Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Ulvi Oğuz partisinin yolundan hiç ayrılmadı

'Gençliğim hep parti çalışmalarında geçti. Çalışmalarımı profesyonel bir parti işçisi olarak sürdürdüm. İnandım, öğrendim ve öğrendiklerimi hayata geçirdim.'

soL

Yayın Tarihi: 04.12.2022 , 09:41 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54

Ulvi Oğuz sınıfsız, sömürüsüz bir toplum yaratma idealiyle verdiği mücadelede anılarını “Partimin Yolunda” adıyla kitaplaştırdı. Yazılama Yayınevi tarafından Kasım ayında yayımlanan kitapta Oğuz, TİP üyeliği ile başlayan ardından TKP saflarında devam eden siyasal mücadelesini belli kesitlerle aktarıyor. 

Kitabın editörlüğünü yapan Orhan Gökdemir, Ulvi Oğuz’un anılarından oluşan kitabı şöyle anlatıyor: “Burada ‘Parti Yolunda’ yaşanmış, adanmış bir hayatın kısa bir özeti var. Anı niyetine okuyabilirsiniz, lezzetlidir. Tarih niyetine de okuyabilirsiniz, öğreticidir. Ama bence başka türlü de okunabilir, parti okulunda özenle tutulmuş ders notlarıdır burada anlatılanlar. Parti Yolunda olanlar daha dikkatli ve özenli okumalıdır.”

Ulvi Oğuz ile kitabında yer verdiği anılarından hareketle, partiyi arayışını, TKP’li olarak mücadelesini, partinin tasfiyesinden sonra tekrar TKP’yi bulma sürecini konuştuk. 

Anılarınız kitabın adına uygun olarak “TKP’yi arıyorum” başlığıyla açılıyor. 1960’lı yıllarda başlayan bu arayışın arkasında nasıl bir siyasal iklim var. TİP üyesiydiniz, TKP’yi aramaya neden ihtiyaç duydunuz?

27 Mayıs Darbesi sonrası ülkede görece olarak daha demokratik bir siyasi ortam ortaya çıktı. Önce sendikalar sonrasında ise ilerici, demokrat ve sol parti ve gruplar ortaya çıkmaya başlamıştı. Bu gelişmeler, önce aydın bir kesim sonra giderek çalışan insanlar arasında yankı vermeye başladı. Doğal olarak ben de bu gelişmelerden etkilenmeye başlamıştım. Yakın komşumuz marangoz ustası Hopalı Abdullah Usta “Bizim Radyo” isimli bir radyoyu dinlemem için yanına çağırıyordu. Bu radyonun yayınlarından çok etkileniyor ve yayınlarda belirtilenleri “hayata nasıl geçirebilirim acaba” diye kafa yoruyordum. Ne yapabileceğim konusunda hiçbir fikrim de yoktu. Bir süre sonra “Parti” gerekliliğini öğrendim. Radyoda yayınlanan konuşmaların etkisiyle Sovyetler Birliği ve sosyalist sisteme karşı merak ve sevgi beslemeye başladım. Artık benim için yönelmem gereken en önemli unsur sosyalist sistem ve Sovyetler Birliği’ydi. İyi ve kötü için kıstas alabileceğim artık bunlardı. Bunlardı ama, buraların nasıl yerler olduğu konusunda bir bilgim yoktu. O zamanlarda, kapitalist ülkeler de “Demir Perde” ülkeleri olarak isimlendirilmişlerdi. 1965 yılıydı sanıyorum, Türkiye İşçi Partisi’ne (TİP) katıldım. Bu parti aynı benim gibi Sovyetler Birliği’ne karşı saygılı bir çalışma içindeydi. 1967 yılıydı, ablamın gönderdiği istek ile Almanya’ya gittim. Çevremde hemen TİP örgütlenmesi için çalışmalara başladım. Alman komünistleri ile tanışmaya başladım. Onlar da sosyalist sisteme karşı saygılı bir tavır içindeydiler. Çekoslovakya’da “Prag Baharı” isimli karşı devrim hareketi başlayınca, tereddütsüz Varşova Paktı ülkelerini destekledim. Alman komünistleri de benimle aynı çizgideydiler. Bu beni çok mutlu etmişti. Bu olayla ilgili TİP yönetiminin yayınladığı bildiri elime ulaşınca partiyle hemen ilişkimi kestim. Almanya’da Türkiye Komünist Partisi (TKP) ile ilgili daha çok bilgi sahibi olmaya başladım. Elime TKP yayınları ve “Yeni Çağ” dergisi geçmeye başladı. Bu dergide TKP ile ilgili yazılar çıkıyordu ve bunları içer gibi okuyordum. Yazılanların tamamını çok iyi anladığımı söylemem yalan olur. Anladıklarım bana o zamanlar yeterliydi. Sovyetler ve sosyalist sistem hakkında hiç duymadığım bilgiler vardı. Sonunda bu derginin Prag’daki adresine mektup yazdım, kendimi tanıttım ve görüşme isteğimi belirttim. Kısa bir süre sonra “Hakkı Derin” adıyla gönderilmiş, görüşmek için çağıran bir telgraf geldi. Hakkı Derin aslında “Zeki Baştımar” yoldaşın kullandığı isimlerden biriymiş. “TİP’ten ayrıldıktan sonra neden başka bir harekete katılmadım da neden TKP” dersek… Öncelikle şunu söylemeliyim, askerliğim bitince Bolivya’ya Che’nin yanına gitmek istedim. O dönemki bilinç düzeyim Che’nin ne yapmak istediğini anlayabilmekten çok çok uzaktı. Şimdi, “bu tamamen bir delikanlının uçuk düşüncelerinden biriydi” diye düşünüyorum. TİP’ten ayrıldıktan sonra TKP’ye yönelmem tamamen bilinçli bir tercihti. Mücadelemde Sovyetler ve diğer sosyalist ülkelerin safında olmak istiyordum. Bunda Alman yoldaşların da etkisi vardı kuşkusuz. 

