Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

SÖYLEŞİ | 'İktidarlar tehlikeli görmediği kültürleri pazarlıyor'

Arkeolog Mesut Alp ile 'arkeolojik alanların yıkımı' üzerine devam ettirdiğimiz röportaj serisini günümüzde Anadolu'daki örnekler ile tamamlıyoruz.

Özkan Öztaş

Yayın Tarihi: 31.07.2022 , 09:43 Güncelleme Tarihi: 29.09.2025 , 22:10

Arkeolojik alanlarının yıkımını dünden bugüne incelediğimiz yazı serimizi Arkeolog Mesut Alp'in günümüzdeki örnekler anlatısıyla ile tamamlıyoruz. 

Arkeolojik alanların savaşlar, dinci gericilik, ekonomik ve çevresel faktörler ile aldığı tahribatı genel olarak bellek yıkımı olarak tarif eden Alp, aynı zamanda bunun dünden bugüne devam eden bir süreklilik arz ettiğini de vurguluyor. Mesut Alp, Anadolu'da birçok tahribat örneğinin geçmişten bu yana devam eden bir süreklilik içinde olduğunu vurgularken aynı zamanda sermayenin de kendisi için artık tehlikeli görmediği kültürleri bir tür pazar ekonomisine dönüştürme çabasına dikkat çekiyor. 

Alp, aynı zamanda bir konuya daha dikkat çekiyor: "Tahrip edilen yerler sadece arkeolojik alanlar değil, maddi olmayan kültürü de bu örneklere dahil etmek lazım"

Siyasal islamcıların arkeolojik alanlara verdiği tahribat için ne dersiniz? Dinci siyasetle bunun arasında bir bağ var mı?

Günümüzde iktidarların arkeolojik alanlara verdiği yıkımlar çok boyutlu. Bugün iktidarda daha çok siyasal islamcı ögeler öne çıkıyor. Dolayısıyla da siyasal islamın iktidarının yarattığı yıkımlar göz önünde. Ancak tarihe baktığımızda sadece siyasal islamcı örneklerin değil farklı örneklerin de yarattığı yıkımlara şahit oluruz. 

Ortadoğu'da, siz dilerseniz Irak, Suriye, İran, Türkiye diyebilirsiniz dileyen burada Kürtleri yoğun yaşadığı yerlere Kürdistan diyebilir. Buralarda iktidar olanlar zaten genel olarak bir dini temsiliyet ile kendilerini var ediyorlar. Gerek Şii olsun gerek Sünni olsun fark etmiyor ama belli bir dini kimliği temsil ettiklerini iddia ediyorlar. 

Buradaki yıkımlar sadece maddi kültür örnekleriyle sınırlı değil sanırım. Sadece arkeolojik alanları mı hedef alıyorlar?

Bu dini kimlikle öne çıkan iktidarların yok ettikleri şeyler sadece arkeolojik alanlarla sınırlı dedik tabi. Yok edilen arkeolojik alanların dışında eğer siz bir halkın dilinin de yaşamasına müsaade etmiyorsanız, o dilin yaşaması için gerekli desteklerde bulunmuyorsanız benzer bir amaç edinmişsinizdir. Bunun arkeolojik alanları yıkmaktan çok bir farkı yok. Bunlara örnek Süryanice, Keldanice, Ermenice, Asurca, Kürtçe ya da Kürtçenin varyantlarından Soranice, Dımili, Lorani, aklınıza ne geliyorsa somut ve somut olmayan herhangi bir şeyi ayakta tutma girişimi yoksa, bu o kültürün yok olmasına da sessiz kalmak anlamına gelir. 

Kültürlerin yaşaması için destek vermeyenler, yok edenlerle bir paydada buluşuyor demek istediniz sanırım. Burayı biraz açar mısınız?

Benim sürekli tekrar ettiğim bir söz vardır: "cehennemin kapısı susmakla açılır" diye. Susarsanız var olan kötü durumun gerçekleşmesine dair aslında pozitif bir tepki vermiş oluyorsunuz. Çünkü engel olmamak onun gerçekleşmesine müsaade etmektir bir yerden sonra. Gerçekleşmesine müsaade etmek ise taraf olmaktır bana sorarsanız. 

