Sayfa yolu
Sınırları aşan sömürü: NATO'nun savaş politikaları ve Türkiye'de ucuz iş gücü pazarı
Fotoğraf: Şehriban Karakaya
Özgür Hüseyin Akış
Yayın Tarihi: 10.08.2026 , 08:33
Sermaye sınıfı için savaş, yalnızca haritaların yeniden çizildiği jeopolitik bir satranç tahtası değil, aynı zamanda muazzam bir kâr kapısıdır. Ortadoğu'da NATO'nun öncülüğünde veya dolaylı müdahalesiyle yürütülen savaşlar ve kışkırtılan çatışmalar, bu gerçeği en çıplak hâliyle gözler önüne sermiştir.
Bu kanlı döngüde patronlar, krizin her aşamasını fırsata çevirmeyi başardı.
Önce bu savaşlar için silah üretip satarak devasa kârlar elde ettiler. Ardından yerle bir edilen şehirlerin yeniden inşası sürecinde büyük ihaleler alıp yıkımın ortasında devasa şantiyeler kurdular. Son olarak ise tam da bu savaşların ve yıkımın bir sonucu olarak evlerini terk etmek zorunda kalan milyonlarca insanı, sığındıkları yeni ülkelerde ve kurdukları şantiyelerde ucuz, güvencesiz iş gücü olarak tepe tepe kullandılar.
Yani sermaye, bu süreçte adeta hem kurtla saldırdı hem de kuzuyla ağladı. Savaşın yarattığı insani yıkım ve zorunlu göç dalgaları, patronların atölyelerinde, tarlalarında ve inşaatlarında sömürü çarkının en zayıf halkası hâline getirilerek doğrudan onların çıkarlarına hizmet etti.
Tam da bu nedenle Ortadoğu'da son 25 yılda yaşanan savaşlar, yalnızca bölgesel iktidar mücadeleleriyle açıklanamaz. Afganistan'dan Irak'a, Libya'dan Suriye'ye kadar uzanan askerî müdahaleler milyonlarca insanı yerinden etti. Bu süreçte NATO, yalnızca bir askerî ittifak olarak değil, Batılı kapitalist devletlerin güvenlik ile yayılmacı politikalarının önemli araçlarından biri hâline geldi. Türkiye ise hem NATO üyesi olması hem de coğrafi konumu nedeniyle bu müdahalelerin siyasal, ekonomik ve toplumsal sonuçlarını en yoğun yaşayan ülkelerden biri oldu.
2004 yılında İstanbul'da gerçekleştirilen NATO Zirvesi, ittifakın Soğuk Savaş sonrasında Ortadoğu ve Orta Asya'ya yönelik stratejisinin önemli dönüm noktalarından biriydi. Bugün NATO ülkelerinin yeniden Türkiye'de bir araya geliyor olması da yalnızca diplomatik bir toplantı olarak değerlendirilemez. Bölgede yaşanan gelişmeler, NATO'nun uzun yıllardır izlediği genişleme ve yayılmacı politikalarının sürekliliğini göstermektedir.
Ve geçtiğimiz günlerde NATO'nun Ankara'daki zirvesi yeni savaşların, yeni teknolojik silahların tanıtımına dönüştü. Zirve Ankara'da devam ederken ABD'nin İran'a savaş ilan etmesi bunun belki de en sembolik örneği oldu. Yani 2026 yılındaki NATO Zirvesi de önümüzde açılan dönemde patronların iştahını kabartacak yeni savaşlar ve sonuçlara sebep olacağa benziyor.
Ama öncesi var. Anlamak için 2004 yılında İstanbul'daki NATO zirvesinden 2026 Ankara buluşmasına geçen süreçteki doğrudan ülkemizi ilgilendiren örneklere yakından bakalım.
Afganistan (2001-2021)
Afganistan, son 25 yılın en uzun askerî müdahalelerinden birine sahne oldu. 11 Eylül saldırılarının ardından başlayan süreçte NATO ilk kez kolektif savunma maddesini işleterek Afganistan'da uzun süreli askerî varlık oluşturdu. Türkiye de NATO bünyesinde bu operasyona katılan ülkeler arasında yer aldı.
Yaklaşık 20 yıl süren savaş boyunca Afganistan'ın siyasal ve ekonomik yapısı ağır biçimde tahrip edildi. Milyonlarca insan ülkesini terk etmek zorunda kaldı. NATO'nun 2021 yılında Afganistan'dan çekilmesinin ardından Taliban yeniden yönetimi ele geçirirken ülkedeki ekonomik ve toplumsal kriz daha da derinleşti. Türkiye'ye yönelen Afgan göçü de bu sürecin önemli sonuçlarından biri oldu.
