Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

SÖYLEŞİ | VKP Siyasi Büro Üyesi Andrade: 'Venezuela’nın önündeki seçenek cellatlar arasında tercih yapmak olamaz'

Venezuela Komünist Partisi Siyasi Büro Üyesi Neirlay Andrade, 3 Ocak saldırısı sonrasında yaşananlara, ABD'nin ülkede kurduğu siyasi, askeri ve ekonomik ağırlığa ve İsrail ile girişilen son temaslara kadar önemli birçok başlıkta soL Haber'in sorularını yanıtladı.

Ali Ufuk Arikan

Yayın Tarihi: 19.08.2026 , 00:09

ABD'nin 3 Ocak'ta Venezuela’ya düzenlediği saldırıda Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores'in kaçırılması sonrası ülke eşine az rastlanır bir dönemden geçiyor.

ABD'nin askeri, siyasi ve ekonomik anlamda "egemenlik" kurduğu ülkenin başında bulunan Delcy Rodriguez yönetimi, bu egemenliği kolaylaştıran, hatta pekiştiren bir rol oynuyor.

Üstelik son dönemde ülkedeki deprem felaketi fırsat bilinerek ABD'nin yanı sıra İsrail ile dahi yeniden güçlü ilişkiler kurulmaya başlandı.

Peki, Venezuela'da gerçekten neler oluyor, ülke nereye doğru savruluyor?

Venezuela Komünist Partisi Siyasi Büro Üyesi Neirlay Andrade, 3 Ocak'tan bu yana yaşananlara ilişkin soL'un sorularını yanıtladı.

'3 Ocak’ın anlamı budur: Yabancı jandarmanın sahneye çıkışı'

3 Ocak’ta yaşananlar tüm dünyaya emperyalizmin saldırganlığının yeni perdesinin işareti anlamına geldi. Peki, sizin için 3 Ocak saldırısı ne anlama geliyor, buradan başlayalım isterseniz.

3 Ocak, Venezuela’nın içinden geçmekte olduğu uzun süreli ve ağır siyasi krizde bir dönüm noktası. 2024 yılında Nicolás Maduro, kazandığını gösteren sonuçları açıklamadan kendisini cumhurbaşkanlığı seçimlerinin galibi ilan etmişti. Bu durum, yalnızca PSUV (Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi - iktidardaki parti) yönetiminin daha önce yöneldiği otoriter çizgiyi kesinleştirmekle kalmadı, aynı zamanda hâlâ sahip olduğu son meşruiyet kırıntılarını da ortadan kaldırdı. Öte yandan María Corina Machado’nun başını çektiği muhalefetin en gerici kesimi, halkın hoşnutsuzluğunu kendi lehine kullanmayı başardı; ancak yeni iktidar odağı hâline gelecek ölçüde güç kazanamadı.

Böylece Venezuela, Gramsci’nin “felaket dengesi” olarak tanımladığı bir duruma sürüklendi. Başka bir deyişle, başlıca güçlerden hiçbiri kendi hegemonyasını kuramadı. Bunun üzerine sahneye bir “üçüncü güç” ─Amerika Birleşik Devletleri─ çıktı; bu “felaket dengesini” bozarak her iki gücü de tahakkümü altına aldı. 3 Ocak’ın anlamı budur: yabancı jandarmanın sahneye çıkışı. Bu müdahale, kuşkusuz siyasi krizi çözmedi; aksine onu başka bir düzleme taşıdı. Çünkü artık bağımsızlığını yitirmiş ve bir vesayet yönetimine dönüşmeye giderek daha fazla yaklaşan bir ülkeden söz ediyoruz.

Bu yeni durum, devrimci, antiemperyalist ve halkçı siyasi güçlerin önüne yeni bir mücadele alanı koyuyor. Zira Anayasa’da güvence altına alınmış siyasi, ekonomik ve toplumsal hakların yeniden tesis edilmesi mücadelesine artık emperyalist müdahaleye karşı mücadele ve egemenliğin yeniden kazanılması mücadelesi de eklenmiş durumda.

