Sayfa yolu
Türkiye-İsrail itişmesi: Yeni bir ‘one minute’ dönemi mi?
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Yayın Tarihi: 21.08.2026 , 12:58
İsrail’in, İdlib yakınlarındaki Ebu Zuhur Hava Üssü’ne Salı günü düzenlediği hava saldırısı ve bu birkaç günde yaşanan gelişmeler, Türkiye için yeniden bir “One Minute Diplomasisi” döneminin açılma olasılığının belirip belirmediği sorusunu sorduruyor.
Arap Baharı üzerine inşa edilen Birinci Yeni Osmanlı dönemiyle ve NATO’nun 3.0 versiyonuna dayandırılan İkinci Yeni Osmanlı döneminin ortak yönleri ve farklılıklarına değinmeden önce, son birkaç günün diplomatik temas ve açıklamalarını mercek altına alalım.
Herkes ikili ilişkileri mi görüşüyor?
Suriye Dışişleri Bakanı Esad El Şeybani, saldırıdan hemen bir gün önce İstanbul’da ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack ile görüşüyor. Burada resmi gündem ikili ilişkiler, yaptırımların kaldırılması, yeniden inşa vs. olsa da “bölgesel durum” başlığı altında malum konunun ele alınmış olabileceğini düşünebiliriz. Tabii tarafların birbirini tarttığını da. Çünkü sonradan Netanyahu’nun “uyarmıştık” açıklamasına kanıt olacak şekilde Reuters’a sızdırılan bir habere göre, Şeybani 14 Ağustos’ta Mossad Başkanı Roman Gofman ile telefonla görüşmüştü. Bu konuşmada Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığı, silah/drone desteği ve olası konuşlanmaların ele alındığı söyleniyordu.
Yine saldırıdan bir gün önce yapılan başka iki görüşme dikkat çekiyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan İngiltere Başbakanı Andy Burnham ile (gündemi ikili ilişkiler, bölgesel/küresel gelişmeler olarak açıklanıyor) ve ABD Başkanı Donald Trump ile (gündem yine ikili ilişkiler, İran-ABD gerilimi, Gazze, Suudi-Pakistan savunma anlaşması olarak açıklanıyor) telefon görüşmeleri yaptı. Trump’ın Mekke Anlaşması konusunda uzun süre ses çıkarmayıp övgülerle dolu ilk açıklamasını aynı görüşmenin ardından yaptığını biliyoruz.
Uluslararası toplum nezdinde haklılık arayışı
İsrail’in hava saldırısının gerçekleştiği 18 Ağustos günü, Hakan Fidan’ın Suriye ve Katar Dışişleri Bakanlarıyla yaptığı görüşmeler var. Bunu daha çok “kardeşler arası istişare” kapsamında değerlendirebiliriz.
Görüşmede kararlaştırılmış olmalı; Türkiye ve Suriye dışişleri bakanlıklarından yapılan açıklamalarda, saldırı “en/güçlü şekilde” kınanırken, her iki açıklama da da “uluslararası toplum göreve çağrılıyor”du.
Aynı günün akşamı İsrail Başbakanlık Ofisi’nden “Türk askerleri konuşlandırılması konusunda Suriye’nin defalarca uyarıldığı” savunusunu içeren açıklama geliyordu. Bir gün sonra buna ve Netanyahu’nun açıklamasına destek içeren Reuters haberi sızdırıldı: Mossad lideri ve Şeybani 14 Ağustos’ta görüşmüştü. Netanyahu kendi tarzında durumu açıkladı: “Suriye’de Türk askeri varlığına anlayış göstermeyeceğiz. Mesajımız açıktı: Yapmayın. Ama belli ki bunu duymadılar ve biz de daha iyi anlamalarını sağladık.”
Bunun üzerine Şeybani, “Orada bir Türk üssü kurma, kalıcı Türk askeri varlığı oluşturma veya Türk kuvvetlerini konuşlandırma niyeti yoktu. Üs büyük ölçüde boştu; henüz tamamen rehabilite edilmemiş ve operasyonel hale gelmemişti. Çalışmalar rehabilitasyon aşamasındaydı. İsrail’e bu hususlar net şekilde bildirilmişti” diyerek uluslararası kamuoyuna açıklama yapıyordu.
