Sayfa yolu
Sinemamızda Kurak Günler
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Nazım Tezcan, Bahar Algan
Yayın Tarihi: 15.01.2023 , 10:06 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54
Memleketimizin toplumsal konulara duyarlılığı, politik ve örgütlülük konusunda “zayıflığı” açık bir şekilde ortadayken en ufak bir “muhalif” tavır veya toplumsal konulara ilişkin göstermiş olduğu tepki, politik olarak nitelendirilebiliyor. Bu “muhalif” tavır bazen kendisini bir sosyal medya beğenisi olarak bile gösterebiliyor.
Sinemamızda da memlekete dair bolca metafor görüldüğü anda veya bu “muhalif” tavra ilişkin çeşitli emareler gördüğümüzde doğrudan filme politik damgası vurabiliyoruz. Kurak Günler için özetle; aslında siyaseten kurak olan memleketin sinemaya yansımasıdır, diyebilir miyiz? Bu yazı diyebiliriz’in cevabı olması iddiasıyla yazıldı.
Politik film nedir? Bununla ilgili yazılan çizilen çokça şey vardır ancak özetle şunu söyleyebiliriz; Memleketin derdini kendine dert edinmiş sinema emekçisinin (yönetmen, oyuncu, senarist…) bu derdi perdeye yansıtması ve izleyicinin “Böyle gelmiş böyle gitmez!” ruh haliyle o filmden çıkmasıdır.
Sinemamızdaki kuraklık neden sürekli kasaba ısrarıyla karşımıza çıkıyor?
Bu soruya verilecek yanıtın derinliğine göre yazının tamamının konusu da olabilir, bir paragrafla değinilip geçilecek bir alt tartışma da. Yukarıda özetle değindiğimiz, aslında üzerine çokça konuşmamız gereken politik film tartışması ve filmlerden umut bekleme veya beklememe halinin kendisinin kasaba saplantısıyla doğrudan ilişkisi var. Görünen tabloda kent merkezlerinden, aydınlanma mücadelesinden, emek-sermaye çelişkisinden umudunu kesen “aydınımız” kaçışı kasabada buluyor.
Kasabalarda çekilen filmlerde genellikle vicdan, iyi insan – kötü insan tartışmaları, suçluluk gibi kavramların üzerinde bu kadar tepinilmesinin başka bir açıklaması yoktur galiba. Biraz daha detaylandırmaya çalışırsak bir filmde iyi ve dürüst bir işçi karakterin olması o filmi politik yapar mı? Kurak Günler’i iyi ya da kötü yapan şey filmde işçilerin olup olmaması mıydı? Ya da içinde her işçi geçen film iyi mi? Bu soruların cevabı başka yazının konusu olsun ve bu kısmı kapatalım.
Bir filmi tartışırken “Ne?” ve “Nasıl?” soruları
Öncelikle film, vizyona girmesine birkaç gün kala Kültür ve Turizm Bakanlığı’yla yaşadığı mesele üzerinden çok konuşuldu. Burada yaşanan sıkıntının tartışılacak hali yok ama bağımsız sinemanın da seyircisi belli. O ana kadar yalnızca festivallerde konuşulan film, kenarından da olsa ülke gündemine girmiş oldu. Film henüz seyirciyle buluşmadan “politik” bir yere oturdu. Yönetmen Emin Alper de Türkiye Sineması içinde “politik” bir yönetmen olarak kabul ediliyor. Tam olarak ilk paragrafta değindiğimiz üzere, memleketteki politik kuraklık bir tepki üreten herkesi politik bir figür haline getiriyor.
