Sayfa yolu
Üniversiteye giriş sınavları kime hizmet ediyor?
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Berkay Kemal Önoğlu
Yayın Tarihi: 23.07.2022 , 08:16 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54
Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS) sonuçları geçtiğimiz günlerde açıklandı. 2017’den beri yürürlükte olan bu sistemde öğrenciler 4 senelik lise eğitimlerinin ardından girdikleri Temel Yeterlilik Testi'nin (TYT) ardından Alan Yeterlilik Testi (AYT) ya da dil puanı ile öğrenci alan kurumları tercih etmek isterlerse Yabancı Dil Testi’ne (YDT) girerek üniversitelere yerleşmek üzere puan alıyor, sıralamalara dahil oluyorlar.
2017’ye gelmeden 2010-2017 yıllarını kapsayan sınav sisteminde Yükseköğretime Geçiş Sınavı’na giren öğrenciler Lisans Yerleştirme Sınavları'na girme hakkı elde ediyorlardı. Tercih edecekleri bölümlere göre M-F, T-S, T-M ya da dil alanlarında sıralama elde etmek için 5 farklı LYS türü içinden geçerli olanlara girip uygun puan elde etmeye çalışıyorlardı.
2010’dan önce tek basamaklı ÖSS vardı. Ondan önce ÖYS+ÖSS vardı, AOBP varmış, bir zamanlar sadece OBP imiş…
Son 50 yılda Türkiye’deki yükseköğretime yerleştirme sistemi sınavların kaç basamaktan oluşacağı, soruların tercih edilecek bölüme göre ne kadar özelleştirileceği, ortaöğretim diploma puanının ne kadar ağırlık taşıyacağı, sınavlar arasında ne kadar süre olacağı, sınavların süresinin ne olacağı gibi konularda sürekli kendini tekrar eden bir kısır döngü içerisinde değiştirilip durdu. Sistem kendini tekrar etmeye başladı çünkü temel yaklaşımı değiştirmeden yapılacak değişikliklerin tamamı zaten denenmişti. Peki buna rağmen neden sistem durmadan değiştirilmeye devam etti. Çünkü sürekli bir memnuniyetsizlik, mutsuzluk yarattı. Ölçüm kapasitesi sınırlıydı, başarı kıstası sorunluydu ve büyük kitleler için her durumda çıkışsızlık üretti.
'Sadece yüzde 30'u tercihte bulunuyor'
Temel Yeterlilik Testi’ne 3 milyondan fazla, Alan Yeterlilik Testi’ne 1 milyon 850 bin Yabancı Dil Testi’ne 130 bin kadar öğrenci giriyor. Geçen yılın verilerine göre YKS’ye giren her 100 öğrenciden yalnızca 30’u tercihte bulundu.
Peki yükseköğretim kurumlarının sayısı ve açılan kontenjanlarda son 20 yılda devasa boyutlarda artış olmasına rağmen yerleşme oranlarındaki bu düşüşün kaynağı nedir? Talep neden karşılanamıyor?
Bu soruya yanıt vermek için öncelikle talebin ne olduğuna yanıt aramak gerek. Bugün Türkiye’deki gençlerin ve onları yönlendiren, sevk eden, tercihlerine büyük oranda etki eden ailelerinin akademik verimlilikle, bilimsel bilgi üretimi ile ya da sosyal yaşantıyla giderek daha az ilgilendiğini, önemli bir kısmının ise hiç ilgilenmediğini rahatlıkla görebiliyoruz. Bu durumda tercih esnasında öğrenciler için ilgi alanları, özel yetenekler, üniversite atmosferine ilişkin beklentilerden çok mezun olduktan sonra daha kolay iş bulunabileceğine, daha yüksek maaş alınabileceğine inanılan bölümlerin öne çıkması kaçınılmaz oluyor. Öğrencilerin çok büyük bir kısmı için bu bölümlere puanları yetiyorsa artık üniversite ya da okunacak kent de fark etmiyor. Gençlerin geleceğe ilişkin beklentilerini giderek yitirmeye başladığı böyle bir ülke atmosferinde tercihler hususunda önceliklerin de bu yönde değişmesi elbette şaşırtıcı değil. Türkiye’de yükseköğretim sunulan nüfus son on yılda 2 kat artmasına rağmen işgücü talebi ile mezun olanların sayısı arasında büyük bir dengesizlik gözleniyor. Mezuniyetten sonra gençlerin büyük bir bölümü eğitim gördükleri alanda istihdam olanağı bulamıyorlar. TÜİK verilerine göre yükseköğretim mezunlarının yalnızca yüzde 66’sı iş bulabiliyor.
18 yaşına doğru gençlerin ilgi alanlarının oluşması için olanaklara sahip olmaları gerekir. Ne yazık ki bizim gençlerimiz hangi alanlara ilgi duyduklarını keşfedecek olanaklara yeterince sahip değiller. Özellikle devlet okullarındaki öğrenci sayısı göz önüne alındığında öğrenciler kapsamlı bir rehberlik servisinden faydalanamıyorlar. Dolayısıyla lise öğrencilerinin çok büyük bir bölümünün 18 yaşına geldiğinde belirgin bir ilgi alanı ya da yöneldiği özel bir uğraş ne yazık ki olmuyor. İlgi alanlarına ve özel yeteneklere sahip olanlar da ekonomik ve sosyal gerekçelerle tercihlerini başka öncelikler doğrultusunda gerçekleştiriyor. Bunun sonucunda gençlerin büyük bölümü yerleştikleri bölümde mutlu olamadıkları için akademik başarı elde edemiyor. Bir kısım öğrenci lise döneminde keşfedemediği ilgi alanlarını üniversitede yakalamaya başlıyor ve buna bağlı olarak YKS’ye yeniden girenlerin sayısı da oldukça fazla.