Maceranız Berlin’de bir görüşme ile başlamış. Bulduğunuz TKP ile aradığınız TKP uyumlu muydu? Hayal ettiğinize uymayan, hayal kırıklığı yaşadığınız konular oldu mu?

Başkent Berlin’de Zeki Baştımar yoldaş ile görüşmemizden sonraki günlerde teorik olarak daha da ilerlemem, yeni bilgiler edinmem gerekliliğini gördüm ve sadece sosyalizme inancın yeterli olmadığını, devrim mücadelesinde bir şeyin neden ve nasıl olması gerektiğini anlamak, sınıf mücadelesinin gereklerini bilerek adımlar atmak zorunluluğu, teorik olarak silahlanmak gereği önümde duruyordu. Buna uygun olarak davranmalı ve en kısa zamanda bunu gerçekleştirmek için adımlar atmalıydım. Bu adımları attım. Yakup Demir “Zeki Baştımar” yoldaştan ilk talebim kardeş partilerin olanakları çerçevesinde teorik eğitim almak isteğim oldu. Süreç içinde gelişmeleri değerlendirmeye başladım. Sosyalist ülkelerde geçirdiğim yıllarda, görüşmelerimde olsun, yaşadığım yıllarda olsun bazı şeylerin o sosyalist ülkede yaşamın akışına pek uymadığını fark ettim. Bunların neler olduğunu tek tek açıklamama gerek olmadığını düşünüyorum. Fakat bence çok önemli şeylerdi. Bir iki örnek vermek gerekirse, Sofya’da Sosyal Bilimler Akademisi yönetiminin yabancı öğrencilerin koordinasyonu için görevlendirdiği genç apaçık Batı hayranı olduğunu gösteren bir kişiliğe sahipti. Birçok ülkede gördüğüm açık bir Stalin karşıtlığı… Bu konuda Moskova’da SBKP’nin misafirhanesinde ciddi bir şekilde tartıştığım, SBKP Merkez Komitesi’nde (MK) Türkiye masasında görevli bir kişi… Özellikle Stalin konusu benim için çok önemliydi. Batı ülkelerinde bazı komünist partilerde şahit olduk, özellikle Avrupa ülkelerinde Stalin ile ilgili eleştiriler çıkmaya başlamıştı. Bunlar Lenin’in üstesinden gelemeyeceklerini bildiklerinden, Stalin’e saldırarak, Stalin dedikodularını ve emperyalist ideologların uydurdukları yalanları tekrarlayarak ‘insancıl sosyalizm’ çikletini çiğnemeye başladılar. Bazı Avrupa ülkelerinde yayılan “Avrupa Komünizmi” adı verilen bu karşı devrimci çıkış nedeniyle bu konunun sanılandan daha ciddi bir gelişme olduğunu düşünüyor, ciddiye alınması ve mücadele edilmesi gereğine inanıyordum. Partimiz dünyadaki bu gelişmelerden etkilenmeyecek bir konumda değildi. Partimiz açısından baktığımızda, bizde Sovyetler Birliği ile ilişkilerimizde ve daha önceleri Komintern dönemlerinden beri kararlara sadık kalıyorduk. Bu durum devrimini yapamamış bir parti olan TKP açısından da çok ciddi bir konuydu. Komünist ve İşçi Partilerinin toplantılarında alınan kararlara uyarak, partiler o günün koşullarında geçerli olan Sovyetler Birliği dış politikasına uygun olarak, barış içinde bir arada yaşama, barış ve detant politikaları, kapitalist olmayan gelişme yolu ve başka uygulamalar nedeniyle ülkenin sorunları ile ilgili konuları ikinci planda tutuyor bu sebeple, cephe, ittifak, iş birliği politikalarına uygun kararlar alınıyordu. Bu politikaların hiçbirisi hiçbir ülkede ciddi olumlu sonuç vermedi. Fakat birçok partinin toplumdan uzaklaşmasına, burjuvaziyle uzlaşma yolunun açılmasına bu çerçevede partilerin yapısında liberal görüşlerin yayılmasına yol açtı. Burjuvazi artık sınıf düşmanı değil, tekelci burjuvaziye karşı oluşturulması planlanan cephenin ortağı, işçi sınıfının yanındaydı. Böylece antiemperyalist mücadele kazanılacak, burjuvazinin egemenliği daha da güçlenecek, antikapitalist mücadele bir başka bahara ertelenecek, ileri demokrasinin tadı çıkarılacaktı. Zeki Baştımar yoldaşla görüşmelerimizde devamlı olarak cephe politikalarından önce partinin güçlenmesi ve yeni üyeler, yeni kadrolar kazanılması yönündeki görüşlerimin üzerinde duruyor, ilk planda partinin, parti olması gereğini vurguluyordum. 

Marat veya Zeki Baştımar gibi TKP tarihindeki önemli pek çok karakterle tanışıklığınız var. Sonrası malum, TKP hızla bir tasfiye sürecine girdi. Bu yolu açanlar onlar mıydı? Sorunu neydi TKP’nin?