Birleşmiş Milletler verilerine göre yalnızca 2012 ile 2019 yılları arasında 2,4 milyon Afganistanlı ülkeden mülteci olarak ayrıldı. Ama sorunlar NATO'nun bu operasyona "son vermesiyle" bitmedi. NATO'nun 2021 yılında Afganistan'dan çekilmesinin ardından Taliban yeniden yönetimi ele geçirirken ülkedeki ekonomik ve toplumsal kriz daha da derinleşti. Bu tarih itibarıyla dünya genelindeki kayıtlı Afgan mülteci sayısı 2,6 milyona ulaşırken, ülke içinde yerinden edilenlerin sayısı da 3,5 milyonu buldu.
Nitekim yalnızca 2018 ile 2025 yılları arasında Türkiye'de yakalanan Afgan göçmen sayısının 700 bini aşması, savaşın yarattığı göç dalgasının boyutlarını somut biçimde göstermektedir
Irak ve bölgesel istikrarsızlık
2003 yılında Irak'ın işgaliyle birlikte Ortadoğu'da yeni bir istikrarsızlık dönemi başladı. Her ne kadar işgal doğrudan NATO operasyonu olmasa da NATO üyesi ülkelerin önemli bir bölümü sürecin farklı aşamalarında yer aldı. Irak'ta devlet yapısının zayıflaması, mezhep çatışmalarının derinleşmesi ve silahlı örgütlerin güç kazanması sonraki yıllarda bütün bölgeyi etkileyen yeni krizlerin önünü açtı.
Irak operasyonu doğrudan bir NATO kararı değildi. Ama müdahale eden tüm ülkelerin NATO üyesi olması aslında konunun adını farklı şekilde koyuyordu.
Bağımsız kuruluşların raporlarına ve akademik araştırmalara göre, işgal ve sonrasında yaşanan çatışmalar nedeniyle belgelenmiş sivil ölümlerin sayısı 200 bini aşarken, savaşın doğrudan ve dolaylı etkilerinden kaynaklanan toplam can kaybının 500 bin ile 1 milyonun üzerinde olduğu tahmin ediliyor.
Savaşın yarattığı yıkım yalnızca can kayıplarıyla sınırlı kalmadı; Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği verilerine göre işgalin ardından 4 milyondan fazla Iraklı evini terk etmek zorunda kaldı.
Bu insanların yaklaşık 2,2 milyonu ülke içinde yerinden edilirken, 2 milyonu aşkın Iraklı başta Suriye ve Ürdün olmak üzere komşu ülkelere sığınarak mülteci konumuna düştü
'Arap Baharı' (2010-2011)
2010 yılında Tunus'ta başlayan halk hareketleri kısa sürede Kuzey Afrika ve Ortadoğu'nun birçok ülkesine yayıldı. Başlangıçta halkın meşru talepleri ön plana çıkmış olsa da toplumsal talepler, zaman içinde uluslararası güçlerin müdahaleleriyle farklı bir yön kazandı. Libya'da NATO'nun askerî operasyonu, bölgesel dengeleri doğrudan etkilerken, Mısır ve Suriye'deki gelişmeler de uluslararası rekabetin önemli alanlarından biri hâline geldi.
Bu süreç milyonlarca insanın yerinden edilmesine neden oldu.
"Arap Baharı" olarak adlandırılan bu sarsıcı süreç, doğrudan veya dolaylı olarak coğrafyada 16 ülkeyi derinden etkiledi. Tunus, Mısır, Libya, Yemen, Suriye ve Bahreyn gibi ülkelerde rejim değişiklikleri veya uzun süreli iç savaşlar yaşanırken, bölgedeki diğer on devlet de sürekli sokak gösterileri ve siyasi krizlerle gündeme geldi.
Emperyalizmin çıkarları doğrultusunda tetiklenen bu bölgesel yangının insani bilançosu ise çok ağır oldu ve yayılan çatışmalar sonucunda 16 milyondan fazla insan evini terk etmek zorunda kaldı.
En büyük yıkıma sahne olan Suriye'de 12 milyonu aşkın insan göç yollarına düşerken, Yemen ve Libya gibi ülkelerde de yüz binlerce sivil mülteci konumuna geçerek ya ülke içinde yerinden edildi ya da sınırları aşıp başka ülkelere sığındı. Başlangıçta özgürlük arayışıyla tariflenen bu sokak hareketleri, dış müdahaleler ve savaşlarla birlikte küresel tarihin en büyük göç dalgalarından birini tetikleyerek demografik yapıları tamamen değiştirdi. Emperyalizm içinse daha kolay müdahale edilebilir ve uluslararası siyasette kendilerine daha yakın liderlerin olduğu tablo oluştu.
Mevzunun Suriye denklemi ise Türkiye'yi en çok etkileyen başlıkların ilk sırasında yer alıyor.
