Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Timur Soykan’la sıradanlaşmayanların hikâyeleri üzerine: ‘Hayatın bir hayal gücü var’

Timur Soykan’la yıllar sonra yeniden okurlarıyla buluşan kitabının öyküsünü, karakterlerin yaşama tutunma çabasını ve zor koşullarda umudu diri tutmanın önemini konuştuk.

Sunay Gedik

Yayın Tarihi: 23.02.2025 , 00:00 Güncelleme Tarihi: 13.10.2025 , 13:14

Timur Soykan’ın gerçek insan hikâyelerinden oluşan Tanrı Misafirleri Oteli adlı öykü kitabı yıllar sonra yeniden okurlarıyla buluştu. 

Soykan 13 öyküden oluşan bu kitapla okurlarını, İstanbul’un ve başka kentlerin arka sokaklarındaki zorlu koşullara rağmen bildiklerini okumuş, bütün engellere rağmen direnmiş, sıradanlaşmamış insanlarla tanıştırıyor. 

İnsanların kendini sıkışmış, çaresiz, çoğu zaman umutsuz hissettiği bir atmosferde Soykan’ın portreleri yaşama ve insana dair farklı, aydınlık bir yaklaşım sunuyor. 

Soykan’la kitabın öyküsünü, karakterlerin yaşama tutunma çabasını ve zor koşullarda umudu diri tutmanın önemini konuştuk.

İstersen okurlarımız için belge niteliği de taşıyan bu öykülerin bugüne yolculuğunu anlatarak başlayalım.

Ben gazeteciliğe muhabir olarak başladım, Yeni Yüzyıl’da, sonra da Radikal’de muhabirlik yaptım. Polis muhabirliği, gece muhabirliği, adliye muhabirliği. Bu sürede hep bir şeyler eksik gibi geliyordu; bir haber dili vardır ya ajans haberi gibi 5N1K, o biçimde yazınca haberi bir duygu eksikliği hissediyordum. Çünkü her haber bir duygu, dünya kadar duygu barındırıyor ve ben de onları öyküleştirerek yazmak istiyordum. Radikal de bunun için elverişli bir yerdi. O dönemde Radikal’de de bir yazım dili oluşturmak istiyorlardı, biraz da bu nedenle haberleri özgün bir dille yazmama, duygusuyla yazmama izin veriyorlardı.

Bir gün adliye muhabirliği yapıyorum, Sultanahmet’teki adliyedeyim. Koridorun sonunda küçücük bir adam getiriyorlar elleri kelepçeli. Ve bol bir takım elbise giymiş, cezaevinde ödünç kıyafet verirler onunla çıkar hâkim karşısına. Belli fakir fukara, küçücük de bir adam jandarmalar arasında kaybolmuş. Ceketinin kolları bollaşmış, kelepçeler zor görünüyor. Ben de onun yanına yaklaştım ve “sen ne yaptın, niye seni getirdiler buraya” diye sordum, “ben annemi öldürdüm” dedi. “Neden öldürdün” dedim, “namus için” dedi. Sonra onu bir banka oturttular orada; ben de yanlarına gittim, o zaman yaklaşabiliyorduk sanıklara, duruşmaya soktular sonra duruşmayı izledim. Ardından dedim ki bu haberi şöyle de yazabilirsin: H.T. annesini öldürdü, “namusu için öldürdüm” dedi. Bir de şöyle anlatabilirsin, karşıdan tarihi koridordan küçücük bir adamın jandarmalar arasında kelepçeli, zincirli bir şekilde getirilmesini tarif edersin ve onun o “annemi öldürdüm” lafının aslında ne kadar içten pazarlıklı, “namus için” ifadesinin cezadan kurtulmaya yönelik bir söz olduğunu anlatarak haberi verebilirsin. Ben de düşündüğüm gibi yazdım. Sonra beğendiler bu haberi ve dediler ki sen öyküsel yaz haberlerini.

