Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

SÖYLEŞİ | Fatih Yaşlı: NATO yolu CHP döneminde açıldı

Türkiye'nin NATO ittifakına katılmasının yıldönümünde akademisyen-yazar Fatih Yaşlı'yla dünden bugüne Türkiye-NATO ilişkilerini konuştuk.

Volkan Algan

Yayın Tarihi: 18.02.2022 , 07:30 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54

Bugün Türkiye'nin NATO'ya katılışının 70. yıldönümü. NATO'nun ilk genişleme hamlesi Yunanistan ve Türkiye'yle 1952'de olmuştu. NATO'yu sadece bir askeri işbirliği platformu olarak değil, siyasi, politik, kültürel, ekonomik tarafları olan çok daha kapsamlı bir konsept olarak düşünmek gerekir.

"Komünizm tehdidine karşı" uzun yıllar bir arada durabilen NATO üyeleri, Sovyet sonrası dönemde bu yapıya işçi sınıfını baskılamak, sermaye diktatörlüklerini devam ettirmek için hala ihtiyaç duysa da, iç gerginlikler eskisine kıyasla daha görünür hale geldi. Buna ABD merkezli emperyalist hegemonya zincirinin eskisi gibi işlemediği de eklendiğinde NATO konusu önümüzdeki yılarda da hem Türkiye hem dünyada tartışılmaya devam edecek. 

Türkiye'nin NATO ittifakına katılmasının yıldönümünde TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan, gazeteci-yazar Alper Birdal, akademisyen-yazar Fatih Yaşlı'yla konunun farklı boyutlarını içeren röportajlar yaptık.

Yaşlı'nın sorularımıza verdiği yanıtlar aşağıda. Diğer röportajları da bugün soL'da okuyabilirsiniz.

***

Türkiye açısından NATO’ya katılmanın anlamı nedir? Hangi iç ve dış koşullarda böyle bir adım atıldı?

Türkiye yönetici sınıfı, 2. Dünya Savaşı boyunca Nazilerin Sovyetler’i yenmesini bekledi, hep bunu istedi. Bunun için içeride Turancı akımların önünü açtı, Türkiye’nin Nazilerin yanında Sovyetler’e karşı savaşa girmesi yönünde propaganda yapan bu akımlara Nazilerin yenileceği anlaşılana kadar müdahale etmedi, ayrıca Sovyet topraklarındaki Türki unsurlara Nazi saflarında savaşmaları adına önemli destekler verildi, Nazilere tank yapımında kullanılan krom satıldı. Nazilerle iyi ilişkiler sürdürülürken bir yandan da İngiltere’ye ve kısmen de ABD’ye yanaşılıyor, savaşa doğrudan dâhil olunmayarak görece bir “denge” siyaseti izleniyordu. Ancak Sovyetler bu denge siyasetinin hep dışında tutuldu, Sovyetler’e karşı hep hasmane bir tutum sergilendi.

Nazilerin savaşı kaybedeceğinin anlaşıldığı ve Sovyetler’in Berlin’e doğru yürüdüğü günlerde, Turancı akımlar “komşu ve dost ülkelerle arayı bozma” gerekçesiyle tasfiye edildiler ve bu vesileyle Sovyetler’le yakınlaşma arayışları başladı. Ancak savaş bittiğinde Sovyetler yaşananları unutmamıştı ve Türkiye’yi kimi başlıklarda sıkıştırmaya karar verdiler. Özellikle Boğazlar, masaya konulan kozlardan biriydi. Ancak Türkiye yönetici sınıfı da dâhil herkes Sovyetler’in Türkiye’ye savaş açmayacağını, buna gücü de niyeti de olmadığını biliyordu. Dolayısıyla esas mesele 2. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan yeni dünya düzeninde yer almak, Sovyet tehdidini öne sürerek kapitalist dünyanın gerek ekonomik gerek güvenlik şemsiyesi altında kendine bir yer bulmaktı. Bu nedenle Türkiye’nin IMF ve Dünya Bankası üyelikleriyle NATO üyeliğini birbirinden ayıramayız. Bunlar bir bütün olarak Türkiye yönetici sınıfının Soğuk Savaş dünyasında Türkiye’yi konumlandırmak istedikleri yerin birer parçasıdırlar ve bir arada değerlendirilmeleri gerekir.

Bu kararı sadece Menderes hükümetinin girişkenliğinin bir sonucu olarak mı görmeliyiz, yoksa zaten varolan bir yönelimden mi bahsediyoruz?

Hayır, bu mesele basitçe Menderes’e ve hükümetine indirgenemez. Türkiye’nin NATO üyeliğine giden yol Menderes’ten önce, CHP iktidarı ve İsmet İnönü eliyle açılmıştı. Truman Doktrini’ne ve Marshall Planı’na dâhil olmak, ABD’den ekonomik ve askeri yardım almak, buna mukabil ABD’nin Türkiye gibi ülkeler için öne sürdüğü ekonomik modele uygun düşmeyen devletçi-plan esasına dayalı sanayileşme/kalkınma politikalarından vazgeçmek, ekonomiyi dış finansmana açmak, CHP’den DP’ye uzanan bir çizgiydi ve bu doğrultuya dair iki parti arasında ve dolayısıyla devlette tam bir mutabakat söz konusuydu. Az önce söylediğim üzere IMF ve Dünya Bankası üyelik başvuruları ile NATO üyelik başvurusunun ayrıştırılamayacağı gibi, 1923 paradigmasının terk edilmesi, Kuran kursları, İmam-Hatipler, din dersleri, tarikatlar ve cemaatler, Köy Enstitüleri’nin tasfiyesi… Bunlar da Soğuk Savaş’a giren Türkiye tablosuna dâhil edilmeli, yani meseleye bütünlüklü bir çerçeveden bakılmalıdır. Bu tablonun merkezinde ise antikomünizm yer alır. Türkiye yönetici sınıfı elbette ki başından beri antikomünistti ama antikomünizmin siyasetin ana ekseni ve asıl belirleyeni haline gelmesi, 2. Dünya Savaşı sonrasına ait bir fenomendir.