Suriye (2011)
2011 yılında Suriye'de başlayan protestolar kısa sürede silahlı çatışmaya dönüştü. Özgür Suriye Ordusu'nun kurulmasıyla birlikte savaşın niteliği değişti. ABD ve bazı Batılı ülkeler muhalif gruplara çeşitli düzeylerde destek verirken, Türkiye de Esad yönetimine karşı bu politikayı destekleyen ülkeler arasında yer aldı.
2013 yılından itibaren NATO müttefikleri Türkiye'nin talebi üzerine Patriot hava savunma sistemlerini Türkiye-Suriye sınırına konuşlandırdı. Ancak savaşın ilerleyen dönemlerinde Rusya'nın doğrudan müdahil olması bölgedeki dengeleri değiştirdi. IŞİD'in güç kazanması ABD'nin yeni ortaklıklar kurmasına yol açarken, Suriye Demokratik Güçleri ile geliştirilen iş birliği Türkiye ile ABD arasında yeni gerilim başlıkları oluşturdu.
Savaşın yıkıcı boyutları, Suriye'yi modern tarihin en büyük göç krizlerinden birinin merkezine yerleştirdi.
Birleşmiş Milletler verilerine göre çatışmaların başından bu yana 12 milyondan fazla Suriyeli evini terk etmek zorunda kalırken, bunların yaklaşık 7 milyonu sınırları aşarak komşu ülkelere ve Avrupa'ya sığındı. Lübnan gayriresmî rakamlara göre 1,5 milyon, Ürdün ise 1,3 milyon civarında Suriyeliye ev sahipliği yaparak nüfuslarına oranla ağır bir göç yükü üstlendi. Irak ve Mısır gibi bölge ülkeleri de yüz binlerce göçmen alırken, Avrupa coğrafyasında Almanya öne çıkarak 1 milyona yakın Suriyelinin yeni mekanı oldu.
Bu süreçte sayısal olarak en büyük göçü Türkiye aldı.
Resmî verilere göre geçici koruma statüsü altındaki Suriyelilerin sayısı zaman içinde 3,5 milyonu aşarak zirve noktasına ulaştı ve bugün itibarıyla 3 milyonu aşkın kayıtlı Suriyeli Türkiye'de yaşamaya devam etmektedir. Bu kitle, ilerleyen yıllarda Türkiye'de sermayenin ucuz ve güvencesiz iş gücü ihtiyacını karşılayan temel bir rezerve dönüştü.
Öte yandan, Suriye'deki demografik hareketlilik yalnızca dışarıya yönelik bir göçten ibaret değildi.
2014 yılında çatışmaların şiddetlenmesiyle birlikte, emperyalist müdahalelerin ve bölgesel aktörlerin de alan açtığı radikal İslamcı gruplar, dünyanın dört bir yanından Suriye'ye yabancı savaşçı taşıdı. Uluslararası raporlara göre yüzü aşkın ülkeden 40 bin ila 50 bin civarında cihatçı savaşmak üzere Suriye'ye geçiş yaptı. Özellikle Ortadoğu, Kuzey Afrika, Kafkasya ve Türki cumhuriyetlerden gelen bu militanlar, ülkedeki silahlı muhalif grupların önemli bir bölümünü oluşturarak savaşın yıkıcılığını artırdı. Sınırları aşarak ülkeye giren bu radikal İslamcı unsurlar, savaşın yalnızca yerel bir çatışma olmadığını, uluslararası bir vekâlet savaşına dönüştüğünü de en açık biçimde ortaya koydu.
Tüm bu süreçte Suriyeli mültecilerden rahatsızlığını dile getiren siyasi figürler, partiler ya da iktidar temsilcileri aynı zamanda Suriye'deki bu saldırıların tarafı oldu, destek verdi, göz yumdu.
Ve Türkiye'ye göçün sonuçları
AKP iktidarı boyunca Türkiye, NATO üyeliğini sürdürürken aynı zamanda Ortadoğu'da bölgesel bir güç olma hedefi doğrultusunda dış politika izledi. Özellikle Suriye'deki gelişmelerde aktif rol üstlenen Türkiye, zaman zaman NATO politikalarıyla uyumlu, zaman zaman ise farklılaşan girişimlerde bulundu.
Bu yaklaşımın ayağı Yeni Osmanlıcı politikanın üzerine kurulmaya çalışıldı. 2002 sonrasında AKP hükûmeti, Türkiye'nin bölgesel etkisini artırmayı hedefleyen ve kamuoyunda çoğu zaman Yeni Osmanlıcılık olarak adlandırılan bir dış politika yaklaşımı benimsedi. Bu yaklaşım, özellikle Ortadoğu'daki gelişmelere daha aktif müdahil olma arayışıyla şekillendi.