Ben de insan öyküleri aramaya başladım. Bir süre polis muhabirliğine devam ettim, adliye muhabirliğine devam ettim. Orada hep haberleri yazarken bu tarz, hikâyeleştirerek yazmaya çalıştım. Gece sokaklarda bekliyordum, sürekli telsiz dinliyordum ve farklı insanlar dikkatimi çekiyordu. Bu sefer farklı insanları dinleyip onların hikâyelerini yazmaya başladım. Bir süre sonra Radikal’de ben o serbest dili de kullanmaya başladıktan sonra sen ara ara sokaklarda gez, burada durma haber bekleme dediler. Ben de dedim ki “bu nasıl bir nimet!”

Eller cepte İstanbul sokaklarında bütün gün geziyordum. Dolapdere’de, Balat’ta gezersen çok ilginç insan hikâyesi bulursun ama ben özellikle bütün toplumun, sistemin sıradanlaştırma çabasına, baskısına karşın, yoksulluk içinde özgün kalabilmiş, sıradanlaşmamış, kendi kimliğini oluşturmuş, kendi tutkularının peşinden gitmiş insanları bulmak istedim. Bunun için de eller cepte yıllarca sokaklarda gezdim, çoğu zaman hurdacılarla takılıyordum.

Kaç yıldan bahsediyoruz?

5 yıl falan yaptım bunu. Başka haberler de yapıyordum ama haftanın birkaç günü arka sokaklarda insan arayarak vaktimi geçiriyordum ve o insanları bulmak da kolay değil gerçekten. Birçok insanla konuşuyorsun bir tanesinin öyküsü çıkıyor, o öykünün peşinden gidiyorsun. Çok fazla insan ve çok fazla hikâye vardı. Bu kitap da o insanların, hikâyelerin en çarpıcı olanlarını topladığım bir kitap oldu.

Bu öykü kitabına adını da veren Tanrı Misafirleri Oteli’nin sahibiyle ilk diyalog üzerinden devam edelim uygunsa. Okurlar için de röportaja ekleyeceğim.

“-Sen ne iş yaparsın?
-İnsanların öykülerini toplarım, amca.
-Nasıl?
-İnsanları dinler, hayat hikâyelerini yazarım.
-Niye ki?
-İnsanlar okur.
-Neden?
-Hayatta senin gibi insanlarla karşılaşmazlar, ben karşılaşmayacakları insanların öykülerini yazarım. Merak edip okurlar.
-Benim hayatımı neden okusunlar, hiçbir şey yok ki.
-Sen anlat belki de vardır. Belki seni de yazarım.”

Bu diyalog bana birden fazla şey çağrıştırdı ama ilk aklıma gelen şey insanların bir hikâyesinin olduğunu düşünmemeleri oldu. Bir hikâyesinin olmadığını düşünen insan sanırım yaşamda bir rolünün de olmadığını düşünüyor.

Benim de daha önce kitabın arka kapağına Tanrı Misafirleri Oteli’ndeki karşılaştığım amcayı önerme nedenim tam olarak buydu aslında. İstisnasız hepsi aynı şeyi söylüyor, kitapta olanların hepsi “ne yapacaksın, neden benimle konuşuyorsun, niye benim peşimde koşuyorsun, kim niye beni okusun ki” diyen insanlar. Ama şimdi şöyle; orada bir özgünlük, orada çok saf bir samimiyet var. Çünkü adam onu biri onu takdir etsin, onu övsün, okusun, merak etsin diye yaşamıyor. Samimi duygularla yaşadığı için benliğindeki haber değerini fark etmiyor.

Adnan Demirarar diye bir hurdacı vardı, soyadı da “demir arar”; çok enteresan. Çırağı da var, piknik tüpünün üzerinde menemen yaptık, yiyoruz, ben sürekli “bana ilginç insan lazım” diyordum. O da “ilginç insan ne” diyordu? “3 gündür burada oturuyorsun ne aradığını bilmiyorsun” diyordu. Ben de “ben biliyorum ne aradığımı sana anlatamıyorum, anlamıyorsun” diyordum, sürekli kavga ediyorduk. Sonra sokağın başından Ayşe çıktı, kitapta da hikâyesini anlattım, gerçek adı Melikşah. Ayşe’yi 20 yıldır tanıyor belki Adnan Demirarar ve Ayşe inanılmaz enteresan, her adımında kimlik değiştiriyor adam.