Soldan NATO konusunda gelen eleştirilere Türk sağı “Sovyetler Birliği tehdidinden korunma zorunluluğu” gerekçesiyle yanıt verdi hep. Az önce değindiniz ama burayı biraz daha açar mısınız? Böyle bir tehdit hiç yok muydu?

Şöyle... 2. Dünya Savaşı bittiğinde Sovyetler Birliği’nin Türkiye’ye saldırma gibi bir niyeti ve gücü yoktu. Ayrıca Türkiye’den toprak istendiği iddiası da Türk dış politikasının yarattığı mitoslardan biriydi. Ortada Boğazların ortak denetimine dair birtakım düşük perdeden dile getirilmiş iddialar vardı ama tüm bunların toplamı Türkiye yönetici sınıfının koşa koşa emperyalizmin kucağına oturmasını gerektirmiyordu. Türkiye yönetici sınıfı ABD ile birlikte Soğuk Savaş’ın başlamasına en çok katkı koyan ülkelerden biri oldu, sonra da kendi yarattığı koşulları kendisine yönelik bir tehditmiş gibi gösterip hem dış politikasını hem de içeride devlet aygıtından orduya, üniversiteden dinselleşmeye, bütün bir siyasal ve toplumsal yapıyı antikomünizm üzerinden şekillendirdi.

Türkiye siyasetinde NATO’nun adeta bir kırmızı çizgi olduğunu görüyoruz. Siyasi fayda sağlayacağını düşünen herkes gerektiğinde ABD hakkında bile atıp tutarken, konu hiçbir koşulda NATO’ya gelmiyor. Hatta herhangi bir uluslararası tartışmada ilk olarak “NATO’ya bağlılık” vurgulanıyor. Neden böyle?

Çünkü NATO Türkiye yönetici sınıfının “eşit üye” olarak görüldüğü neredeyse tek uluslararası organizasyon. Herkesle eşit oya sahip, istediği zaman oylama süreçlerini bloke edebiliyor, yani kendi ölçeğinde bir “güç gösterisi” sergileyip bunu Batı’yla pazarlıklarda bir koz olarak kullanabiliyor. Ayrıca Türkiye kapitalizminin kırılganlıkları, zaafları, uluslararası ölçekte Türkiye’nin jeopolitik konumuyla dengelenmeye ve bu bir avantaja çevrilmeye çalışılıyor. O jeopolitik konumu avantaja çevirmek için de NATO üyeliğine ihtiyaç duyuluyor. Bunların ötesinde Türkiye’de ordu, üyelik tarihinden itibaren kendisini bir NATO ordusu olarak şekillendirmiş durumda ve ordu mensuplarının önemlice bir bölümü NATO’nun ideolojisini sahiplenmiş ve içselleştirmiş bir görünüm sergiliyorlar. Orduya atfedilen siyaset-üstülük, genel kutsiyet ve tabulaştırma, NATO’nun da sanki siyaset-üstü bir kurummuş gibi gösterilmesini ve siyasi tartışmaların dışında bırakılmasını kolaylaştırıyor. Ortada sanki politik bir mesele değil de teknik bir mesele varmış gibi yapılarak hem NATO’nun kendisi hem de Türkiye’nin NATO üyeliği tartışma dışı bırakılıyor.

Peki bu durum NATO’nun kuruluş, Türkiye’nin NATO’ya katılma sürecinde de mi böyle? NATO konusu en başta nasıl tartışılmış, topyekün bir irade mi söz konusu Meclis’te?

Az önce Türkiye’nin NATO üyeliğinin “devlet aklı”nın bir ürünü olduğunu ve bunun da bir mutabakata yaslandığını söylemiştim. Bunun en büyük göstergesi TBMM’de yapılan oylamadır. Üyelik başvurusunun Meclis’te görüşüldüğü gün, bütün partilerin temsilcileri kürsüden bu üyeliğin önemine dair konuşmalar yapmışlar ve NATO’ya üyelik kararı bir çekimser oya karşılık 409 vekilin “evet” demesiyle ve büyük bir coşkuyla alınmıştır.

Cumhuriyet tarihi boyunca düzen siyasetinin de, en azından bazı unsurlarının, NATO’yu sorguladığı bir aralık olmadı mı hiç?

Türkiye’de siyasi rüzgârların soldan estiği dönemde, yani 1965-80 arasında, düzen siyaseti içerisinde NATO’ya, Amerikan üslerine ve kontrgerillaya dair birtakım tartışmalar yaşanmıştır kaçınılmaz olarak. Ayrıca Soğuk Savaş’ın bitiminden sonra, 90’ların sonu ve 2000’lerin başında Türkiye’de özellikle ordunun içerisinden ABD ve NATO’yla ilişkileri yeniden düzenlemeyi talep eden, “Avrasyacı” diyebileceğimiz kimi çıkışlar söz konusu olmuştur, hatta Ergenekon-Balyoz süreçlerini bu çıkışlarla ilişkilendirerek okuyabiliriz. Ama netice itibariyle bunların hiçbiri NATO’ya dair geniş kapsamlı bir tartışma ve sorgulamayı beraberinde getirmemiştir. NATO üyeliği Türkiye’de düzenin varoluşsal ayaklarından biridir ve bırakın üyelikten çıkmayı, buna dair toplumun geniş kesimlerinde başlayacak bir tartışma dahi, düzen açısından kabul edilebilir değildir.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.