Türkiye sermaye sınıfı için savaş yalnızca jeopolitik bir araç değildir. Savaşın yarattığı zorunlu göç, aynı zamanda emek piyasalarını yeniden şekillendirir. Yerinden edilen milyonlarca insan, göç ettikleri ülkelerde çoğu zaman sendikasız, kayıt dışı ve düşük ücretli iş gücüne dönüşmektedir. Böylece savaşın ortaya çıkardığı insani yıkım, sermaye açısından emek maliyetlerini düşüren yeni bir iş gücü rezervi yaratmaktadır. Türkiye'de özellikle tekstil, tarım, inşaat, geri dönüşüm ve küçük ölçekli üretim alanlarında yoğunlaşan Suriyeli ve Afgan işçilerin çalışma koşulları bu dönüşümün somut örnekleridir.
Göçün en belirgin etkisi emek piyasasında görüldü. Sanayi bölgelerinde, tekstil atölyelerinde, tarım alanlarında, inşaatlarda ve küçük işletmelerde Suriyeli ve Afgan işçiler, düşük ücretlerle ve çoğu zaman sosyal güvenceden yoksun biçimde çalıştırılmaya başlandı. Bu durum yalnızca göçmen işçilerin değil, yerli emekçilerin de pazarlık gücünü zayıflattı. Sermaye açısından ucuz ve esnek emek arzı genişlerken, emek piyasasındaki rekabet daha kırılgan hâle geldi.
Bu tablonun en ağır yükünü ise çocuklar taşıdı. Eğitimden kopan on binlerce Suriyeli ve Afgan çocuk, geçim baskısı nedeniyle üretim sürecine erken yaşta katıldı. Tekstil atölyelerinde, ayakkabı imalatında, tarımda ve sokak ekonomisinde çalışan çocuklar, savaşın yalnızca sınırların ötesinde değil, Türkiye'nin kentlerinde de sürdüğünü gösterdi.
Bir savaşın etkisi, bombaların sustuğu yerde bitmez; çocukların okul yerine atölyeye gitmek zorunda kaldığı yerde devam eder.
Göçün yarattığı toplumsal gerilimlerin önemli bir bölümü de yanlış adreslere yöneldi. 2018 yılından itibaren Türkiye'de derinleşerek devam eden ekonomik krizin yol açtığı yoğun işsizlik ve hayat pahalılığı karşısında öfke çoğu zaman göçmenlere yöneltildi. Milliyetçi partilerin ırkçı söylemleri toplumda karşılık bulmaya başladı. Oysa düşük ücret politikalarını belirleyenler, kayıt dışı çalışmayı teşvik eden yapılar, hükûmet ve sermaye sınıfı değilmiş gibi sorunun kaynağı yalnızca göçmenler olarak gösterildi. Böylece emekçilerin ortak sorunları yerine, emekçiler arasında rekabet ve kutuplaşma derinleştirilmeye çalışıldı.
Bugün Türkiye'deki Suriyeli ve Afgan göçünü anlamak için yalnızca sınır güvenliğine odaklanmak yeterli değildir. Göç, uluslararası siyasetin, bölgesel çatışmaların ve küresel ekonomik ilişkilerin kesişim noktasında ortaya çıkan bir olgudur. Aynı zamanda emek piyasasının yeniden şekillenmesi, kayıt dışı ekonominin büyümesiyle doğrudan ilişkilidir.
Kalıcı çözüm, ne göçmenleri toplumsal sorunların tek sorumlusu ilan etmekte ne de göçün yarattığı gerçek sorunları görmezden gelmektir. Çözüm; savaşların önlenmesi için verilecek mücadele ile insanların kendi ülkelerini terk etmek zorunda kaldığı sorunları ortadan kaldırmaktır.
Çünkü savaşın gerçek kazananları çoğu zaman cephede değildir; savaşın bedelini ise evini terk etmek zorunda kalanlar, sınırları yürüyerek geçenler ve yeni ülkelerde en ağır işlerde en düşük ücretlerle çalışan emekçiler öder. Türkiye'deki Suriyeli ve Afgan göçü de bu küresel tablonun en görünür örneklerinden biridir.
Ortadoğu'dan insanlar toplu hâlde durduk yere bir yerlere gitmiyor. Onları yerinden eden bir düzen var. Ve o düzen değişmeden, göçler de bitmeyecek. Çünkü patronların daha çok kâr için savaşlara ve savaşın mağduru olmuş, göç etmiş ucuz iş gücüne ihtiyacı var.
Bu kanlı döngü ancak genci ve yaşlısıyla ve artık Türkiye'de daha yaygın haliyle çocuk işçileriyle tüm emekçilerin kendi düzenini kurmasıyla değişecek
soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.