Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Sınıf mücadelesinde ihmal edilmiş bir yan

Artık kentlerdeki her karış toprak parçası rant alanıdır. İktidar sahipleri doymak bilmez bir iştahla bunlara saldırmakta, son kalan ağacı da keserek üstüne beton dökmeye girişmektedirler.

Cemil Fuat Hendek

Yayın Tarihi: 03.08.2022 , 12:57 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54

Çevre sorunlarına karşı mücadele haberlerini ve ardından TKP’nin çağrılarını sevinerek okuyorum soL’da...

2. Dünya Savaşı sonrası, özellikle 60’lı yılların ardından Avrupa komünist hareketinin hataları sonucu başımıza neler geldiğini yaşadık. Sonuçları halen işçi sınıfı hareketinin baş belası olarak önümüzde duruyor. Bu hatalardan biri de büyük savaştan sonra hızla kendisini hissettirmeye başlayan çevre sorunlarına ilgisizlik oldu. 

Komünistlerin bu konudaki pasif duruşunu belirleyen en önemli etmen kuşku götürmez biçimde Sovyetler Birliği’nin ve diğer sosyalist ülkelerin zorunlu olarak hızla sanayileşme yolunda adımlar atarken kimi hatalar yapmış olmalarıdır. Dahası, Çernobil kazası sonrası emperyalist dünyadan yükselen yaygara, kimi solların da katıldığı histerik antikomünist saldırılar, Sovyetler Birliği ve Dünya Sosyalist Sistemi’ne sadık komünist hareketin bu konuda hepten suskun kalmasına neden oldu.

Ne var ki, suskunluk çok kısa zaman sonra siyaset sahnesinde solun başına çok büyük belalar açacak bir harekete de geçit vermiş oldu.

Çevre duyarlılığı, aslen 19. Yüzyıl sonlarında insanlığa yeni değerler kazandıran burjuva aydınlanma hareketinin konularından biri olarak gündeme gelmişti. Ne var ki, burjuvazinin iktidara yerleştiği andan itibaren hızla çöpe attığı aydınlanmanın birçok konusu arasında çevre sorunları ve doğanın yağmalanmasına karşı tutum da yer aldı.

Ve bilindiği üzere aydınlanmanın bazı değerlerine sahip çıkma ve bunları işçi sınıfı ve emekçi yığınların çıkarları uğruna savunma görevi devrimci marksist harekete kaldı.

Nitekim, 20. Yüzyıl başlarında marksist işçi hareketinin, yaşamın hemen hemen tüm alanlarında olduğu gibi bu konuyu da gündemine aldığını görüyoruz. “Tekelci aşamaya yükselmekte olan kapitalist ilişkilerin doğanın yağmalanmasını da alabildiğine hızlandırdığı, yığınsal tarım arazileriyle doğanın tekleştirildiği, hayvan türlerinin yok edildiği, ekolojik dengelerin altüst edildiği” uyarısı 1900’lerin başında o zamanki marksist devrimci sosyal demokratların mücadele gündemlerinde yer alıyordu.

Almanya’da örneğin, Ekim Devrimi’nin etkileriyle yükselen işçi sınıfı hareketinin giriştiği Kasım Devrimi’nin yenilgisi ardından, kısa süre sonra tekrar kendisini toparlamaya çalışan marksist devrimciler, kent varoşlarının meyhanelerine sıkıştırılmış işçileri doğaya, temiz havada yürüyüşlere çıkarmak, aynı zamanda onlara marksist eğitim vermek amacıyla Doğa Dostları Dernekleri kurdular.

Kalıntıları bugün halen yaşamakta olan bu çalışma Nazilerin iktidarında yasaklandı. 2. Dünya Savaşı sonrasındaysa, devrime ihaneti tescilli sosyal demokratların hakimiyeti altına düştü.

Ne var ki, hayat devam ediyordu. Dolu dizgin sürmekte olan sömürüyle yetinmeyen, dünya yüzünde değer olan ne varsa yağmalayan burjuvazinin iktidarı da. Dolayısıyla doğa da gelecek onlarca neslin yaşam alanlarını yok edecek şekilde talana maruz kalmaktan kurtulamadı.

Örneğin, savaş öncesinde ülkenin başlıca nehirleri Ren ve Main boyunca  insanların yüzdüğü plajlar varken, 1960’ların ortasına gelindiğinde artık bu sulardaki tüm yaşam sonlanmış, suya girmek yasaklanmış, zehirlenmeye karşı uyarılar yapılmaya başlamıştı. 

Endüstrinin yoğun olduğu kentler nefes alınmaz hale gelmişti. Örneğin, Ruhr havzasında Thyssen, Krupp, Mannesmann üçgeni içinde doğan her dört çocuktan biri üç yaşına geldiğinde astım ya da bronşit tedavisi görmek zorunda kalıyordu. 