Büyük çoğunluğun tercih ettiği bölümlere girebilmek için yeterli puanı alamamış ancak yine de yükseköğretime yerleşmiş öğrencilerin önemli bir bölümünün ise üniversitedeki ilk yılları girdikleri bölümlere adapte olma uğraşı içinde geçiyor. Mezuniyetine kadar bölümüyle sağlıklı ilişki geliştirebilmiş olanlar işsizlik kaygısıyla boğuşuyor. Bölümüne hiç ısınamamış olanlar ise en verimli üniversite yıllarını heba olmuş yıllar olarak görmeye başlayıp bu yıllarda başka bir hayat rotası çizmekle meşgul oluyorlar.
'Sistem tek yönlü bir rotaya zorluyor'
Şimdi tablonun bütününü yeniden gözden geçirelim.
-YKS’ye giren 100 öğrenciden yalnızca 30’u yerleşiyor. Çünkü yükseköğretim kontenjanları sürekli artsa da ülkedeki istihdam kapasitesi buna uygun biçimde gelişmediği için büyük çoğunluk için yalnızca belirli bölümler tercih önceliğine sahip oluyor. Bu bölümlere giremeyen öğrencilerin büyük kısmı bir yıl daha hazırlanmaya karar veriyor.
-Yükseköğretime geçiş sürecinde öğrencilerin çoğunluğu için önceliği ekonomik kaygılar oluşturduğu için akademik verimlilik gözle görülür biçimde düşüyor.
-Sistem gençlerin hayatı ve kendilerini tanımaya başladıkları bir dönemde onları fazlasıyla tek yönlü bir rotaya zorluyor. Büyük bir stresle baş etmek zorunda kalan ve kendi yeteneklerini ilgi alanlarını keşfetmekte zorlanan öğrenciler sınava hazırlandıkları yıllardan itibaren mutsuzluğun içine düşüyorlar. Hayata atıldıkları bir dönemde doğru bir yönlendirme ile geleceklerinden kaygı duymayacakları bir yükseköğretim sürecine başlamak yerine “kurtulmak” için can havliyle didindikleri bir sürece dahil oluyorlar.
Şimdi bunları görünce soruyoruz. Nasıl oluyor da Türkiye’deki toplam nüfusun neredeyse dörtte birini oluşturan yaklaşık 20 milyonluk bir genç nüfusun, böylesine büyük bir insan gücünün üretimdeki verimliliğini artırmak için akla uygun adımlar atılmıyor?
Yanıt o aklın hangi ilkelerle çalıştığı ile ilgili.
Unutmayalım ki Türkiye’de eğitim alanının kendisi başlı başına büyük bir piyasa haline getirildi. Özellikle son 10 yılda bu kadar genişlemiş bir sektör aynı oranda geniş bir “müşteri” kitlesine ihtiyaç duyuyor. Sınavlar çoğaldıkça, sınavlardaki başarı kıstası daraltıldıkça sınavlara talep de giderek artıyor. Öğrencilerin aileleri çocukları sınavları kazansın diye giderek daha fazla paraya gereksinim duyar hale geliyor.
20 milyonluk genç nüfusun akademik ilgi alanları, meslek seçimleri, yetenekleri büyük ölçekli bir planlamanın parçası olarak değerlendirilmediği ölçüde işsizlik katlanarak artıyor. Ne eğitimde ne istihdamda kendilerine yer bulabilen gençlerin oranı TÜİK verilerine göre yüzde 30’u aşmış durumda. Bu sayede reel ücretler şiddetle baskılanmaya devam ediliyor. Ölümü gösterip sıtmaya razı ettikleri gençler hayata tutunabilmek için kendi alanlarıyla alakası olmayan sektörlerde iş aramaya başlıyorlar. Ayrıca bu büyük işsizlik rakamları bölümler arasında tercihlerin tekrar tekrar aynı yığılmaya sebep olacağı bir kısır döngüyü tetikliyor.
Eğitim-öğretim süreçleri mutlaka sınavlara gereksinim duyar mı?
Bu kadim soruya yanıt eğitimcilerden gelsin. Ancak Türkiye için denebilir ki on yıllardan beri farklı isimlerle, farklı biçimlerde varlığını koruyan yükseköğretime geçiş sınavları cumhuriyetin varlığında taşıdığı anlamı, karşı-devrimin galebe çaldığı bu yıllarda yitirmeye başladı. Emekçi çocukları için, köylü çocukları için bir çıkış yolu olarak gösterilebilen bu sınavlar cumhuriyet yıkıma uğratıldığı oranda giderek bir çeşit piyangoya dönüştürüldü.
Ölçme ve değerlendirme süreçleri çeşitli biçimler alabilir. Farklı alanlarda öğrencileri farklı sıralamalara dahil edebilir. Ancak hiçbir gencimiz değersiz, yeteneksiz ya da aptal değildir. Her biri hayatta farklı alanlarda ne kadar başarılı olabileceklerini gösterme fırsatına sahip olmalıdır.
27 Temmuz’da başlayacak tercih dönemi öncesinde yükseköğretime geçiş yapacak genç arkadaşlarımıza öncelikle geçmiş olsun dileklerimizi sunuyoruz.
Yaşadıkları bu büyük stres altında okumak istedikleri üniversite ve bölüm için doğru kararı vermelerini temenni ediyoruz.
Böyle bir tabloda kendileriyle aynı sıralarda dirsek çürütmüş sıra arkadaşları ile birlikte gelecekleri için en doğru kararın ipleri ellerine almak, sistemin başındakilerin kendilerini edilgenleştirmesine izin vermemek olduğunu zaten kavrayacaklardır.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.