Bundan dolayı eğer siz Sümela Manastırı'na gidersiniz o inanılmaz fresklerin, duvar boyamalarının hepsinin gözlerinin oyulduğunu görürsünüz. Kafalarının parçalandığını fark edersiniz. Bu sadece siyasal islamla sınırlı bir sorun değildir. Bugün bu düzendeki tüm iktidarların sorunudur bu. 

Sümela Manastırı içinde tahrip edilen temsillerden

Sadece İslamcıların değil, Hıristiyanlarda da benzer örnekler yaşandı değil mi tarihte?

Elbette. Mesela bir dönem Konstantinopolis'te anti ikonculuk dönemi baş göstermiştir. Mesela Hıristiyanlıktan sonra yapılmış birçok ikonanın, eski kültüre ait mitolojik ikonaların birçoğunun yıkıldığını parçalandığını görürsünüz. 

Tarihteki birçok olaydan Osmanlı'ya oradan da Anadolu'ya baktığımızda benzer örnekle karşılaşırız. Anadolu'ya İslamiyet ilk geldiğinde ilk değiştirdiği, devşirdiği alanlar sinagoglar, kiliseler, Roma dönemine ait mezarlardır olmuştur. Bunlardan ibadethaneler devşirip camilere, mescitlere dönüştürülmüşlerdir. 

Bizans'taki ikona kırıcılık dönemini tasvir eden resimlerden bir örnek

Buradaki devşirme ihtiyacı nereden geliyor? Neden bunu bir yöntem olarak uyguladılar?

Çünkü toplumun eskiyle olan bağlam alanlarının ortadan kaldırmak istiyorlar. Ayasofya'nın camiye dönüştürülmesi de bunda bağımsız düşünülemez. Bu toplumu hafızasından, kökünden koparmaya yarar. Bu örnekler kendisini kilisede de gösterebilir, dilini konuşmasına engel olarak da gösterebilir, bir sinagogda da gösterebilir bir sokakta da gösterebilir. 

Bu süreçte savaşlar yıkımın arttığı dönemlere mi denk düşüyor peki?

Savaş, bana sorarsınız bu yıkımların göstere göstere aleni şekilde yapılmasıdır. Savaş varsa sizin uyguladığınız dozu düşürülmüş şiddetin aleni olarak kendini göstermesi mübah olur. Savaş varsa, arkeolojik alanın önünden geçen bir namlunun orayı hedef alması mübah olur. Bu düzende iktidarlar böyle ilerlerler. Kendi varlıklarını başkalarının yıkımları üzerine inşa ederler. 

Savaş bu yıkımların içerisinde ne kadar masalın, öykünün, mitolojinin, tarihin, kanın, göz yaşının, keşkenin, çocuk oyuncağının olduğuna bakmaz. Bilakis bu yığın güçlendikçe iktidarının da daha güçlü olacağı varsayılır. Bu sadece 21. yüzyılın problematiği değil. Bunu geçmişte de görüyoruz.

Kudüste yahudiler isyan ettiğinde milattan sonra yetmişli yıllarda, Roma imparatorluğu Kudüs'ü yok edip 20 bin kişiyi vahşice öldürürken, ikinci kez inşa edilen Süleyman'ın tapınağını yok edip, içerisindeki kutsal sayılan objeleri de Roma'ya taşımıştır. Bakar mısınız? Romalıların ilk hedefi Kudüs'teki toplumsal bellek alanı olmuş. İlk önce oraya saldırıyor. 

"Napolyon Mısır'ı fethe giderken gemisinde arkeologlar da vardı"

Peki tarih bundan mı ibaret? Farklı örnekler hiç mi yok?