Parti açısından asıl soruna bir önceki soruda biraz yanıt verdim. Sorun yöneticilerden gelen bir sorun değil, dünyada komünist partilerin genel ve de önemli sorunuydu. Partiler arası iletişim komünist ve işçi partileri açısından çok önemlidir. Fakat bu partiler arası bilgi, deney alışverişi proletarya enternasyonalizmi çerçevesinde kalmalıdır. Bir ülkenin partisi diğer ülkenin partisinden daha önemli, daha değerli değildir. Komünist partiler arasında ilişkiler yoldaşlık çerçevesinde yürümelidir. Bizler Türkiye’nin komünistleriyiz, ülkemizde gerçekleştireceğimiz sosyalist devrim bizim, işçi sınıfımızın devrimi olacaktır. Doğal olarak kardeş partiler proletarya enternasyonalizmi dayanışmalarını gösterecektir. Bu olması gerekendir. Fakat geçtiğimiz yıllarda bu böyle olamadı. Yukarıda sıraladığım sorunlar nedeniyle partinin ideolojik olarak kendini savunma refleksleri ciddi olarak yıpranmış, 60’lı ve 70’li yılların koşullarında, partinin siyasal olarak genişlemeye başladığı dönemde, parti üyeliğine başvurular, toplumda politize olmanın yükselmesiyle birlikte giderek artmaya başlamıştı. Parti üyeliği kabul edilenler arasında, birçokları solcu fakat dünya görüşü ve ideolojik olarak Marksizm-Leninizmden uzaktılar. Kimi sol Kemalist, kimi sosyal demokrat veya bu tür işlere uzak, arkadaş etkisi veya bir heves olarak katılanlardan oluşuyordu. Bu karmaşanın sorumlusu ne Zeki Baştımar yoldaş ne de İsmail Bilen yoldaştı. Partinin o günlere değin yürüttüğü “cepheci, demokrasici” politikalardı. Programda sosyalist devrim sanki olmazsa olmaz bir garnitür gibiydi. Demokratik devrim, milli burjuvazi ile birlikte kotarılacak cephe esastı. Bu politikalar partinin üye yapısını alt üst etti. Sonucunda partiyi ele geçirecek konuma geldiler. Özellikle Sovyetler Birliği’nde Gorbaçov’un ve yandaşlarının yönetimi ele geçirmesi, SBKP MK’da TKP masasındaki Gorbaçov destekçileri tarafından tercih edilen Nabi Yağcı gibi birinin Genel Sekreterliğe getirilmesi TKP için sonun başlangıcı oldu. 

Anılarınızda tanıştığınız, birlikte hapis yattığınız diğer “siyasetlerden, Devrimci Yol ve Halkın Kurtuluşu gibi, övgüyle söz ediyorsunuz. Halbuki pek hayırla anmadığınız partili yoldaşlarınız var. Neden böyle oldu?

