Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Suriye’nin yeni düzeninde mezhepçi şiddet, yoksulluk ve emperyalizmin karanlığında kalan Nusayriler

Suriye’de yeni düzen farklı kimlikleri yeniden konumlandırırken Nusayriler şiddet, yoksulluk ve dışlanmayla karşı karşıya kalıyor. Kürtlerin sisteme dahil edilmesi ve diğer toplulukların yaşadığı çatışmalar, kimlikler üzerinden kurulan dengelerin normalleşme anlamına gelmediğini gösteriyor.

Fotoğraf: Anadolu Ajansı

Endam Köybaşı

Yayın Tarihi: 10.09.2026 , 00:00 Güncelleme Tarihi: 10.09.2026 , 11:44

Suriye'de Aralık 2024'te Baas yönetiminin sona ermesi, yalnızca iktidarın el değiştirmesi anlamına gelmiyor. Ülkenin siyasal dengeleri, toplumsal ilişkileri ve dış güçlerle kurduğu ilişkiler de yeni bir döneme giriyor. Ahmed el-Şara'nın liderliğindeki HTŞ merkezli yapı Şam'da iktidarı ele geçirirken, yıllarca savaşın içinde yaşayan farklı topluluklar açısından geleceğin nasıl şekilleneceği belirsizliğini koruyor.

Bu yeni dönemde özellikle Nusayriler, yani Arap Aleviler, ağır bir güvenlik tehdidi ve siyasal baskı altında yaşıyor. Baas yönetimiyle tarihsel olarak ilişkilendirilen bu topluluk, Esad'ın iktidardan düşmesinin ardından eski yönetimin toplumsal taşıyıcısı olarak görülüyor ve çeşitli bölgelerde mezhepsel saldırıların hedefi haline geliyor.

Nusayrilerin yaşadığı sorun yalnızca geçmişteki bir iktidarın sona ermesiyle açıklanamaz. Suriye'deki ekonomik ve toplumsal kriz, emperyalist müdahaleler, uzun savaş yılları, cihatçı örgütlerin yükselişi ve dinci bir siyasal yapının devlet aygıtını ele geçirmesi aynı tarihsel tablonun parçalarını oluşturuyor.

Baas iktidarı ve Nusayriler

Baas Partisi'nin Suriye'de iktidara gelmesi, Arap ulusalcı siyasal düzenin güçlenmesi anlamına geliyor. Baas hareketi Arap birliği, bağımsızlık, laiklik ve sömürgeciliğe karşı ulusal egemenlik düşünceleri etrafında şekilleniyor.

Nusayrilerin ordu ve devlet içinde zamanla daha güçlü biçimde yer almasında yalnızca mezhepsel dayanışma rol oynamıyor. Kırsal ve yoksul kesimlerden gelen gençler açısından ordu, eğitim ve devlet istihdamı toplumsal hareketliliğin başlıca kanallarından biri oluyor. Nusayriler de bu kanallardan geniş biçimde yararlanıyor. 1970 sonrasında Esad ailesinin iktidarıyla Nusayri kökenli askerî ve bürokratik kadroların devlet içindeki ağırlığı daha da belirginleşiyor.

Fakat bundan bütün Nusayrilerin Baas iktidarının ayrıcalıklı toplumsal tabanı olduğu sonucu çıkmıyor. Bir devlet görevlisiyle kıyı bölgesindeki yoksul Nusayri köylünün toplumsal konumunu aynılaştırmak mümkün değil. Bu nedenle “Baas iktidarı Nusayrilerin iktidarıydı” yaklaşımı, hem Suriye'nin sınıfsal eşitsizliklerini hem de Nusayrilerin sisteme bağlanma dinamiklerini açıklamakta yetersiz kalıyor.

Bir topluluğun tamamını geçmişteki iktidarın sorumluluklarıyla özdeşleştirmek, siyasal sorumluluğu egemen güçlerden alıp mezhepsel kimliğe aktarıyor. Böylece toplumsal işleyişin asıl dinamikleri örtülürken topluca savunmasız olanı cezalandırmanın önü açılıyor.