ABD'nin Maduro'yu kaçırdığı 3 Ocak saldırısından geriye kalan bir kare

'Karşımızda bir politika değişikliği değil, efendilerin değişmesi var'

Hükümetin ve özel olarak da Delcy Rodriguez’in, liderlerinin haydutça kaçırılmasına rağmen bu kadar hızlı bir şekilde ABD hattına yerleşmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Nasıl bu kadar kolay oldu?

3 Ocak, PSUV’nin yıllar boyunca beslediği bazı mitleri yerle bir etti. Bunlardan biri, partinin sözde antiemperyalist niteliğiydi. PSUV yönetimi aylar boyunca Amerika Birleşik Devletleri’yle sürekli bir karşı karşıya geliş söylemi inşa etti. Nicolás Maduro defalarca savaş senaryolarından, olası bir işgalden ve Venezuela’yı “yeni bir Vietnam”a dönüştürme gereğinden söz ederken hükümet de caydırıcılık kapasitesinin göstergesi olarak hava savunma sistemlerini, insansız hava araçlarını, milis güçlerini ve askerî tatbikatları sergiledi.

3 Ocak, bu söylem ile gerçek karşılık verme kapasitesi arasındaki uçurumu açığa çıkardı. ABD operasyonu karşısında etkili bir savunma gösterilememesi, yalnızca çok daha üstün bir güç karşısındaki askerî zayıflıkla açıklanamaz. Bu durum aynı zamanda saldırıya karşı koyma yönündeki siyasi iradeye ve Venezuela’nın askerî aygıtının gerçekte nasıl bir işlev kazanmış olduğuna ilişkin soruları da beraberinde getiriyor.

Son yıllarda Silahlı Kuvvetlerin ulusal egemenliğin güvencesi olma yönündeki anayasal işlevi giderek içi boşaltılan bir niteliğe büründü. Askerî aygıt, giderek daha fazla iç denetimin sağlanması, protestoların bastırılması ve iktidardaki yönetici kesimin gücünün korunması amacıyla kullanılırken, subaylar içindeki bazı kesimler de devletle bağlantılı ticari faaliyetlere katılarak ekonomik güç biriktirdi.

PSUV yönetiminin antiemperyalist söylemini somut tercihleriyle de karşılaştırmak gerekiyor. Maduro, emperyalist güçler arasındaki çelişkilerden yararlanarak Çin, Rusya, İran ve Türkiye ile ekonomik ilişkilerini sürdürdü. Bu sayede yaptırımların etkisini kısmen aşabildi ve belirli bir hareket alanını koruyabildi.

Ancak büyük güçler arasındaki çelişkilerden yararlanmak, antiemperyalist bir politika inşa etmekle aynı şey değildir. Uluslararası sermayenin farklı merkezleriyle kurulan ilişkiler, hükümetin ayakta kalmasını güvence altına alma hedefine tabi olmaya devam etti. Karşımızda bir politika değişikliği değil, efendilerin değişmesi var.

 

ABD saldırısı sonrası kaçırılan Maduro

"'Antiemperyalist Maduro'ya karşı 'teslimiyetçi Delcy' şeklinde bir karşıtlık yok"

Yerleştirilmeye çalışılan bir başka anlatı ise Venezuela’nın 3 Ocak’tan sonra köklü bir yön değişikliğine gittiği iddiasıdır: Bu iddiaya göre Maduro antiemperyalist bir politikayı temsil ederken, Delcy Rodríguez hükümeti Washington karşısında teslimiyetçi bir politikayı temsil ediyor.

Oysa 3 Ocak sonrasında gerçekleştirilen ekonomi ve petrol reformları, Maduro hükümeti döneminde inşa edilen modelden bir kopuş değil, bu modelin derinleştirilmesi ve kurumsallaştırılmasıdır.