Ama Adnan Demirarar için hikâye değeri yok.

Evet, çünkü Ayşe o. Ayşe de ilginç olayım diye öyle davranmıyor, en temel güdüsüyle onu yapıyor; kravatını alıp başına bağlıyor, bir kadın gibi narin yürüyor, arabayı çekiyor, kadınsılığı ile hilal bıyıklarını anlamlandıramıyorsun. Ayşe hurdadan kazandığı paranın yarısını Dolapdere’de bankaya götürüp kimsesiz çocuklara bağışlıyor. Kuru ekmek yiyor ama kazandığı parayı açlara, sefillere dağıtıyor Dolapdere’de.

Ben Adnan Demirarar’a dedim ki Ayşe gibi biri var 3 gündür beni kıvrandırıyorsun. “Ayşe’nin ne ilginçliği var ki” diyor bana. O sırada Ayşe’yle konuşuyorum, kimsesiz çocuklara yardım etmesini falan “bunun neresi ilginç, o hep yardım eder” diyor. Kitapta Arap Nedim vardı Dolapdere’de, o da öyle. O da “amma soru soruyorsun, ne var bende bu kadar” diyordu. Tanrı Misafirleri Oteli sahibi de öyle, ben ranzadan sarkan battaniyeleri görüp sormasam anlatmayacak bile. Çünkü yolda kalan insanlara yardım etmek, onların sığındığı bir yere dönüşmek sıradan bir şey.

Otel denilince bizim aklımıza işletme geliyor, bir işletme ile “yardım etmek” de çok yan yana gelmiyor. Hatta senin “hiç mi para almadın” sorunu hakaret gibi işitiyor.

Evet, adam bana “akbaba mıyım ben” diyor. Çünkü Torosların zirvesinde allahın dağında bir yer ve turistler de yolda kalıp ve o otele gidiyorlar. Yardım etmek normal olduğu için para almak hakaret gibi geliyor…

Bunlar çöplükteki cevherler, arka sokaklardaki, yoksulluk yokluk içinde oldukları için o hayatın modernleşen, yozlaşan, o hayatın çıkarcı, bu sistemin içine işlemiş insanlar olmadıkları için bu hikâyeler güzel zaten. Bu insanlar da onun için varlar.

Ama bugün hikâyeler dönüşüyor ve bu edebiyata da yansıyor. Anlatıcı insana değil kapitalizmin ihtiyaçlarına ya da beğenilerine odaklanınca hikâyeler biçimsizleşiyor. Sen bu konuda ne düşünüyorsun?

Baktığında şimdi her şeyin bir tarzı var, bir anlatım, bir hikâye tarzı var ve onda bir dönüşüm var, gözlemine çok katılıyorum. Piyasalaşmış, mekanikleşmiş ve doğallıktan kopmuş. Ben açıkçası o insanların hikâyelerine hiçbir şey eklemedim. Kurgu yaptım. Ben kendimi edebiyatçı olarak da tanımlamıyorum, ben yazmayı gazeteci olarak öğrendim, kendi kendime gazetecilik yapa yapa öğrenmeye çalıştım. Kurgunun çok etkili olduğunu düşündüm ve baktım ki hayatın bir hayal gücü var, bir kurgusu var. Gazetecilikte öğrendiğim en kıymetli şey bu herhalde. O hayatın kurgusu hayatın hayal gücü o kadar çok bana hikâye sundu ki, o kadar etkilendim, duygulandım ki… Oradan bir kurgulama mantığı edindiğimi düşünüyorum ve bu hikâyelerde de onu korumaya çalıştım. O doğallığı, o sadeliği ve o insanların samimiyetine yakışmayacak, yapay duracak hiçbir şey yapmamaya, mümkün olduğunca sade olmaya çalıştım.