Suriye krizi ve emperyalist müdahale

Suriye'deki kriz 2011'de başlayan toplumsal ve siyasal hareketlilikle derinleşiyor. Ekonomik sorunlar, kırsal yoksulluk, işsizlik, eşitsizlik, kentlere göç ve kapitalist üretim ilişkilerinin yarattığı toplumsal gerilimler krizin iç dinamiklerini oluşturuyor. Ancak kriz kısa sürede Suriye'nin sınırlarını aşan bir güç mücadelesine dönüşüyor.

ABD, Türkiye, Körfez ülkeleri, İsrail, Rusya ve İran farklı siyasal ve askerî araçlarla Suriye'ye müdahil oluyor. Böylece ülkenin içindeki toplumsal çelişkiler, dış müdahalelerle birleşiyor; farklı silahlı gruplar yabancı devletlerden destek buluyor ve ülke farklı güçlerin nüfuz alanlarına ayrılıyor.

Bu ortam cihatçı örgütlerin büyümesi için de uygun bir zemin yaratıyor. El Kaide çizgisinden gelen örgütlerin ve daha sonra HTŞ'ye dönüşen yapının güç kazanması, savaşın karakterini değiştiriyor. Dinci aktörler emperyalist güçlerden ve savaş ekonomisinden beslenirken kendi toplumsal ve siyasal iktidar alanlarını kuruyor.

Esad'ın düşüşü ve yeni dönem

Kasım 2024'ün sonlarında başlayan hızlı askerî ilerleme sonucunda HTŞ öncülüğündeki güçler Halep, Hama ve Humus'u ele geçiriyor ve 8 Aralık'ta Şam'a giriyor. Esad ülkeyi terk ediyor. Böylece sosyalist ülkelerin varlığından da güç alarak yarım yüzyılı aşkın bir süre yaşayan Baas yönetimi sona eriyor.

Ancak savaşın sona ermesi toplumsal çatışmaları ortadan kaldırmıyor. Nusayriler, Baas döneminde devletle ilişkilendirilen bir topluluk olarak “Esad yanlısı” veya “eski rejimin toplumsal tabanı” şeklinde etiketleniyor. Böylece siyasal aidiyet ile mezhepsel kimlik birbirine girmiş oluyor.

Siyasal hesaplaşmanın mezhepsel kimlik üzerinden yürütülmesi, dinci gerici iktidarın varlığında Suriye'nin en ciddi sorunlarından biri haline geliyor.

Mart 2025'te kıyıda katliam

Bu tehlike Mart 2025'te açık biçimde ortaya çıkıyor. 6 Mart'ta başlayan ve Lazkiye, Tartus ve çevresine yayılan çatışmaların ardından yeni yönetimin güçleri ve onlarla birlikte hareket eden silahlı gruplar kıyı bölgesinde geniş kapsamlı operasyonlar düzenliyor.

Nusayri nüfusun yoğun olduğu köy ve kasabalarda evlere girilerek sivillerin öldürüldüğüne, saha infazları yapıldığına ve ailelerin topluca hedef alındığına ilişkin çok sayıda tanıklık ortaya çıkıyor.

Ölü sayısı konusunda kaynaklar arasında farklılıklar bulunuyor. Suriye yönetiminin soruşturma komitesi 6-9 Mart arasındaki olaylarda 1.426 kişinin öldüğünü açıklıyor. Reuters’in araştırması ise 7-9 Mart arasında 1.479 Nusayri’nin öldürüldüğü sonucuna ulaşıyor. Daha yüksek bilanço veren Suriye İnsan Hakları Ağı ise 6-10 Mart arasındaki çatışmalarda toplam 1.662 ölüm bildiriyor. Ağustos 2025'te yayımlanan uluslararası soruşturma da yaklaşık 1.400 kişinin öldüğünü ve kurbanların çoğunun sivil ve Nusayri olduğunu belirtiyor.

Farklı yöntemlerle hazırlanan bu bilançolar değişse de ortak tablo açık: Mart 2025'te kıyı bölgesinde binin üzerinde insan öldürülüyor ve kurbanların büyük bölümü Nusayri sivillerden oluşuyor. Bu nedenle yaşananları iki silahlı grubun çatışması olarak değerlendirmek mümkün değil.