Evet böyle bir şey söz konusu. Mamak Askeri Cezaevinde altı yılın son iki ayı dışında hep hücrede kaldım. Yanımda solcu olarak hep Devrimci Yol davasından birileri oldu. Örneğin Ali Başpınar ile 3,5 yıldan fazla aynı hücrede kaldık. Siyaset üzerine konuşmalarımız da oluyordu. Teorik bilgi, yani sınıflar arası sorunlar ve çözüm yolları konularında, devrimin öncü gücü, yolu, yöntemi, devrimden sonra iktidar vs. konularında aynı şeyleri düşünmüyorduk. Fakat devrim konusunda gerçekten çok samimiydi. Başka hücrelerde birlikte kaldığım Devrimci Yol tutukluları da aynı durumdaydılar. Gazeteciler cezaevine gelmeden bizi aldıkları hücrede Nasuh Mitap ile aynı hücreye konduk. İlk sohbetimizde “bak dışarıda birbirimizle anlaşıp, bir araya gelemedik, hatta görüşemedik bile, ama burjuvazi bizi burada bir araya getirdi” demiştik. Söylediğim gibi, devamlı hücrede kalmam nedeniyle, TKP davasından yargılananlarla duruşmalar dışında hiç görüşemedim. Duruşmalar bittikten sonra tamamen yalnız kaldım. O günlerde SBKP’de genel sekreter dayanmıyor, seçilenler ölüveriyordu. Sonunda Gorbaçov diye biri kalıcı oldu fakat SBKP ve SSCB kayboldu. Hücrede kaldığım günlerde bu seçime karşı tavır aldım, Çok kötü bir seçim olduğunu savundum. Bununla ilgili bilgileri ancak gazetelerden alıyordum. Tecritler kapatılıp koğuşlara geçtiğimizde bir araya gelebildik ve hemen SBKP’deki seçimle ilgili fikirlerimi açıkladım. İyi ki hücrede kalmışım, bunlarla birlikte olsaydım hiç de iyi olmayacakmış, çünkü büyük bir hırsla Gorbaçov’u savunuyorlardı. Sadece Gayrettepe’de “TDKP” “Halkın Kurtuluşu” davasından göz altında olanlarla bir aradaydım. Yalnız olarak, kalorifer borusuna kelepçeli kaldığım odada, ifade ve tezgâh için hücrelerden getirilenleri bekletiyorlardı. Su ve yemek yasağım vardı. TDKP’liler aşağıdan gelirken ekmek falan getiriyorlardı. Bu benim için, o koşullarda çok önemliydi. Tezgâhtan çıktığım bir gün Mustafa Yalçıner'e “bunlar kesin beni öldürecekler” dedim,” iyi dayanıyorsun, dayan, yakında sorguya başlarlar” dedi ve gerçekten beni rahatlatan moral verici şeyler söyledi. Göz altında insan psikolojisi normal ortamda olduğu gibi olmuyor. Dışarıda karşılıklı politikalarımıza kesin karşı olsak da burada durum farklı. Cezaevindeki durum daha bir kendi koşullarını oluşturuyor. O koşulları yaşamak, en azından bende, “çizginin neresinde, karşı tarafta, yani burjuvazinin yanında mı, yoksa benim yanımda çizginin bu yanında mı?” sorusunu doğurdu. Kuşkusuz devrim konusunda ciddi yol ayrımımız hep olacaktır.    