Tabi tarih sadece bundan ibaret de değil. Buna karşı örnekler de var. İnsanlık binlerce yıldır bu toplumsal bellek alanlarını korumaya yönelik telkinlerde bulunmuş aynı zamanda. Antik Yunan Grek dünyasından İslam erken evrelerine kadar  bu alanların korunmasına dair de bazı bazı telkinler, bazı yazılar, bazı girişimlerin olduğunu biliyoruz. Ama dediğim gibi yıkımların yükselmesi yeni gelen iktidarın da daha güçlü olacağını varsayar.

Ve bu iktidarlar kendilerince kabul gören eski eserleri yanlarına alır. Mesela Napolyon Mısır'ı fethetmeye giderken gemisinde emin olun generalleri kadar Mısır konusunda uzmanları ve arkeologları vardı. Napolyon Mısır'da o dönem yaşayan Kıptilerin, Arapların, Bedevilerin, etnografik eser olarak kabul edebileceğimiz yüzlerce eserini alıp onlar özel müzeler kurmadı. Çünkü o Napolyon'un hayal ettiği imparatorlukta erimesi gereken örneklerdi. Peki Napolyon neye sahip çıktı Mısır'da, neyi kabul etti? Eski Mısır'a, Helen'e dair eserlere... İşte bunları toplatıp Louvre Müzesi'ne taşınmasını sağladı. Ve burada yeni bir bellek alanı yarattı. İktidarlar kendisinin zararsız gördüğü geçmişe ait eserleri, dili, ezgiyi bugüne taşır. 

"Bugün Êzidi ve Süryanilerin popüler olması tesadüf değil"

Peki bugün bu konuda duyarlı insanlara ne düşüyor? Ne yapmak gerekiyor?

İktidarı bunları korumaya zorlamak gerekir diye düşünüyorum. Bir mücadelenin ürünü olabilir bu. Mesela Anadolu'da birçok yerde, bir ara moda olmuştu, "Anadolu'nun solan rengi Süryaniler" diye sergiler açılıyordu. Neden? Çünkü Anadolu'da artık Süryaniler iktidar açısından bir tehlike arz etmeyecek kadar az sayıya düşmüştüler.

Êzidiler bugün inanılmaz popüler. Mardin'e, Batman'a, Urfa'ya düzenlenen her turistik programda bir Êzidi köyünü ekmeye çalışıyorlar rotaya. Êzidilerin yaşamlarından kesitler sunulmaya çalışılıyor. Neden? Yine aynı şekilde Êzidi gençlerin evlenecekleri bireyler dahi kalmadı kendi kültürlerinden. Nüfusu o derece azaldı yani. O zaman ne yapılır? İktidar alır onu "solan bir renk" diye bunu size pazarlayabilir. Çünkü iktidar açısından bir tehlike kalmamıştır ortada. 

Mesela kadınların yaptıkları geleneksel dövmeler, bunlara da deq adını veriyoruz. Bugün deq dövmesini yapan kişi sayısı belki bugün bir elin parmaklarını geçmiyor. İşte bu nedenle artık deq dövmeleri de popülerlik kazanabiliyor. Bu nedenle artık etnografik eser olarak kabul ediliyor bunlar. 

Bir zamanlar Kürtler arasında yaygınlığı ile bilinen geleneksel dövme sanatı olan Deq

Ama bugün milyonlarca Kürt'ün yaşadığı coğrafyaya gidin, binlerce Süryani'nin yaşadığı coğrafyaya gidin, orada o kültüre ait masalların, efsanelerin, mitolojilerin derlenmediğini fark edersiniz hala. Bunlar Türkçeye çevrilmiştir ve iktidar kendi kurduğu piyasa üzerinden bunlara sahip çıkarım demiştir.

Buranın bir daha düşünülmesi lazım. İşte halkın veya bizlerin görevi iktidarları bunlara zorlamak olabilir. Yani bir kültüre, bir topluma "tehlikeli değildir" denildikten sonra sahip çıkılıyor. Kültürler ve toplumlar tehlikeli değildir zaten. İktidarlar kendiler inşa ettikleri "beka" kavramı için bu kültürleri tehlikeli görürler. Arkeolojik alanlar da bunlara dahildir. 

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.