Sistem gerçekten o sıradanlaşmayı yaratmak için uğraşıyor. Popüler kültür de bunun için uğraşıyor. Hem kolay tüketici oluşturmaya çalışıyor hem de tek tip insanların yönetilmesinin kolaylığından besleniyor zaten. Bir de tabii ekonomik koşullar var… Minibüste gidiyorsun varoşta, arka sokakların merkezine. İki buçuk saat minibüsle yolculuk yapıyorsun. Minibüste yolculuğu yaparken görüyorsun, aşçı kıyafeti giymiş adam kafasını minibüsün demirine vura vura uyuyor. Adam on iki saat ayakta çalışıyor veya garson bir çocuk veya güvenlik görevlisi… O minibüste zaten her şeyi görüyorsun, yolculukta tanık olduğun mutsuzluk bile insanı kahretmeye yeter. Mutsuzluğun içinde adam evine geliyor televizyonu açıyor kafasını boşaltıyor ve sabahın köründe yine işe gidiyor. Bu ülkenin insanı gerçekten çok çalışıyor, çok özveriyle çalışıyor. Aslında birazcık problem de bu. Bazen bir yaşamlarının olduğunun bile farkında olmadan yaşıyorlar ve ölüyorlar.

Tanrı Misafirleri Oteli, Timur Soykan, 144 syf., Kırmızı Kedi Yayınevi.

 

Mesela beni hayatımda en çok öfkelendiren şeylerden biri şu: Bugün de 14 Şubat... Bir işçi günlerdir parasını biriktirmiş karısını almış ve tavuk döner yemeğe götürüyordur ve bugünü romantik bir şey olarak düşünüyordur, bunu yılda bir kere yapabiliyorsa yapıyordur. Bunu yaptığı için karısı da minnet duyar adam da kendini gururlu hisseder.

Geçen gün sosyal medyada gördüm sinirden telefonu kıracaktım, sen de izlemişsindir o videoyu kendine de almamış döneri karısı yiyor, üzerine de gül dökmüş. Şimdi bak o adam direniyor. Onun çevresinde eminim ona ne laflar söylemişlerdir, neler yapmışlardır. Ama o adam direniyor, her şeye rağmen.

'Birileri var ve her şeye rağmen tutkularından vazgeçmiyorlar'

Senin kitabında da benzer insan hikâyeleri var ve bazen o hikâyelerdeki yaşama tutunma çabası görünmüyor…

Bak kitapta Küçükpazar’daki o çocuklar var ya, Kürt çocuklar… Göç etmişler, Küçükpazar’da hanlarda kalıyorlar. Hayatımdan şikayet ettiğimde hep o çocuklar aklıma geliyor. 18 yaşında bir çocukla konuşuyorum 65 yaşında bir insan gibi. 10 yaşındaki kardeşi yanında, Muş'un bir köyünden yeni gelmiş. Bana diyor ki, “abi ben bir çay içmiyorum, parasını cebime koyup memlekete gönderiyorum.” O 10 yaşındaki çocuk her gece ağlıyordu orada ve sabah elinden tutup tekstil atölyesine gidiyorlardı. Köyünü, annesini özlüyordu çocuk. Küçücük çocuklar bu hayatı yaşamadan ölüyorlar. Ama birileri var; bu sistem, bu ekonomik koşullarda, bu iğrenç sömürü dünyası içinde duruyor ve “kardeşim ben değişmiyorum” diyor. “Benim tutkularım var, arzularım var, kafama taktığım bir şey var” ya da “deliyim ulan ben buna taktım, bunu seviyorum” diyor ve fakirlik içinde yoksulluk içinde onu  yapıyor ya o adam? O adam devrimci. Gerçekten buna direnmek devrimcilik. Çünkü etrafımdaki herkes, benim konuştuğum insanları aşağılıyorlardı. Ama o insanlar bunlara rağmen yaşamaya devam ediyorlardı.

Yine kitaptaki öykülerden biri Amele Profesör. Aslında profesör değil ama çok okuyor diye “entel amele” diye dalga geçiyorlar. İngilizce, Almanca, Fransızca da biliyor, kalabalık bir bekar odasında kalıyor, bir köşede mum yakıp okumaya devam ediyor.

