Sayfa yolu
Sınıf ve 'yağmalama': Édouard Louis neyi savunuyor?
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Yayın Tarihi: 21.10.2026 , 12:08
Fransız yazar Édouard Louis, gerek sahip olduğu edebi üslupla gerekse edebiyatın içine siyaseti doğrudan ve tavizsiz bir biçimde sokmak istemesiyle, günümüzün en çok tartışılan edebiyatçıları arasında.
Aslına bakılırsa etrafında kopan bu fırtına ve yarattığı kutuplaşma, onun yeni bir edebi çağın mihenk taşlarından biri olduğunun göstergesi olarak da okunabilir. Ancak üslup tartışmalarını bir yana bırakırsak Louis’nin edebiyatına dair asıl meselenin, sanatı toplumsal dönüşüm ve politik mücadelenin bir aracı olarak kullanmaktaki ısrarı olduğu da görülecektir. Zira o, kelimeleri estetik bir haz yaratmaktan ziyade yaşamış olduğu yakıcı gerçekliklerin siyasal nedenlerini aramak için kuşanan kararlı bir yazar.
Ayrıca bu iradesi yalnızca yazdığı kitap sayfalarında da kalmıyor. Yazarın bizzat sokağın ve siyasetin nabzının attığı eylemlere katılması, edebiyatla kökenine indiği sorunları eylemle değiştirme iradesinin de en net kanıtını oluşturuyor.
Geçtiğimiz günlerde Fransa’da yüz binlerce insan sosyal adalet, eşitlik ve servetin yeniden dağıtımı talebiyle sokağa döküldüğünde, Louis de o kalabalığın bir parçası olmuştu. Hatta bir haber kanalına verdiği röportajda lise çağlarından beri gösterilere katıldığını fakat bu defa epey korkarak buraya geldiğini söylemekten de çekinmedi. Korkusunu büyüten şeyi ise “Macronizm”in ölçüsüz şiddeti olarak kodladı ve çözümün ancak sokakta daha fazla kalabalık olarak geleceğini savundu.
İşin ilginç yanı şu ki Louis, bu kararlı siyasal pratiği henüz küresel çapta yankı bulmadan önce, -tıpkı ülkemizde de bir dönem olduğu gibi- dünyanın pek çok yerinde yoksulluk hikayelerini pazarlayarak zengin olmakla eleştiriliyordu. Hatta Elena Ferrante’yi beğenmediğini söylediğinde sosyal medyada eril dil kullanan bir fail olarak kodlandığı dahi oldu.
Onu paragöz bir yeni yetme ya da kadın düşmanı olarak addedenlerin Louis’yi pek anlamadığı ise ortadaydı. Çünkü Édouard Louis’nin edebiyattaki asıl amacı edebiyat kürsüleri için yeni anlamlar üretmek hiç olmadı. O her daim doğrudan dünyayı değiştirmenin yollarını keşfetmek için uğraştı ve bu uğraşını sürdürmeye devam ediyor.
Her ne kadar bu keşif güzergâhı kimi zaman dönemin popüler söylemlerinin cazibesine kapılıp eklektik savrulmalara veya parçalı ideolojik duraklara uğrasa da özündeki arayış hiç kaybolmuyor. Bilhassa Babamı Kim Öldürdü adlı romanında bu devrimci çabasının izleri oldukça berraktır.
Bu yöndeki arayışının en büyük sembolü sayılabilecek olan metnini ise geçtiğimiz gün bir köşe yazısı formunda yayınladı. Yıllar içinde biriken tüm ününe ve mali refahına rağmen; yayınevlerinden veya kültür endüstrisinden ne gibi tepkiler ve kısıtlamalar alacağının hesabına da düşmeden, epey netameli bir konu olan yağmalama vakalarında kalem oynattı.
Libération gazetesinde yayımlanan yazısında Fransa’nın çeşitli kentlerinde yaşanan şiddet olaylarına dair, "Bu mesele ahlaki değildir: Yani mesele yaptıklarının doğru mu yanlış mı olduğunu bilmek değildir. Mesele politiktir" diyerek doğrudan egemen aklın ikiyüzlülüğünü hedef aldı. Lise öğrencileri okul işgal ettiğinde bu eylemi bağlamlarıyla ve gerekçeleriyle açıklayanların, konu yağma yapan yoksullar olduğunda takındığı tavrı sorguladı.
Yazısını şu sorunun çatısı altında kurdu: Sosyoloji kimler içindir? Ve yağmalama yapanlar emekçi mahallelerin gençleri olduğunda, neden aniden kapitalist üretim ilişkilerinden türeyen o şiddet sarmalının dışında konumlandırılıyorlardı?
Louis'nin yazısındaki çarpıcı ifadeyle; yoksulluğa hapsedilmiş kitleler neden birdenbire "nedensiz, geçmişsiz ve hiçbir şeyin şekillendirmediği bireylere" dönüştürülüyorlar ve onlara "saf bir irade, neredeyse doğuştan gelen bir kötülük" atfediliyordu?
Görüldüğü üzere Édouard Louis bu gençlerin eylemlerini tarihsel ve sınıfsal bir bağlama oturtmanın, doğrudan doğruya sömürü düzenini sanık sandalyesine oturtmak anlamına geleceğinin epey derinlikli olarak farkına varabilmiş bir yazar. Ve egemen akıl, sistemi temize çıkarmak için isyancıları "saf bir kötülükle" yaftalarken; bu sosyolojiden arındırma operasyonuna cepheden itiraz etmekten de çekinmiyor. Dolayısıyla işçi sınıfının yaşamını görünür kılmaya ve onu kalıcı olarak değiştirmeye çalışan bir yazarı eleştirmek, önce onu anlamayı şart koşuyor diyebiliriz. İşçi sınıfının en alt kademesinden kopup gelen birini anlamaksa, kapitalizmin derinli bir analizine vakıf olmayı gerektiriyor.
Louis’nin bu cesur ve tavizsiz tutumunun, kuşkusuz Türkiye için de koca bir yüzleşme vesilesi olduğunu söyleyerek bitirelim.
Öyle ki sokağın tekinsizliğinden korkan, muhalifliği yalnızca imza günlerinde ve kimseyi ürkütmeyen sosyal medya paylaşımlarında taşınan risksiz bir kimlik olarak kodlayan yerli sanatçılarımız için, Édouard Louis pratik bir ders veriyor: Sanat, yoksulların ve öfkelilerin yanında bizzat ateşe dokunmadığı sürece, statükonun estetik bir aparatından başka bir şey olamaz.
Bu dersin alındığını gördüğümüz günlere hızla kavuşmak dileğiyle.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.