Maduro, özellikle Chevron’la yapılan gizli anlaşmalar aracılığıyla petrol sektörünün açılmasına yönelik adımları zaten atmıştı. Yeni mevzuat ise daha önce özel anlaşmalar yoluyla ve şeffaflıktan uzak koşullarda hayata geçirilen açılım mekanizmalarını genel bir hukuki çerçeveye dönüştürüyor.

Dolayısıyla karşımızda “antiemperyalist Maduro”ya karşı “teslimiyetçi Delcy” şeklinde bir karşıtlık yoktur. Muhataplar ve pazarlık yapılan uluslararası güç merkezleri değişmiş olsa da büyük sermayeye taviz verme politikasında bir süreklilik söz konusudur.

Maduro'nun kaçırıması sonrası ülkenin başına geçen Delcy Rodríguez

'ABD ülkenin bugününe ve geleceğine doğrudan müdahale eder hâle geldi'

Ülkede siyasi, askeri ve ekonomi alanında ciddi bir ABD hakimiyeti görüntüsü var. Buna dair sizin değerlendirmeniz nedir?

Venezuela’daki siyasi durum, ülkenin Washington karşısında siyasi, ekonomik ve askerî egemenliğini hızla yitirdiği bir süreç olarak özetlenebilir. Karşımızda iki hükümet arasındaki bir işbirliği ilişkisi yoktur: Amerika Birleşik Devletleri, ülkenin bugününe ve geleceğine ilişkin temel kararlara doğrudan müdahale eder hâle gelmiştir.

ABD, “istikrar, toparlanma ve geçiş” olmak üzere üç aşamalı bir yol haritası belirledi. İlk aşamanın sözde amacı kaosu önlemek ve PSUV, bu rolü yerine getirebilecek bir jandarma olduğunu gösterdi. İkinci aşama doğrudan yabancı sermayenin Venezuela petrolüne erişimini güvence altına almayı hedefliyor. Üçüncü aşama ise bir siyasi geçiş sürecini öngörüyor. Başka bir deyişle, sözde demokratik geçiş bile yabancı denetime tabi kılınmış durumda.

Bugün Delcy Rodríguez, kardeşi ve Meclis Başkanı Jorge Rodríguez ile İçişleri Bakanı Diosdado Cabello’nun başını çektiği üçlü, ülke içindeki denetimi hukuka aykırı bir biçimde elinde tutuyor. Anayasa’nın öngördüğü üzere Nicolás Maduro’nun kaçırılmasının ardından hükümetin seçim çağrısı yapması gerekiyordu. Ancak bu grup iktidardaki konumunu sağlamlaştırdı ve Beyaz Saray’ın doğrudan uygulayıcıları hâline geldi.

Trump’ın bu yönetici gruba ilişkin tutumu oldukça açıklayıcıdır: Delcy Rodríguez’in “harika bir iş” çıkardığını defalarca dile getirirken, aynı zamanda Venezuela’nın henüz seçimlere hazır olmadığını söyledi. Bu, Washington açısından önceliğin kamuoyuna inandırmaya çalıştığı gibi halk egemenliğinin ya da demokratik özgürlüklerin yeniden tesis edilmesi olmadığını gösteriyor. Asıl amaç, ülkenin yağmalanması için elverişli koşulların güvence altına alınmasıdır ve PSUV de bu hedefin güvencesi hâline gelmiştir.

 

Delcy Rodriguez, geçtiğimiz aylarda ABD'nin yeni Caracas Maslahatgüzarı Laura Dogu'yu kabul etmişti

'Ülke topraklarında benzeri görülmemiş ölçekte bir ABD askerî gücü konuşlandırılmış durumda'

Vesayet askerî alanda da kendisini gösteriyor. Güney Komutanlığı ve CIA temsilcileri yalnızca Rodríguez kardeşler ve Cabello tarafından hükümet sarayında ağırlanmakla kalmıyor; aynı zamanda ülke topraklarında benzeri görülmemiş ölçekte bir ABD askerî gücü konuşlandırılmış durumda. Bu askerî varlık, haziran ayında meydana gelen depremlerin ardından insani yardım ve yeniden inşa gerekçesiyle daha da güçlendirildi.