Romanya’dan gelen profesör. Elinde pipoyla bir film karesi gibi. Film yapsan millet der ki ne kadar abartıyorlar. Adamı gördüm dedim ki haber işte. Yanında kitap dolu çantasıyla iş bekliyor adam. Lakabını da profesör koymuşlar abuk subuk konuşuyorlar. Ben inşaatta, tekstil atölyesinde çalışıp kitap alacağım diyor. Haberini yapmak için 2-3 ay uğraştım. Diyor ki, fotoğrafım çıkar gazetede Türkiye’de akademisyenlerle buluşuyorum orada görürler ayıp olur. Düşünebiliyor musun güzelliğini, direniyor bırakmıyor yaşamı. O yüzden sıradanlaşmayan insanlar devrimci insanlardır. 

“Muhabirlik yapmış birine her semt kötü sonla bitmiş hayatları hatırlatır” diyorsun kitabın önsözünde. Peki bu hayatlar seni nasıl dönüştürdü?

Muhabirken şunu yaşıyorsun, şu durum çok fazla olan bir şey… Belki kaçış, belki de garip bir erkeklik sergileme hali. Muhabirlere dikkat edin, gece muhabirliğine başlamıştır mesela. Kaza olmuş, yerde ceset var ve onun fotoğrafını çekiyorsundur. Yakınları feryat ediyor, sen fotoğraf çekiyorsun. Muhabirlik berbat bir şey, şimdiki gibi değil. Şimdi Instagram’dan fotoğrafını alıp koyuyorsun, önceden senin o fotoğrafı bulman gerek ve aileye gidip fotoğraf istiyorsun. Öyle tipler gördüm ki aileyle hiç empati kurmadan polis numarası yapıp fotoğraf isterlerdi. Kapı söküp albümü çalanlar vardı. Sonra bu yaptıklarıyla, yani duygusuzlaşmakla övünüyorlardı. “Ben şunu gördüm, bunu gördüm, her şeye alıştım, profesyonelim ben” falan… Muhabirlikte her şeyi görüyorsun gerçekten…

Ben hiçbir zaman böyle olmadım, beni her zaman sarstı o hikâyeler. Ben hiçbir zaman etkilenmiyormuş gibi yapmadım, kendime o kötülüğü yapmadım. Ama bir süre sonra o kadar çok sokakta olunca, şehir bir hayaletler kentine döndü benim için. Yürüyorsunuz bankta yanmış adam, töre cinayetine kurban gitmiş 8 aylık hamile kadın; Kabataş’a gidiyorum burada “sadece trans olduğu için bir insanı boğazını keserek öldürdüler” diye düşünüyorum. Bunları hep hatırlıyorum ve bende yarattığı dönüşüm şu. Hatırlamak unutmaktan daha iyi. Yani ben bu kentte dolaşırken unutmadım o insanı, bu haksızlığı unutmadım, herkes unuttu, haberi okuyanlar da unuttu ama ben unutmadım.

Unutmamak neye yarıyor?

Şuna yarıyor, bu bir direnç, direniş biçimi. Yani bir şekilde kederleniyorsun, üzülüyorsun, bunalıma giriyorsun ama unutmamak alışmamanı da sağlıyor. Ben bunun da çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Bir sürü hikâyenin arasında çok güzel insanlarla da tanıştım ben bu kentte. İstanbul’un bir karakteri olması halini çok seviyorum. İstanbul acayip bir şehir, sürekli değişiyor. Eminönü’ne atom bombası düşsün yeniden Eminönü olur. Değişiyor değişiyor ama orada bir ruh kalıyor. Aksaray’ı yık yeniden yap Aksaray yine Aksaray olur. 

İstanbul’un bir kimliği, karakteri var ve o karakter içinde de bağımsız hikâyeler var. Dolapdere’nin hikâyesinde Nedim, Aksaray’a git Romanya’dan gelenler yok ama başkaları var. Yine kitapta yazdığım Iraklı heykeltraşı hatırla. Ben eminim oralara gittiğimde yine kafayı tutkuyla bir şeylere takmış birileri var. Hayat böyle zaten bir yanda acı var, bir yanda hikâye var, bir yanda kent var ve biz de unutmadan direnmeye çalışıyoruz.