Mart 2025'ten sonra şiddet bitmiyor

Mart katliamının ardından Nusayrilerin güvenliği sağlanmış olmuyor. Lazkiye ve Tartus'un yanı sıra Humus, Hama ve Şam çevresinde öldürme, kaçırma, işkence, kötü muamele ve zorla yerinden etme vakaları devam ediyor.

Şiddetin bir başka boyutu dini ve kültürel mekânlara yöneliyor. Nusayri türbeleri ve kutsal mekânları da saldırıların hedefi oluyor. Böylece sorun yalnızca siyasal aidiyetle sınırlı kalmıyor; Nusayri kimliğinin dinsel ve kültürel boyutları da baskı altında kalıyor.

Fotoğraf: SANA
Suriye’nin Humus kentinde Alevilerin yoğun yaşadığı Vadi ez-Zeheb Mahallesi’ndeki İmam Ali bin Ebu Talib Camii’ne bombalı saldırı.

Yeni dönemde gözaltılar da önemli bir sorun oluşturuyor. Eski devlet yapısıyla bağlantılı olduğu düşünülen çok sayıda insan gözaltına alınıyor ve bunların önemli bir bölümünü Nusayri erkekler oluşturuyor. Gözaltında kötü muamele, işkence, para karşılığında serbest bırakma ve kayıplara ilişkin çokça vakalar aktarılıyor.

Şiddetin sürekliliği ve 2026

2026'ya gelindiğinde Nusayrilere yönelik şiddet sona ermiş görünmüyor. Ağustos 2026'da yayımlanan verilere göre Baas iktidarının sona ermesinden bu yana kimlik ve mezhep temelli saldırılar ile yargısız infazlarda en az 4.206 kişi öldürülüyor; bunların en az 2.444'ü Nusayri olarak kayıtlara geçiyor. Böylece Nusayriler, bu dönemde kimlik ve mezhep temelli şiddetin açık ara en büyük mağdur grubunu oluşturuyor. Lazkiye, Tartus ve Hama başta olmak üzere Nusayri nüfusun yoğun olduğu bölgeler ağır kayıpların merkezinde bulunuyor.

Rakamlar değişebiliyor ancak tablo açık: Ahmed el-Şara yönetiminde Nusayriler geniş çaplı öldürmelerin, hedefli cinayetlerin, gözaltıların ve zorla yerinden etmelerin hedefi olmaya devam ediyor.

Neden Nusayriler kolay hedef haline geliyor?

Sorunu yalnızca Nusayrilere yönelik mezhepsel nefret üzerinden açıklamak yeterli değil. Baas yönetiminin sona ermesinden sonra farklı topluluklar yeni iktidarın siyasal ve ideolojik yönelimi, silahlı grupların faaliyetleri, dış müdahaleler ve devlet kurumlarının zayıflığı nedeniyle çeşitli baskılarla karşı karşıya kalıyor.

Ancak Nusayriler açısından özgül bir dezavantaj söz konusu. Topluluk bir yandan eski iktidarla özdeşleştirilerek kolektif suçlamaların hedefi haline geliyor; diğer yandan kendisini koruyabilecek birleşik bir silahlı güce, ülke çapında etkili bir örgüte veya güçlü bir dış hamiliğe sahip değil.

Kürtler, Dürziler, Bedeviler, Hristiyanlar ve diğer toplulukların sorunları ise söz konusu kesimlerin bunlara direnme olanaklarına bağlı olarak farklı biçimlerde yaşanıyor. Fakat neredeyse tüm yurttaşların hakları mezhepsel, etnik veya aşiret kimlikleri üzerinden değerlendiriliyor. Yeni devletin yurttaşları kimliklerine göre sınıflandırması, eski düzenin yerine demokratik ve özgür bir düzen kurulması anlamına gelmiyor, yalnızca siyasal iktidarın dayandığı toplumsal taban değişirken rengi dinci gerici karşı devrimin tonunda oluyor.