PSUV’nin propaganda aygıtları bu vesayeti kaçınılmaz bir durum olarak sunuyor ve söz konusu bağımlılığı meşrulaştırmak için bir tür “pragmatizm” söylemine başvuruyor. Oysa bu sözde pragmatizm, siyasi kararlara doğrudan müdahaleyi ve stratejik kaynaklar üzerinde denetim kurulmasını beraberinde getiriyor.

Bu nedenle PCV olarak Venezuela’nın demokratik bir geçişle karıştırılamayacak bir egemenlik kaybıyla karşı karşıya olduğunu savunuyoruz. Venezuela halkı, seçimlerin ne zaman yapılacağına, kimlerin seçimlere katılabileceğine ya da petrolün nasıl yönetileceğine Washington karar vermeksizin kendi siyasi ve toplumsal krizini çözme hakkına sahiptir.

Bu, eski Maduro hükümetini savunduğumuz ya da öncesinde yaşanan derin siyasi krizi görmezden geldiğimiz anlamına gelmiyor. Tam tersine, PSUV iktidarı altında otoriterliği, yolsuzluğu ve demokratik hakların ortadan kaldırılmasını eleştirdiğimiz için, çözümün bir bağımlılık biçiminin yerine bir başkasının geçirilmesi olmasını da reddediyoruz. Venezuela’nın önündeki seçenek kendi cellatları arasında tercih yapmak olamaz: Çıkış yolu demokratik, halkçı ve egemenlik yanlısı olmak zorundadır.

Venezuela Komünist Partisi Siyasi Büro Üyesi Neirlay Andrade.

'Chávez’e karşı gerçekleştirilen darbeye öncülük eden patron örgütleriyle yasa hazırlıyorlar'

3 Ocak sonrasında işçi sınıfının içinde bulunduğu tabloya dair neler söylersiniz? Yıllardır mücadeleyle elde edilen haklara yönelik saldırılar söz konusu mu?

Petrol satışından elde edilen gelirler, ABD denetimindeki mekanizmalar aracılığıyla yönetiliyor. Donald Trump, Amerika Birleşik Devletleri’nin Venezuela petrolünün satışından şimdiden 13 milyar doların üzerinde gelir elde ettiğini açıkladı. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın üst düzey yetkililerinden Michael Kozak ise kısa süre önce ABD Kongresi’nde yaptığı açıklamada, söz konusu paranın Venezuela’ya ait olmasına rağmen Venezuela hükümetinin bu kaynakları kullanabilmek için Beyaz Saray’dan izin almak zorunda olduğunu belirtti.

Bu durum emekçi ailelerin yaşam koşullarını doğrudan etkiliyor. Üçlü yönetimin ve Washington’ın sözünü ettiği petrol sektöründeki toparlanma, ücretlerde ya da emekçilerin haklarında herhangi bir iyileşmeye dönüşmüş değil. Maduro döneminde uygulanan kemer sıkma politikaları devam ediyor: Ücretler ve emekli aylıkları hâlâ dondurulmuş durumda ve yoksulluk son derece yüksek seviyelerde seyrediyor. Hanelerin yaklaşık yüzde 68’i yoksulluk, yüzde 32’si ise aşırı yoksulluk içinde yaşıyor. Bunun yanı sıra temel hizmetlerde de son derece ağır bir kriz yaşanıyor: Hanelerin yalnızca küçük bir bölümü her gün suya erişebilirken, nüfusun önemli bir kesimi sık sık elektrik kesintileriyle karşı karşıya kalıyor.