Bir filmi ele alırken biçim ve biçemden söz ediyoruz. Yani ne, nasıl çekilmiş? En bilindik haliyle; bu filmin derdi ne ve bu nasıl gösterilmiş? Yakın dönem Türkiye Sineması’nın iyi fotoğraf karelerinden oluşmasına öyle alıştık ki bir bağımsız yapım her şeyden önce “güzel” olanı göstermeli gibi geliyor. Bu “güzel”, bir türlü ilerlemese de hiçbir şeyden söz etmese de “Güzel çekmiş,” demeye açık bir seyirci kitlesine hitap ediyor. Güzel’in ne olduğu çok uzun bir tartışma konusu ama sinemamızdaki kabul görmüş yansımaları; belli belirsiz görüntüler, uçsuz bucaksız manzara fotoğrafları, iyi ışık ya da kimi zaman ışık yapmamayı sanatsallaştırma gibi örneklerle dolu. Kurak Günler’de de bu bağlamda çok farklı bir görsellikle karşılaşmıyoruz. Film çekmeyi teknik olarak bilen, film izlemiş birinin kadrajlarını görüyoruz.
“Nasıl?” sorumuza ilişkin söyleyecek çok fazla şey yok, üstüne tezler yazılır, yönetmen övülmeye devam edilir. Biz filmde ne anlatıldığına bakalım.
Kurak Günler “ne” anlatıyor?
Film, kasabaya tayinle gelen genç savcının hayatıyla açılıyor ve ne hikmetse bütün kasaba bu savcıyı izliyor. Bir de kasabanın akışına ayak uydurmuş hakime karakteri var, filmdeki görevi savcıyı ileri gitmemesi için sürekli uyarmak. Hikaye, savcının belediye başkanının oğlu ve onun eczacı arkadaşıyla bir alem gecesine katılmasıyla gerçekten başlıyor. Kasabanın ileri gelenlerinin dışarıdan gelen önemli kişiye eğlence düzenlemesini şimdiye kadar birçok kez gördük. Buradaysa öyle ileri gidiliyor ki bu adamların savcının yanında cesaret edemedikleri hiçbir şey yok. Gece, eğlence sırasında dans etmeye gelen çingene kıza tecavüz edilmesiyle son buluyor. Savcıysa hiçbir şey hatırlamıyor ve olay patladıktan sonra işin ucunun kendisine değmemesine gayret ederek meseleyi araştırmaya başlıyor.
soL’da filme ilişkin yazılmış bir yazıda Çingene kızın göçmenleri temsil ettiğine değinilmiş, muhtemelen doğrudur. Kızın akli dengesinin tam olarak yerinde olmaması sebebiyle kasabada durup durup kıza tecavüz edildiği ortaya çıkıyor, babasının tek sahnedeki konuşmasında yoksulluklarına, istenmeyen olmalarına değiniliyor. Filmi izlerken böylesi bir temsili anlamamıştık. Birazdan da değineceğiz, filmin her yeri metaforlarla doluyken böyle bir konudan bu kadar yüzeysel sıyrılmak çok mümkün değil. Ama yönetmenin bu tipleri (hiçbir derinlikleri olmadığı için karakter diyemiyoruz) senaryoya eklemesindeki sebep; bütün ezilenlerin, akli dengesi yerinde olmayanların, göçmenlerin, yoksulların, kadınların bir torbaya konup temsil edilmeye çalışılmasıdır muhtemelen.
Bu alem gecesinin ardından savcı kendinden de emin olamıyor. Daha önce birçok kez gördüğümüz; “Kim suçlu, herkes mi suçlu? Bu kasabanın suyunda bir şey var herhalde, herkes suçlu,” hikayesine evriliyor film. Bu noktada önemli bir karakter olan; o gece savcıya yardım mı ettiğini yoksa kötülük mü yaptığını bilemediğimiz muhalif gazeteciden de söz etmek gerekiyor. Ona aşağıda daha ayrıntılı biçimde değineceğiz.