Anılarınızda “dönek ve hainler” pek sık sahne alıyor. Galiba bu tanımlamanın çıkış noktası da Sovyetler Birliği’ni ve Stalin’i savunma noktasında ortaya çıkıyor. Dönek ve hainlerin çıkış noktası mı bu eleştiriler?

“Partimin Yolunda” isimli anı kitabımda yazdım. TKP’nin yakın ve uzak tarihinde dönekler her partide olduğu gibi var oldular. Varlıklarını günümüzde de sürdürüyorlar. TKP sınıf siyaseti üzerine kurulmuş, bir siyasi oluşum. Yaşama ve toplumsal konulara her zaman sınıf perspektifinden bakan, böyle değerlendiren bir partidir. Politikasının merkezinde işçi sınıfı, çalışanlar vardır. Bu böyle olagelmiştir. Bu partinin üyeleri bilimsel sosyalizmi yaşam kılavuzu olarak almışlardır. Yaşam içinde böyle bir partinin üyesi olmuş onun başarıları için, elinden gelen her şeyi yapma çabası içinde olmuş, ne olduysa zaman içinde yolunu değiştirmiş, sınıf siyasetinden uzaklaşmış, sınıfsal çıkarların yerine başka şeyler koymuş ve önceki düşüncelerini tamamen reddetme yoluna girmiş bir kişi benim gözümde bir dönektir. Ne yazık ki bizim partimizden böyleleri çok çıktı. Sınıf mücadelesi yerine, ulusal çıkarları yani sınıf farkı gözetmeden genel olarak halkın çıkarlarını koyarak, burjuvazi de dahil tümünün çıkarlarını savunuyor görünmenin daha kolay ve hem de risk taşımadığını görüp bu yola girmek benim anlayışımda dönekliktir. Şu ulusun veya bu ulusun, ezen veya ezilen ulusun, sınıf ayırımı yapmadan genel çıkarlarını sınıf çıkarlarının yerine koyan ve de bu amaçla çabalayan, sınıf siyasetinden uzaklaşan benim gözümde dönektir. Gorbaçov böyle anlatılabilecek bir dönek değil, tam bir haindir. Sovyet proletaryasının kazanımlarını, milyonlarca komünistin emeğini çiğnemiş, SBKP gibi bir partiyi ve SSCB gibi emeğin ülkesini yandaşları ve bir avuç hain ile birlikte sonlandırmıştır. Bu ihanetin bir benzerini de bizim partimizde TKP’de, Nabi Yağcı isimli hain ve yandaşları yapmışlardır. Bu nedenle bunlar da sadece dönek değil, aynı zamanda haindirler.

Nabi Yağcı’nın başına çektiği ekipten “Gorbaçov’un adamları” diye söz ediyorsunuz. Gerçekten var mıydı aralarında doğrudan bir bağlantı?