Yeni düzende Nusayrilerin sınıfsal konumu

Nusayrilerin yeni dönemde yaşadığı sorunlar mezhepsel şiddetle sınırlı değil. Esad yönetiminin sona ermesi, topluluğun ekonomik ve toplumsal yaşamını ayakta tutan bazı mekanizmaları da büyük ölçüde ortadan kaldırıyor.

Baas döneminde ordu ve devlet istihdamı, özellikle kırsal ve yoksul Nusayriler açısından toplumsal hareketliliğin başlıca kanallarından birisiydi. Düzenli gelir, eğitim, emeklilik ve sosyal güvence sağlayan bu yapı birçok aile için ekonomik istikrar anlamına gelmekteydi. Yeni yönetimin orduyu dağıtması ve devlet kurumlarında kapsamlı kadro değişikliklerine gitmesiyle bu ekonomik dayanağı neredeyse tamamen ortadan kaldırdı.

Tasfiyeler yalnızca askerleri veya üst düzey bürokratları kapsamıyor. Öğretmenler, sağlık çalışanları, mühendisler, tarım kurumlarında çalışanlar ve diğer kamu görevlisi Nusayriler de işlerini kaybediyor. Kamu istihdamıyla birlikte sosyal güvence, emeklilik hakları, lojman ve diğer ekonomik imkânların önemli bir bölümü de ortadan kalkıyor. Mezhepsel ayrımcılık, kaybedilen işlerin yerine yenisinin özel sektörde konulmasını da zorlaştırıyor; bu durumu gösterir raporlar gün geçtikçe birikiyor.

Kıyı bölgelerinde tarım, balıkçılık, küçük üreticilik ve kıyı ekonomisi de önemli geçim kaynakları olmaya devam ediyor. Ancak savaşın yarattığı tahribat, yüksek üretim maliyetleri, yakıt ve girdi sıkıntıları, ulaşım sorunları ve güvenlik koşulları bu sektörlerin toparlanmasını engelliyor. Zeytin ve narenciye üretimi, seracılık ve balıkçılıktan elde edilen gelir birçok aile için geçimi güvence altına almaya yetmiyor.

Buna mülkiyet ve yerinden edilme sorunları ekleniyor. Evlerini, arazilerini veya işyerlerini terk etmek zorunda kalan aileler geri döndüklerinde mülklerinin zarar görmesi, başkaları tarafından kullanılması veya mülkiyet haklarının tartışmalı hale gelmesiyle karşılaşıyor. Böylece yerinden edilme yalnızca bir güvenlik sorunu değil, uzun vadeli bir yoksullaşma ve mülksüzleşme sorununa dönüşüyor.

Çatışmalarda erkek nüfusun önemli bölümünün öldürülmesi, kaybolması veya yerinden edilmesi de aile ekonomisini değiştiriyor. Gelir sağlayan bireylerin kaybı, kadınların ve yaşlıların tek başına geçindirmek zorunda kaldığı hanelerin artmasına ve yoksulluk baskısının derinleşmesine yol açıyor.

Dolayısıyla yeni dönemde Nusayrilerin karşı karşıya kaldığı sorun; işsizlik, kamu istihdamının kaybı, sosyal güvencelerin zayıflaması, tarım ve balıkçılıktaki gerileme, mülkiyet sorunları, yerinden edilme ve hane gelirlerinin düşmesiyle birlikte şekilleniyor.

Bu tablo, Nusayri toplumunun yaşadıklarını ‘eski ayrıcalıklarını kaybediyorlar’ olarak okumanın ne kadar yetersiz ve haksız bir değerlendirme olduğunu gösteriyor. Özellikle emekçi ve düşük gelirli Nusayriler açısından yeni düzen, mevcut ekonomik imkanların çözülmesi ve yaşam tehdidini de barındırır yeni bir toplumsal güvencesizliğin ortaya çıkması anlamına geliyor.

Kıyı bölgesinin stratejik önemi

Nusayrilerin yaşadığı bölgenin önemini yalnızca demografik yapı üzerinden değerlendirmek de eksik kalıyor. Lazkiye ve Tartus çevresindeki kıyı hattı, Suriye'nin Akdeniz'e açılan kapısı olması nedeniyle ülkenin en stratejik bölgelerinden biri.