Bu yazıyı yazmaya bizi en çok iten konuya, metaforlara geçelim. Muhtemelen filmin en can alıcı görüntüleri olduğu düşünülen yaban domuzu sahneleriyle başlanabilir. Sinemamızda hayvan metaforları listesine salyangozlar, kelebekler, türlü böcekler derken bu sene yaban domuzları ve fareler eklendi. Kasaba halkı vurdukları yaban domuzlarını kanlı kanlı bütün kasabada gezdiriyor. Bu durum da kasaba halkı tarafından büyük bir eğlence haline getiriliyor. Filmin başında da sonunda da öldürülen yaban domuzlarıyla eğlenme sahnesi var. Filmin en çok ikilemde bırakan tarafı gerçeklik hissi. Sinemada gerçeklik yansıtıldığında çok beğeni topluyor, bu film için de benzer yorumlar söz konusu oldu. Aksine burası distopik bir kasaba olsaydı bu sahneler daha anlamlı olabilirdi ama böyle bir durum da yok. Öyleyse bu yaban domuzları biz miyiz, savcı mı, iyilik mi anlaşılmaz bir hal alıyor. Bir de kapana kısılan fare metaforumuz var. Yine benzer biçimde memleketçe mi kapana kısılmışız, savcı mı, iyilik mi kapana kısılmış anlaşılmaz bir halle karşı karşıyayız.
Gerçeklikten bir o kadar uzak diğer sorunumuz kasabanın muhalif gazetecisi. Bu nasıl bir kasaba ki farklı yorumlarla birkaç tane gazete çıkıyor? Belki de gazetecinin enteresan bir hikayesi var ama öğrenemiyoruz. Gazeteci; çocukluğunda bütün kasaba tarafından tacize uğramış, eski belediye başkanının himayesine aldığı, sürekli savcıyı takip eden bir karakter. Alem gecesinde savcıyı evine aldığını söylüyor, burada belli belirsiz bir görüntü gazetecinin de savcıyı taciz edip etmediği sorusunu ortaya çıkarıyor. Ancak filmin sonunda savcıyla birlikte gazeteci de “iyiler” tarafında kalıyor. Bütün kasabaya karşı neden iyi olduğunu anlamadığımız iki kişilik bir iyilik…
Gazetecinin muhalifliği, belirsiz bir su meselesi dışında eşcinsel olmasından kaynaklanıyor. İyiliğini de herhalde burada arıyoruz. Savcının iyi olarak atfedilmesindeki tek sebepse kurallara uymaya çalışması. İyiyi, kötüyü seçmeye çalışmak zaten oldukça zor bir konu ama bütün kasabanın kötü, onlardan bir şekilde farklı olan iki kişininse iyi sayıldığı bir iyilik anlayışıyla mesele açıklanmaya çalışılıyor.
Filmin sonu, bir diğer metaforumuz olan obruk meselesiyle bağlanıyor. Kasabanın orasında burasında film boyunca açılan obruklar, memlekette mi açılıyor, içimizde mi o da belirsiz bir durum. Nihayetinde filmin her yeri tuhaf bir kasabada yaşanan metaforlarla dolu. Filmin sonunda savcı ve gazeteci, kendilerini kovalayan öfkeli kasabalılardan kaçarken açılan obruklardan birinin karşısına geçerek kurtuluyor. Kasabalılar obruğun öteki tarafında şaşkın şaşkın onlara bakıyor. “İyilik” karşıya geçti ve kurtuldu!
Esasında filme yapılacak tek bir yorum var ama ne akademik ne de kibar: “Ben bunları yemem!” demek gerekiyor. Biz artık bunları yemeyelim. Memleketin yüzde kaçı yaşıyor bu kasabalarda, kentlere ne oldu? Köyden kente göçenler ne köyüne dönmüş ne kentin yoksul mahallerinde yaşıyor, herkes kasabalara yerleşmiş ve kötü!
Sinemamız öyle kurak, öyle yalnız, öyle kendinden bir haber ki oturup bu yarı-distopik kasaba filmleri övülüyor. Bu sene izlediğimiz kaçıncı tuhaf kasaba bu? Yıllardır izlediğimiz tuhaf kasabalar kaç etti acaba? Ne Türkiye; karanlık, kimin ne suç işlediği belli olmayan bir distopya ne de kasabalarda kötü, suçlu halk yaşıyor. Suçluları aramızda aramaktan vaz geçip kafamızı kaldırdığımız vakit sinemamız da kuraklıktan kurtulacak.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.