazlasını, rejim kurma dilini anlatıyor.
3 Ocak 2026 tarihli operasyonun yansımaları olan, ABD’nin Venezuela’da kılçıksız bir askeri harekat yürüttüğü, Maduro ve eşinin ABD’ye kaçırıldığı, bunun uluslararası hukuk tartışması yarattığı ve küresel tepki doğurduğu sözlerin bize söylediği, “müdahale” kelimesinin bile yetersiz kaldığı, meselenin bir egemenlik sökümü olduğudur.
Trump’ın iki cümlesi, bu sökümün mantığını ele veriyor.
Birincisi: “Venezuela’nın yönetimine henüz karar vermedik.”
Bu hat, hangi kelimelerle kurulursa kurulsun, egemenliği bir halkın hakkı olmaktan çıkarıp bir gücün kararına indirger.
İkincisi: “Orada kalıcı olacağız” vurgusu, bu işin geçici olmadığını, amacın kalıcı bir vesayet tasarımı olduğunu ilan eder.
Trump’ın sözleri, Galeano’nun tarif ettiği damar kesiminin tercümesidir.
Bu iki cümle bir aradayken şunları üretir:
Venezuela bir ülke değildir.
Venezuela halkı bir halk değildir.
Ortada bir devlet yoktur.
Ortada bir pazar, ABD emperyalizmi için bir risk vardır.
Ve koca ülke bir operasyon alanıdır.
Damar kesilir, sonra geçiş yönetimi diye bir pansuman yapılır.
Ama kanın aktığı yer değişmez.
Bu tabloyu tamamlayan diğer hamle de petrol şirketlerinin Venezuela’ya “gireceği” ve ülkenin kaynaklarına el konulacağına dair açıklamalar…
Yani askeri ve siyasal gücün, sermayenin önünü açan bir koç başı gibi çalışması…
Burada Galeano’nun tariflediği “piyade” ile “şirket” arasındaki bağ da belirginleşiyor. Çünkü bu tür hamleler, yalnızca jeopolitik kibirden ya da kimlikten doğmaz.
Ortada egemenlik fikrinin gaspı vardır.
Ortada sermaye fraksiyonlarının iştahı vardır.
Harici’ye göre Wall Street Journal’ın canlı yayınında aktarılanlar ve buna paralel haberler, Maduro’nun saf dışı bırakılmasının ardından bazı yatırımcı ve finans aktörlerinin “yatırım fırsatları” için Venezuela’ya gitmeyi planladığı, finans, enerji ve savunma çevrelerinden isimlerin Mart 2026’da görüşmeler yapmak üzere hazırlandığı, hatta yabancı yatırımcılar için önümüzdeki yıllarda yüz milyarlarca dolarlık “fırsat”tan söz edildiğini gösteriyor.
Cem Küçük ve ona omuz veren Özgür Demirtaş’ın kurtarma diye savundukları şey de pratikte yeniden yapılandırma adı altında bir mülkiyet transferi planı...
Üstelik Demirtaş yolu da gösteriyor.
Ülke, önce siyasal olarak boşaltılacak, sonra iktisadi olarak doldurulacak.
Kimle?
Halkla değil, sermayeyle…
Harici’de yayımlanan çerçeve bu fotoğrafı çıkarın diliyle tamamlıyor zaten.
Danışmanlık çevreleri, hedge fonlar, varlık yöneticileri; yeni başkan, maliye bakanı, enerji bakanı, merkez bankası ve Caracas borsası yetkilileriyle görüşme tasarımı…
Bu liste, ABD eliyle bir kez daha “demokrasi getirme” masalının arkasındaki gerçeği tarif ediyor.
Hazine, enerji, merkez bankası, borsa…
Yani devletin nabzı, damarı, kanı…
Burada Galeano’nun “köle tüccarları modern araçlarla sürüyor” dediği şeyin güncel biçimi var.
Evet, ortada zamanın köle gemisi yok belki; ama “yatırım turu” var.
Bileklerdeki zincir, sözleşmeler…
Efendinin elindeki kamçı; yaptırım, borç ve “yeniden yapılanma koşulları...”
***
Konu Venezuela’yı da aşıyor.
Trump’ın Küba asıllı Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Küba’ya dönük tehditkar sözleri de bu zincirin bir diğer halkası.
Rubio’nun, Venezuela operasyonunu işaret ederek Havana’daki kabine üyelerine “endişelenmeleri gerektiği” türünden mesajlar verdiği, Trump’la birlikte Küba’yı bir sonraki başlık gibi konuşlandırdığı kaynaklara yansıdı.
Trump ve Rubio’ya ait bu ifadeler tek tek ülkelere yönelen bir uyarı değil aslında…
Bütün bir kıtaya verilen bir disiplin emri...
Çünkü emperyal akıl, direnişi adacıklara hapsedip boğmak ister, kıtayı birbiriyle konuşamaz hale getirerek damarların kesildiği yeri görünmez kılmak ister.
Tam burada Fatih Yaşlı’nın 17 Aralık 2025’te soL’daki yazısında yaptığı doktrin vurgusu önemli bir yerden kapı açıyor.