Hemen ardından Türkiye Milli Savunma Bakanlığı, bölgede askeri heyet bulunmadığını, Suriye’nin askeri kapasite inşa faaliyetlerine desteğini de sürdüreceğini belirtti. Bu açıklamada işlerin İsrail tarafından “askeri varlık” olarak tarif edilmesinin yarattığı algı “Türk askeri heyeti bulunmadığı” şeklinde yönlendirildi.
Ne de olsa Mossad ve MİT konuşmuyor; resmi diplomasi/kurumlar konuşuyor.
Saldırıyı fırsata çevirme hamlesi ve Mısır parantezi
20 Ağustos günüyse (dün), Genelkurmay Başkanlığı düzeyinde yapılan temaslar dikkat çekti. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Selçuk Bayraktaroğlu, Suudi Arabistan, ABD, Katar, Umman ve Nijer Genelkurmay başkanlarıyla telefon görüşmeleri yaptı. [Bu sonuncusu bırakılan ABD’li rehinelerle ilgili olmalı, arka planda -belki de bu pazarlıkların bir parçası olan- bir rehine pazarlığı süreci yürüyor. Hakan Fidan’ın Libya ziyaretinden hemen sonra Nijer bir ABD askeri rehineyi Libya üzerinden serbest bıraktı. Burada nasıl bir gizli diplomasi döndüğünü bilmiyoruz. Ama Trump’ın konuyla ilgili müjdeli açıklamasını Mekke Anlaşması’na övgüler düzdüğü gün yaptığını biliyoruz.]
Aynı gün Hakan Fidan’ın Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdulati ve Suudi Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan’la yaptığı telefon görüşmeleri gerçekleşti. Buna paralel olarak Türkiye’nin Mart ayından beri üzerinde çalıştığı dörtlü istişare mekanizması (R4 / STEP) için İstanbul’da bir toplantı yapılmasının planlandığı duyuruldu. Pakistan jet hızıyla katılımını da onayladı, ancak henüz Mısır ve Suudi Arabistan’dan bir teyit gelmedi.
Diğer tarafta çok daha dikkat çekici olan bir temas ise, aynı gün Şeybani’nin gerçekleştirdiği İslamabad ziyareti oldu. Burada İran-Suriye ilişkileri, ekonomik ve askeri işbirliğinin görüşüldüğü söyleniyor.
Kısa bir aralık için bu kadar “açılım” size de fazla gelmedi mi? Peki yeni bir “One minute” rüzgarı efekti diye düşünebilir miyiz?
Kim ne diyor ve ne bekliyor?
İsrail basını, bir kez daha felaket çığlıklarını yükselterek Türkiye’yi “yeni tehdit / sekizinci cephe” diye nitelendiren yorumlar yapıyor. Türkiye’de de bunun muadili hezeyanlar yükseliyor.
İsrail’in İran savaşı sonrası çizilmiş olan karizması nedeniyle bahisçiler olası bir savaşta Türkiye’nin avantajlarını daha fazla öne çıkarıyor. Gerçekte olansa her iki ülkenin de -kendi tarzına uygun şekilde- saldırganlık ve silahlanma arayışına gerekçe bulmasıdır.
Erdoğan yönetimi, yaratılan krizi Netanyahu’nun seçim hesabı ve bölgesel istikrarsızlaştırma çabası olarak yorumluyor; ki bunda doğruluk payı var. Ama eksik olan konunun bir Netanyahu sorununa indirgenmeye çalışılması. One Minute meselesi dönüp dolaşıp, kendisinin bir kişi olarak İsrail’in bu dönemki kaçınılmaz lideri olmak dışında başka özelliği bulunmayan Netanyahu’yu hedef alıyor.
Mevcut emperyalist sistem hiyerarşisinin bölgede ihtiyaç duyduğu, İran’ı hedef alırken bacağına sıkmayı durduramayan İsrail’i dengeleyecek başka bir işbirlikçi odak ve Türkiye bunun tek adayı olarak öne çıkıyor.
Bununla paralel olarak, İran’ın son savaş sonrasında kazandığı itibar ve bölgedeki etkisini artırma “tehlikesi” karşısında da işbirlikçi bir odağa ihtiyaç duyuluyor. O halde “One Minute Diplomasisi” bir ihtiyaç haline geliyor.