Bu hikâyelerin anlattığı ortak bir şey var; “İnsan güzeldir, iyidir.” Bugün iyi insan değil kötü insan hikâyeleri daha çok karşımıza çıkıyor; belki de baktığımız yer değişti, yaklaşımımız değişti. Biraz da bu sistemde her kötülüğün ucu insana bağlanıyor. İnsan iyidir ama bu iyiliğin ağırlığının hissedilmesi nasıl olacak, başka şekilde ifade edecek olursam insanoğlu elindeki, içindeki bu iyilikle ne yapacak, ne yapmalı?

Ben gerçekten buna inanıyorum, “insan güzeldir" diye imzalıyorum kitabı. Kötü insanla çok karşılaştım, bir de Türkiye’de siyasetle ilgileniyorsan, politik, sosyalist bir insansan veya işte bu adaletsiz ülkede bunun bedelini ödemiş çok fazla insanla tanışmışsan, bir de orada gazetecilik yapmışsan yaşam sana insanın kötü olduğunu düşünmek için binlerce veri saçıyor ortaya. Ama şunu özünde biliyorum, evet tutuklaşmış bir ülkedeyiz ama herkesin ilkeleri var aslında. Bizim toplumumuzda, iyi olmak için çaba harcayan, prensipleri olan, çocuğuna iyiliği, doğruluğu öğreten ve mücadele eden insanlar var. Kitapta yazdığım insanlarda da tüm o yoksunluk içinde içlerinde bir cevher taşıyorlar ve onu korumaya çalışıyorlar ne pahasına olursa olsun.

Evet karşımızda örgütlü bir kötülük var, Türkiye’de insanın kötü olduğunun konuşulmasının nedenlerinden biri de bu. Ve bunlar hiçbir ilkesi, değerleri, hiçbir prensipleri olmadan güçlü olabilen insanlar. Kötü olan avantajlı iyiliğin ise avantajı yok.

Çocukluğumdan beri sorduğum bir sorudur… Kavga ediyorsun sen yumrukla vuruyorsun ama adam senin gözüne demir sokacak kadar büyük bir kötülükle hareket ediyorsa ona karşı çaresizsin. Kazanıyor, yani en kötü olan hep kazanıyor ama bunu deneyimleyen insanoğlu ben de kazanmak için kötüleşeyim demiyor. Kötü olursam avantajlı olacağım demiyor. Bu kötülüğe karşı direniyor.

Ben  toplumda da şunu görüyorum, iletişim biçimlerinin gelişmesiyle de sosyal medyayla da haber bombardımanıyla da kötülüğün örgütlü halini, siyaset sahnesindeki yerini görüyorlar. Bize empoze edilen “insan kötüdür” mesajıyla yaşıyorlar, ahlaki değerlerden uzaklaşma oluyor, ilkelerini terk ediyorlar. Herkes kazanma üzerine odaklanıyor, kötülüğün avantajlı olduğunu düşünmeye başlıyor.

Arkadaşlarım çocukları için endişeleniyor biz iyiliği doğruluğu öğretiyoruz da bu kötülük içinde çocuk ezilecek mi hayatı boyunca diye. Ama teslim olmuyorlar. Ben şunu biliyorum. İyiler de örgütlenir bu hayatta, iyiler de güçlü olur. Bu zeka gerektiren bir şey. Yani vicdan duygusunun gelişmesi bilinçle ilgili bir şey. Ülkenin çok daha büyük kısmının iyi ve güzel insanlardan oluştuğunu düşünüyorum. Sadece örgütsüzler. Yoksa ben her gün görüyorum insanlar ülkeleri için kaygılılar, memleketlerini dert ediyorlar. Uyuyamıyorlar, dert ediniyorlar, niye? İyiler ve iyilik istiyorlar. Ben ülkemizde örgütlenme eksikliği dışında problem olmadığını düşünüyorum.

Peki bir soru da günlük ritüellerle ilgili, nasıl bir çalışma disiplinin var? Bu kitaplar yoğun bir çalışma yaşamı içinde nasıl çıktı?