Bu sırada PSUV yönetimi İş Yasası’nda bir reform hazırlıyor. Üstelik bu reformu, 2002’de Hugo Chávez’e karşı gerçekleştirilen darbeye öncülük eden patron örgütleriyle birlikte hazırlıyorlar. Şimdiye kadar yaptıkları açıklamalara göre “sürdürülemez” olarak nitelendirdikleri sosyal haklar sistemini tasfiye etmeyi ve fiilen zaten tamamen eritilmiş olan asgari ücreti ortadan kaldırmayı planlıyorlar.

'Hâlâ binlerce kişi kayıp ve bu konuda herhangi bir resmî veri açıklanmış değil'

Tüm bu kaotik sürecin ardından bir de deprem felaketi yaşandı. Depremin halka ve siyasal alana nasıl bir etkisi oldu?

Geçtiğimiz 24 Haziran’da meydana gelen depremler, kuşkusuz Venezuela’nın modern tarihinde yaşadığı en büyük doğal afetlerden biri.

Bu felaket, ülkeyi derin bir siyasi, ekonomik ve toplumsal krizin ortasında yakaladı. Söz konusu kriz, devletin bu büyüklükteki bir acil duruma müdahale kapasitesini ciddi ölçüde sınırlamıştı. Büyük ölçüde tasfiye edilmiş bir sağlık sistemi, daha iyi yaşam koşulları arayışıyla ülkeyi terk etmek zorunda kalan binlerce uzman ve gerek nitelikli personel kaybı gerekse ekipman ve kaynak yetersizliği nedeniyle asgari düzeye gerilemiş kamu arama-kurtarma kurumları, devletin felakete müdahale kapasitesini belirleyen başlıca etkenler oldu.

Venezuela'daki deprem felaketinden bir kare

Kurumların ne ölçüde gerilediğini anlamak için sismolojik izleme ağının durumuna bakmak yeterli. 1990’lı yıllarda 250 ila 300 faal sismoloji istasyonuna sahip olan Venezuela’da, 2026 itibarıyla yalnızca dört aktif istasyon bulunuyor.

Bağımsız araştırmalar, ilk 24 saat içinde devletin 4 bin sivil ve askerî personeli sahaya sevk ettiğini; bunun da acil durum boyunca seferber edilen toplam personelin yalnızca yüzde 12,6’sına denk geldiğini ortaya koyuyor. Devletin en yüksek personel sayısına ─31 bin 837 kişi─ ise ancak 18. günde ulaşılabildi. Oysa o tarihte arama-kurtarma açısından kritik kabul edilen 72 saatlik “kurtarma penceresi” çoktan geçmişti.

Devletin müdahalesinin hızından bağımsız olarak halk arasında genel bir görüş birliği var: İlk saatlerde arama-kurtarma çalışmalarının büyük bölümünü mahalle sakinleri ve gönüllüler gerçekleştirdi.

Bugün bile, depremlerin üzerinden neredeyse iki ay geçmiş olmasına rağmen hâlâ binlerce kişi kayıp ve bu konuda herhangi bir resmî veri açıklanmış değil. Bu bilgi eksikliği, ülkeyi derin bir acı ve çaresizlik içinde bırakmış durumda.

"Karşımızda tipik bir 'felaket kapitalizmi' örneği var"

Depremler aynı zamanda siyasi mücadelenin yeni bir boyutunu da gündeme getirdi: yıkılan altyapının yeniden inşası. Delcy Rodríguez, yeniden inşa için kaynak sağlamak amacıyla Amerika Birleşik Devletleri ve IMF ile görüşmeler yürütüldüğünü açıkladı; ayrıca Dünya Bankası ile Amerikalararası Kalkınma Bankası’nın (IDB) işbirliği ve kredi olanakları sunduğunu belirtti.

Karşımızda tipik bir “felaket kapitalizmi” örneği var: Üçlü yönetim, toplumsal felaketi ekonomik reformları hızlandırmak, yeni borçlar almak ve stratejik sektörleri özel sermayeye açmak için kullanıyor.