Akdeniz’de 'ılık' karşılaşmalar
20 Ağustos günü (dün) İsrail medyasına (Ynet, N12) yansıyan haberlere göre Türk donanması, Doğu Akdeniz’de daha önce pek bulunmadığı bazı bölgelere savaş gemileri göndererek varlık göstermeye başladı. Bazı durumlarda Türk ve İsrail savaş gemileri uluslararası sularda birbirine yakın noktalarda bulundu. İsrail güvenlik makamları bunu “güç ve varlık gösterme çabası” olarak değerlendiriyor ve yakından izliyor.
Akdeniz’de bu manevraların daha çok Yunanistan ile Türkiye arasında görüldüğü ve İsrail’le bu tip karşılaşmaların daha önce yaşanmadığı yorumları yapılıyor. İsrail medyası, Suriye’deki kara gerilimi ile Doğu Akdeniz’deki deniz hareketliliğini birlikte ele alıyor ve “kara ve denizde tansiyon yükseliyor” başlığıyla veriyor.
Türkiye’nin İsrail donanmasının “birincil referans tehdidi” olmasa da, İsrail donanmasının bu yeni stratejik ortam nedeniyle filoyu büyütme planları olduğu (mevcut füze gemisi sayısını artırmayı düşündükleri) belirtiliyor.
İşte gerilim böyle yükseliyor; her iki taraf için de silahlanma artışı zorunlu hale geliyor. Türkiye’nin bölgesel ittifaklarının önü açılır ve emperyal rüyaları pekiştirilirken, Netanyahu’nun içeride desteği yükseliyor ve İsrail’in saldırganlığı konsolide oluyor.
Sıcak çatışma olabilirdi
Uzmanlar sıcak çatışma ihtimalini “yüksek ama tarafların önlemeye çalıştığı” bir seviyede olarak değerlendiriyor. Bu uzmanların yorumlarıyla bölge valisi gibi çalışan ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack değerlendirmeleri çakışıyor. Sıcak çatışma ihtimalinin bu kadar yakında tutulup sürekli hakkında konuşulması, bir yandan savaş olasılığını gerçekten yakınlaştırırken bir yandan da “olmasın” diye “sıtmaya razı etmeyi” sağlıyor.
Barrack, İsrail saldırısını “gereksiz tırmandırma” olarak niteledi ama neyse ki Türkiye tarafında jetlerin kalkmadığının altını çizdi. Sanki böyle bir gündem bekliyormuşçasına hemen bu durumlar için üzerinde çalıştıkları İsrail-Türkiye-Suriye arasında bir deconfliction (çatışmayı önleme) iletişim mekanizması konusunu açtı.
Bugüne kadar atılan adımların bölgede biriktirdiği çelişkileri algılama konusunda ciddi sorunları bulunan ABD emperyalizmi, kendi kurduğu/kuracağı mekanizmalarla işleri sorunsuz yürüteceğine ve bunun için baskı yapmasının yeterli olduğuna inanıyor.
Nitekim fırsatı bulduğunu düşünen Barrack, İsrail ve Suriye arasında kurdukları bu mekanizmaya Türkiye’yi dahil etmek için “sessiz görüşmeler” yürüttüklerini de söyledi. Bu ifşaat ve fırsatçı yaklaşımdan, “sessiz görüşmelerin” çok da iyi gitmediği sonucunu çıkarabiliriz. Barrack yılın başlarında İsrail-Suriye görüşmelerinde yer almıştı ve bu süreç devam ediyor.
Emperyalist planlar birikmiş çelişkilere tosluyor
ABD’nin bir yandan Ortadoğu üs yapılanmasını yeniden konuşlandırma sürecinde olduğu bir dönemde, tüm sorunları kendi ihtiyaçlarına uygun biçimlerde çözme ihtiyacı duyması anlaşılır bir durum. Ancak bölgedeki birikmiş ve çoğu emperyalist politik dayatmaların ve yaratılan düşmanlıkların ürünü çelişkilerin bu çözümleri hayata geçirmeyi imkansız kılan bir halde olduğu da anlaşılması gereken bir durum.
Yeniden yeni misyonlara aday olan ve yeniden bir “One Minute” dönemi hayali kuran Türkiye kapitalizminin 2012 sonrası 10 yılın derslerini hatırlamaması da anlaşılır bir durum. Ancak bunun bu defa daha derin bir emperyalist kriz içinde yaşandığının ve bedel ödeme süresinin 10 yılla sınırlı kalmayabileceğinin de anlaşılması gerekiyor.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.