İşte bu noktada komünist hareket sessiz kalarak siyaset sahnesinde alanı yeni bir hareketin, Yeşiller hareketinin hakimiyetine terk etti.

Soldan dökülme, reel sosyalizme ve aslen komünizme düşman birkaç aklı evvelin önderliğinde geliştiler. 

68’in öğrenci hareketinden gelme solcu görünümdeydiler ama, aslen sapına dek liberal, en sadık biçimde tekellere hizmet etmeye teşne bir takımdı bu. 

Aralarında karanlık tipler de yok değildi. Ve Alman Komünist Partisi, bunlar henüz “girişim aşamasında” iken ne menem bir şey olduklarını tahlil etmedi değil. Bunların sağcı Hristiyan Demokrat Parti’den farklarının olmadığı da yazılıp, konuşuldu. Ne yazık ki, çok kısa bir süre için... 

Sadece en başta değindiğim nedenle komünistlerin konuya ilgisizliği değil. Bir yanda tekelci sermayenin hizmetindeki medyanın desteği, bir yanda ciddi parasal kaynaklar... Aynı süreçte uluslararası alanda, içinde CIA’nın da yer aldığı bir takım emperyalist odakların çevre sorunlarına yönelik kurum ve kuruluşları (Greenpeace v.b.) ele geçirmesi ya da bizzat kurarak gündeme hakim oluşu... Bu arada komünistlerin barış hareketinin yığınsallaşması hatırına Yeşiller’e göz yummaya başlaması...

Yeşiller işte o süreç sonunda partileştikten ve ardından Demokratik Almanya’daki karşıdevrimci girişim “Bündnis 90” ile de birleştikten sonra önlerinde hiçbir engel kalmadı. Yeşiller bugün Almanya’da ikinci kez iktidar ortağıdırlar. 

1990’larda iki hükümet boyunca yaptıkları gibi, Sosyal Demokrat Parti ve Liberal Parti ile el ele tekellerin Almanyasının emperyalist emellerine hizmet etmektedirler. Savaş seviciliği yapmakta, ülkede sosyal hizmetleri daha da kısıtlama pahasına Almanya’nın silahlanmasına bütçeden ek bir 100 milyar Avro ayrılmasına öncülük etmektedirler. (Konumuz Yeşiller’in tekeller adına yürüttükleri politika değil, yoksa bu uzun bir listedir.)

Ve ne yazık ki, medyanın da yardımıyla yarattıkları imaj sayesinde aklı ampute edilmiş milyonlarca insan hâlâ bunların “sol” olduğunu sanmaktadır.

Ülkemize gelince... Komünistler, sadece en temel sorun olan emeğin sömürüsüne karşı değil, emperyalizme bağımlılığa, yerli yabancı tekellerin ülkemizin yeraltı ve yerüstü zenginliklerini talanına, halkın malı olan işletmelerin özelleştirilmesine savaş açmış bulunuyor. 

Çevre sorunları bu mücadelenin dışında düşünülemez. Çünkü sorun, çevresine duyarlı az sayıda küçük burjuva aydının eline bırakılamayacak kadar güncel ve önemlidir.

Süreç, uzun vadede, sosyalizm koşullarında bile kolay kolay tamir edilemeyecek, yerine konması belki yüzyıllar sürecek kötü sonuçlara doğru hızla ilerlemektedir. 

AKP, iktidara geldiği andan bu yana ülkemizin tüm değerlerini bir yanda geleneksel büyük sermayeye, bir yanda kendi yarattığı yandaş büyük kapitalistlere, aynı zamanda tüm emperyal güçlere gümüş tepside sunmakta. Böylece akarsularımız, göllerimiz kuruyor, ormanlarımız yanıyor, tek tük kalmış vahşi hayvanlarımız, flora ve fauna yok oluyor. Kıyılarımız betona gömülüyor, bu aynı zamanda kırsalda yaşam alanlarının da yok olması anlamına geliyor. Tabii kentlerimiz de yeşili, ağacı, çimeni unutuyor. 

Artık kentlerdeki her karış toprak parçası rant alanıdır. İktidar sahipleri doymak bilmez bir iştahla bunlara saldırmakta, gözü kararmışçasına son kalan ağacı da keserek üstüne beton dökmeye girişmektedir.

Zamanımızda sol hareketlerin ne yazık ki halen aşamamış olduğu akıl dağınıklığına karşın, işçi sınıfının tarihsel misyonunu gündeminden düşürmeyen ve böylece dünya çapında  dikkatleri üstüne çekmeyi başaran az sayıda komünist partileri arasında sayılan TKP’nin bu mücadeleye de öncülük etmesi yığınların duyarlılığını artırmakta çok önemli bir etmen olacaktır. Önünde sonunda savunulan, en başta emekçi yığınların geleceği ve yaşam alanlarıdır. 

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.