Posta’da çalışıyordum, gece 12’ye kadar filan çalışıyordum, düşün sabah gidiyordum gece çıkıyordum. Bulvar gazetesi ama çok şey öğrendim, kısa yazmayı öğrendim. Eve geliyordum, 2-3 saatim oluyordu. “Zavallı” kitabını öyle yazdım. “Baronlar Savaşı” kitabını da öyle yazdım. Bazı insanların ofisi vardır ya disiplinli orada yazarlar ben onlardan değilim, ben mutfakta yazıyorum hâlâ.

Bir de gazeteciliğin yönünü savuran bir özelliği var, sürekli dağılıyorsun. Bir konuya takıyorsun, o konuyla ilgili haber yapmaya çalışırken günlerce uykusuz kalabiliyorsun veya defalarca sabahlaman gerekiyor. Dolayısıyla yazarken bir disipline sahip olamıyorum. Ama eninde sonunda şu oluyor, kafamda kuruyorum kuruyorum bazen not bile almıyorum, bütün öyküyü, karakterleri kafamda oluşturuyorum. Bazen günlerce başka bir şey düşünmediğim oluyor sonra da beyaz sayfayı açıp yazmaya başlıyorum. Kafamda bitirdiysem yazmak kolay oluyor. Aylarca sürüyor tabii ama en azından gazetecilik dışında vakitlerimi oraya kanalize edebiliyorum. Ama dedim ya yaşamı savaşır gibi yaşıyoruz, yani hiçbir zaman şöyle bir rutini olan, düzenli, planlı biri olamadım. Daha iyi üretmek için koşulları kendim için yaratmayı başaramadım. Ülke buna izin vermedi.

Ama bir gün şunu hayal ediyorum, bu savaşır gibi yaşamak bir gün bitsin, şöyle biraz dinginleşiyim. Hatta bir inziva planı yapıyorum, hayal ediyorum. Aklımda en son bir roman fikri var o romanı o şekilde yazabileyim istiyorum.

‘Kolaycılığın olduğu yerde kurtuluş da olmuyor’

Birçok şey planlı bir üretime izin vermiyor ama bir yandan senin için yazma süreci tutkulu da bir süreç diye düşünüyorum. Bu nedenle koşullar, zamansızlık gibi engeller bir şekilde aşılabiliyor.

Gerçekten çok keyif alıyorum yazarken. Zaman her zaman var, yani zaman her zaman yaratılır. Eğer tutkuluysan bir şeyi de kafaya taktıysan zaman yok diye bir şey olamaz. Aylarca uyumazsın gerekirse, iki üç saat uyursun yine yaparsın. Ama bazen kitap yazarken şöyle bir şey oluyor; kitaba başlıyorum güzel gidiyor, ortalarda falan da iyi ama sonuna geldiğimde lanet olsun neden bitmiyor diyebiliyorum. Yıpratıcı olsa da ısrar ederim bitiririm ama mutlaka.

Zamansızlık, zorluklar bahane. Şunu çok görüyorum çevremdeki insanlarda da garip bir umutsuzluk hastalığı var, çok kolaycı bir karamsarlığa düştüklerini düşünüyorum. Evet gerçekten bunun için nedenleri olabilir, ülke geriye gitmeye devam ediyor, bir sürü haber yapıyoruz, her gün kuşatmayı daha fazla hissediyoruz, doğru. Ama yani bu ülke de bundan ibaret değil. Bu ülkenin bir direniş, mücadele geleneği var ve insanlar hâlâ direniyorlar. Onun için de umut hiç bitmez.

Her şeyin bittiğini düşündüğünüz bir an bir bakarsın bahar gelir, güçlenerek bu karanlıktan çıkarsın. Ama bu karamsarlıkla, bu kaçışla, bu pes edişle bu vazgeçişle kimse mutlu olmaz. Mutluluk istiyorsan mücadele edeceksin, bunun için elinden gelen her şeyi yapmak zorundasın.

Kolaycılığın olduğu bir yerde kurtuluşun olduğunu düşünmüyorum. İnsanların örgütlenmesi, mücadele etmesi, direnmesi gerekiyor. Bütün bunlar yapılırsa iyilik kazanacak, iyiliğin kazanacağından zaten kuşkum yok da en azından bizim ömrümüz gitmesin. Yani bizim ömrümüz bitmeden kazansın, kazanalım.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.