ABD başkanlarının “doktrin” metinlerinin o dönemki yol haritasını ilan ettiğini, son Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’nin de Trump’ın “küreselleşme sonrası” çizgisini, yani sanayi, fosil enerji, savunma ve teknoloji… hatlarından oluşan sermaye sınıfı içi yeni bir fraksiyon ittifakını merkezileştirdiğini söylüyor Fatih Hoca, Ümit Akçay’a da atıfla.
Bu okuma, 1823 Monroe, 1904 Roosevelt ve 1957 Eisenhower hattını Trump’a bağlamayı kolaylaştırıyor.
Monroe Doktrini, kıtayı “arka bahçe” ilan eden mülkiyet beyanıydı.
Roosevelt’in eki, “polislik” yetkisiyle bu mülkiyeti zor aygıtına bağladı.
Eisenhower çizgisi, Soğuk Savaş’ın anti-komünist diliyle darbeyi, ambargoyu, vekil savaşını rutinleştirdi.
Trump’ın yaptığı ise bu mirasa yeni bir ek daha takmak yine Fatih Yaşlı’ya göre.
Hem kampanyalarında hem de başkanlık dönemlerinde dış politikayı da kapsayan bir çerçeve olarak kullandığı “America First” ile eskinin demokrasi süsünü geri çekip çıkar mantığını öne sürmek...
Latin Amerika’yı Çin’in etkisinden çıkarıp enerji ve güvenlik eksenli yeni bir “lebensraum” gibi kodlamak…
Göç ve uyuşturucu gibi başlıkları gerekçe, askeri ve şirket varlığını yöntem haline getirmek…
***
Avrupa’nın tutumuna gelince…
Von der Leyen’den Macron’a, Starmer’den Meloni’ye Miçotakis’ten Merz’e, Kallas’tan Metsola’ya, Costa’ya her bir ismin açıklaması farklı tonlar taşısa da genel çerçeve “uluslararası hukuk” ve “itidal” dili ile bilindik pasif refleksi ele veriyor.
Reuters ve Time derledi.
Neredeyse tüm tepkiler, ABD’nin bu hamlesinin hukuka aykırı olduğunu, kimi mesafeler konsa da Batı ekseninde, rejim değişikliği fikrinin bütünüyle reddedilmediğini, meselenin daha çok yönteme sıkıştığını gösteriyor.
Bir kez daha Avrupa’nın “değerler” diliyle perde çekiliyor ve sahnede ham hesap kalıyor.
Türkiye Dışişleri’nin “Venezuela’daki son gelişmeleri yakından takip eden” açıklaması ise bu tabloda “suya sabuna dokunmayan” bir diplomasi dili sergiliyor.
İstikrar, huzur, itidal çağrımızda egemenlik gaspı görünmez mesafede kalıyor.
Bu tür açıklamalar, içerideki Amerikancılığın gölge boyunu da büyütüyor; çünkü mesele “ABD ne yapıyor?” sorusundan çıkıp “biz bunu nasıl meşrulaştırıyoruz?” sorusuna geliyor.
Ülkede Amerikancılık, genellikle bayrak sallayan bir açık kimlik değil.
Çoğu zaman “realizm”, “denge”, “jeopolitik zorunluluk”, “yatırım iklimi”, “dünya böyle” diye konuşan bir dil olarak çalışıyor.
Doktrin metnini “stratejik metin” diye normalleştiriyor.
Dev şirketlerin iştahını “fırsat” diye sunuyor.
Vesayetçi, kalıcı işgali “geçiş yönetimi” diye parlatıyor.
Ve tam da bu yüzden, önümüzdeki yılların en belirleyici olaylarından biri yaşanırken; yani emperyal zorun daha pervasız, “Trump ekli” bir biçimi sahneye çıkarken, Amerikancılığın eni, boyu, derinliği, Cem Küçük cümlelerinde, Özgür Demirtaş yorumlarında görünür hale geliyor.
“Fırsatı kaçırmayalım”larda, “büyük resim”lerde, “ABD’yle yeniden yakınlaşma”larda, “dünyanın gerçeği”nde gözümüze sokuluyor.
Oysa Galeano’nun dili bize şunu hatırlatıyor; gerçek “ büyük resim” çoğu zaman “kesilmiş damardır.”
***
Bütün bu doneler günün sonunda aynı noktada birleşiyor.
Piyade, yalnızca ABD askeri değildir; piyade, aynı zamanda sermayenin yürüyen dilidir.
Bazen donanmayla kuşatma, ambargo, bazen “insani yardım” etiketi, bazen de bir doktrin metninin satır aralarından sızan şiddettir.
Doktrin, yalnızca strateji metinleri değildir; doktrin, aynı zamanda şirketlerin halkların geleceğine yazdığı senettir.
Ve bizim Harici’den Hariciye’ye uzanan çizgide gördüğümüz şey, mülkiyet transferi planına ses çıkarmamaktır.
“Latin Amerika’nın kesik damarları” dediğimiz şey de tam budur.
Kaynakların yerinden sökülüp sermayeye verilmesi, damarların kesilip kanın başka bir bedene akıtılması…
O yüzden yazının son cümlesi, Galeano’nun kesik damar imgesine yakışsın:
Damarlarımızı kesen bıçağın adını doğru koymadıkça, kanımızı paketleyip başkasının damarına akıtmaya devam edecekler.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.