Suriye’nin sahil bölgesi ve önemli askeri tesislerin konumu. (Harita: BBC/OpenStreetMap/Google) 

Tartus limanı önemli bir deniz ticaret merkezi olmasının yanında uzun yıllar Rusya'nın Akdeniz'deki askerî varlığının temel noktalarından biri oldu. Lazkiye yakınındaki Hmeymim hava üssü de Rusya'nın Suriye'deki askerî ve lojistik faaliyetleri açısından önem taşıdı. Dolayısıyla kıyı hattı, yalnızca yerel değil, Akdeniz'deki askerî ve ekonomik güç dengelerinin de bir parçası.

Bu stratejik konum, bölgenin hem Şam'daki iktidar hem de dış güçler açısından neden özel önem taşıdığını açıklıyor. Merkezi iktidar açısından kıyının kontrolü Akdeniz'e erişim ve limanların denetimi anlamına gelirken, dış aktörler açısından askerî üsler, deniz ulaşımı, lojistik imkânlar ve Doğu Akdeniz'deki güç dengesi belirleyici oluyor.

Esad'ın düşüşünden sonra bile Tartus ve Hmeymim'in geleceğinin Rusya ile yeni Suriye yönetimi arasında pazarlık konusu olması, bölgenin stratejik değerini koruduğunu gösteriyor.

Bu nedenle Nusayrilerin yaşadığı bölgedeki çatışmayı yalnızca mezhepsel bir mesele olarak görmek mümkün değil. Kıyı hattında yaşayan bir topluluk aynı zamanda son derece değerli bir coğrafyanın üzerinde yaşıyor. Mezhepsel gerilimler ile bölge üzerindeki siyasal ve askerî hâkimiyet mücadelesi bu nedenle birbirine ekleniyor.

Nusayrilerin geleceği ve Suriye'nin geleceği

Nusayrilerin yaşadığı sorun, Suriye'nin geleceğine ilişkin daha büyük bir sorunun parçası. Suriye'de kalıcı bir siyasal düzen kurulacaksa bunun temelinde mezhepsel aidiyetler değil en temel insan hakları ve özgürlükleri üzerinden eşit yurttaşlık bulunmak zorunda.

Ancak bunun yanında ülkenin ekonomik ve toplumsal sorunları da yalnızca mezhepler üzerinden açıklanamaz. Yıllarca süren savaş, üretim kapasitesinin tahribi, yoksullaşma, işsizlik ve kapitalist üretim ilişkilerinin yarattığı eşitsizlikler toplumsal parçalanmayı derinleştiriyor.

Emperyalist müdahaleler bu sorunları çözmek yerine kendi çıkarları doğrultusunda derinleştiriyor. ABD, Rusya, Türkiye, İsrail ve diğer bölgesel aktörlerin Suriye'deki çıkarları, Suriye halkının kendi siyasal geleceğini bağımsız biçimde belirlemesini zorlaştıran bir güç dengesi yaratıyor.

Bu ortamda dinci gerici aktörler de beklendiği üzere kalıcı bir çözüm üretemiyor. Mezhepsel kimlikleri siyasal iktidarın araçlarına dönüştürerek savaşın yarattığı parçalanmayı yeniden üretiyor. HTŞ'nin geçmişteki cihatçı kimliğinden uzaklaştığını ve yeni bir devlet kurduğunu ilan etmesi, bu tarihsel sorunu ortadan kaldırmıyor. Devlet kurumları ve siyasal düzen mezhepçi ve emperyalist dış müdahaleye açık bir zeminde şekillendiği sürece Nusayriler başta olmak üzere farklı toplulukların geleceği güvencesiz kalıyor.

Bu nedenle Nusayrilerin yaşadığı şiddet yalnızca bir azınlığın güvenlik sorunu olarak görülmemeli. Sorun, Suriye'nin nasıl bir siyasal ve toplumsal düzen kuracağıyla doğrudan ilgili.


soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.