İsrail yeniden Venezuela'da: 'Netanyahu, bu grubun gerçek amacını bizzat açığa çıkardı'

Deprem sonrası İsrailli askeri yetkililerin Venezuela’ya geldiğini gördük. Hükümet, uzun yıllardır kırmızı çizgi olarak tarif edilebilecek bu konuda da yeni bir sayfa mı açıyor?

Venezuela, 2009 yılında İsrail ile diplomatik ilişkilerini kesmişti. Ancak depremlerin ardından bu konuda önemli bir değişim yaşandı: İsrail Savunma Kuvvetleri İç Cephe Komutanlığı subaylarının başını çektiği bir heyet, hasar tespiti ve yeniden inşa çalışmalarına katılmak üzere ülkeye giriş yaptı.

Bu heyet, ulusal yeniden inşa planını hazırlamakla görevli komisyona dahil edildi.

Delcy Rodríguez, bu siyonist askerî güçlerin ülkedeki varlığını gizlemeye çalışarak bunu, depremlerin yol açtığı felaket karşısında yardım etmek isteyen Venezuela’daki Yahudi derneklerinin sivil bir girişimi olarak sundu. Ancak Benjamin Netanyahu, bu grubun gerçek amacını bizzat açığa çıkardı. Netanyahu, kamuoyu önünde yaptığı açıklamada bunun yalnızca insani yardımla ilgili olmadığını, aynı zamanda İsrail ile Venezuela arasındaki “ilişkileri yeniden inşa etmek” için bir fırsat olduğunu söyledi.
Daha önce Nicolás Maduro’nun oğlu da İsrail ile diplomatik ilişkilerin yeniden kurulması ihtimalini gündeme getirmiş ve bunu “egemen bir hükümetin” kendi iradesiyle alacağı bir karar olarak sunmuştu. Ancak kısa süre önce ülkenin çeşitli kentlerinde dikkat çekici siyonizm karşıtı protestolar düzenlendi. Sayıca küçük olmalarına rağmen bu protestolar, PSUV yönetiminin izlediği yeni yönelime karşı çıkan partinin tabanındaki kesimler tarafından gerçekleştirildi.

İsrail ile yapılan ve büyük tepki çeken görüşmeden bir kare

'Krizden siyasi bir çıkış yolu inşa etmek ertelenemez bir ihtiyaç'

Son olarak tüm bu sürece karşı Venezuela Komünist Partisi’nin yürüttüğü mücadeleye dair neler söylersiniz? Mücadelede hangi başlıklar öne çıkıyor?

Venezuela Komünist Partisi, krizden siyasi bir çıkış yolu inşa etmenin artık ertelenemez bir ihtiyaç olduğunda ısrar ediyor. Ne işgal ve emperyalist vesayet ne de otoriter rejimin devamı emekçi halkın yararına bir çözüm olabilir.

Bu doğrultuda, demokratik özgürlüklerin yeniden tesis edilmesi ve yurttaşlar ile siyasi örgütler için tam güvencelerin sağlandığı devlet başkanlığı seçimlerine gidilmesi yoluyla anayasal düzene geri dönülmesi hayati önem taşıyor. Bunun için mevcut seçim kurulu yetkilileri istifa etmeli ve aralarında PCV’nin de bulunduğu siyasi partiler tüzel kişiliklerini yeniden kazanmalıdır.

Bir diğer temel mesele ise emekçilerin haklarının yeniden kazanılmasıdır. Ücretler ve emekli aylıkları, PSUV’nin neoliberal programının sürüklediği çukurdan çıkarılmalıdır. Venezuelalı emekçi ailelerin insanca yaşayabilmesi buna bağlıdır.

Venezuela Komünist Partisi, siyasi ve toplumsal örgütlerle birlikte demokratik, halkçı ve egemen bir alternatifin inşası için çalışıyor. Partimiz bu anlayışla, tartışmaları derinleştirmek ve bu doğrultuda ilerlemeyi sağlayacak taktik yönelimleri belirlemek üzere XVII. Ulusal Kongresi’ni Mart 2027’de toplama kararı aldı.


soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.