Nabi Yağcı SBKP MK’da TKP masasında görevli aynı zamanda Gorbaçov’un akıl hocalarından olan kişiler tarafından TKP Genel Sekreterliğine atanıyor. Atanıyor çünkü, partinin geçmişinde, az veya çok partilinin katıldığı bir seçimle çok az Genel Sekreter seçilebilmiş. Bu hep böyle olmuş. Düşünün, kendi içinde dahi seçim yapabilme olanakları olmayan bir parti, nasıl olur da kendi ülkesinde bağımsız bir politika üretip, uygulayabilir. Nabi ve ekibinin yazdıklarımın dışında direkt bir bağlantısı olduğunu sanmıyorum. Nabi ve adamlarını tanımlamak için kullandığım “Gorbaçov’un adamları” deyimi Nabi ve yandaşlarının yoluyla Gorbaçovcuların yolunun aynı olduğunu vurgulamak amaçlıdır. 

1960’lı yıllarda TKP’yi arayıp bulmuştunuz. Sonra kapattılar TKP’yi. Yeni TKP’yi de arayıp bulmuşsunuz. Ne kaybetmiştiniz ne buldunuz? Yeni yoldaşlarınızın farkı neydi?

Londra’da siyasi mülteci olarak yaşadığım yıllarda bir eski yoldaşım sohbetlerimizden birinde, Türkiye’de bir genç grubundan söz etmiş, onların söylemlerinin benim söylediklerimle aynı şeyler olduğunu anlatmış ve dönüşte onları bulmamı tavsiye etmişti. Dönüşümden ve Ankara’ya yerleştikten sonra bir şekilde onlarla yollarımız kesişti. Yayınlarından birini satarlarken rastladım, aldım. Benim Londra’da yaşadığım günlerde kafamda oluşturduğum fikirlerle örtüşüyordu. Peşine düştüm, onları buldum. O sıralar parti yönetimini ele geçiren, tam olarak sosyal demokrat bile diyemeyeceğim bir güruh tarafından TKP kapatılmıştı. Karşımdakiler 20’li, 30’lu yaşlarda dipdiri bir topluluktu. En önemlisi ideolojik ve politik olarak güvenebileceğim gençlerden oluşan toplamdı. Devrimin sosyalist devrim olması gerektiğini savunuyor, inanıyorlardı. Komünist isimli derginin satışına beni de çağırmalarından çok mutlu olmuştum. Bu benim için sıradan bir dergi satışı değil, yıllarımı verdiğim partimin “komünist” adını yükseltmekti.  

Genç yoldaşlarınıza “parti yolunda”ki yürüyüşlerinde tavsiyeniz var mı? Doğruda durmak için ne yapsınlar, yollarını kaybetmemelerinin yolu nedir?

TKP’ye üye olduğumda ben de çok gençtim. Gençliğim hep parti çalışmalarında geçti. Çalışmalarımı profesyonel bir parti işçisi olarak sürdürdüm. İnandım, öğrendim ve öğrendiklerimi hayata geçirdim. Partime ve yoldaşlarıma hep açık yürekli oldum. Partime kesinlikle yalan söylemedim. Çalıştığım iş yerlerinde hep çalışkan bir işçi ve yetenekli bir kalifiye elemandım. Çevremdeki iş arkadaşlarımın haklarını savundum bu nedenle birkaç kez işten atıldım. Bir komünist için Marks’a, Lenin’e inanmak çok önemlidir. Sadece inanç başlı başına yetmez, bu inancı bilgi ile de beslemek gereklidir. İnanç eğer bilgi ile beslenmezse zamanla “kör inanç”a dönüşür. Partiye ve parti yönetimine, yoldaşlara güven esastır. Fakat bu sadece inançtan gelen bir şey olmamalı, parti çalışmaları sıkı bir şekilde takip edilmeli, özellikle bir konuyu tam anlamadı isek, yönetici yoldaşlardan bilgi alınmalıdır. Hiçbir zaman, sorunlar varsa ve bir konuda rahatsız isek bunu dedikodu olarak yaymak değil, açık yüreklilikle en yakın yönetici yoldaşla konuşmak gerekir.  

Komünizm sadece bir inanç değil, günümüz dünyası koşullarında insan olmaktır. 

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.