Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Seviyorsan, öyle mi? Öyleyse yaşasın 8 Mart!

Emekçilere “çalışın, yorulun, bir yandan da evlenin, en az da üç çocuk yapın” deniyor... “Aile Yılı”ndan anladıkları her ne ise, işte o, kadınları eşitlik ve özgürlük adına mücadeleye davet ediyor. Öyleyse yaşasın 8 Mart!

Elçin Solmaz

Yayın Tarihi: 25.02.2025 , 00:10 Güncelleme Tarihi: 25.02.2025 , 09:36

“Seviyorsan git evlen bence…” Bu bir dizi repliği değil; şarkı sözü değil, baba hatta dayı nasihati de değil. 14 Şubat’ta sosyal medyada bu paylaşımı yaparak bizimle adeta eğlenen kurum Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı. 

Devlet ne ara bu denli gayri resmi oldu, bu ciddiyetsizlik ne ara tüm kurumlara yerleşti ve yadırganmaz hale geldi sorusu bu yazının konusunun dışında; ama ne yazık ki yaşanan yozlaşma hayatın her alanında, iç içe ve bulaşıcı. 

Pek yerli ve milli olmadığı, aslında inşa etmek istedikleri kültüre tam da uymadığı (!) konusunda da uyarılmamış olacaklar ki, Bakanlık Aziz Valentin günü olan 14 Şubat’ı vesile ederek sevgililere gidip evlenmeyi salık veriyor. Çünkü 2025 yılını Aile Yılı ilan ettiler, yazımızın konusu bu.

Ocak ayının ilk günlerinde Erdoğan tarafından ilan edildiğinde konuyla ilgili ilk tepkiler “2024 yılı Emekliler Yılı ilan edilmişti ve emeklilerin burnundan geldi, üç kuruşa muhtaç kaldılar; Aile Yılı ilan edildiyse bu yıl da ailelerin çekeceği var” şeklindeydi. Yurttaşın bu refleksi çok anlaşılır; zira artık AKP böylesi çıkışlarına, kendilerini destekleyenler dahil kimseyi inandıramıyor, dahası “eyvah” dedirtiyor. 

Yine de tükenmiş kaynaklarından ideoloji, propaganda ve oy üretmeye, on yıllar içinde yakaladığı sömürü ivmesini düşürmemeye gayret eden iktidar Aile Yılı’ndan ne bekliyor ve bu kampanyanın arka planında kadınların hayatına dair hangi tehditler bulunuyor, 8 Mart yaklaşırken bunları gözden geçirelim.

Aile Yılı, ilan ediliş biçimi ve içeriğinden de açıkça anlaşılabilir ki, sunulmaya çalışıldığı gibi sempatik bir aile güzellemesi değil, öncelikle nüfus politikalarına ilişkin bir inisiyatif. İktidarın doğurganlık oranlarının düşmesine yönelik endişesini, pro-natalist, yani doğumu teşvik edici politikaları devreye sokarak gidermeye çalışması söz konusu. 

Ülkenin nüfus artış grafiğini belli bir seviyede tutmanın birkaç amacı var; Türkiye’nin kalabalık nüfusu ekonomik, sosyal, kültürel, askeri gücünün, zenginliğinin önemli bir boyutu. Nüfusun yapısı ve özelliklerine dair eşitlikçi, kalkınmacı ve planlı bir düzende bambaşka bir tartışma yapılabilirdi. Dolayısıyla devletin ailenin yapısı ve çocuk sahibi olmaya dair söz söylemesinin geniş emekçi kitlelerce meşruiyeti, temsil ettiği sınıfa göre değerlendirilmeli. Kapitalizmin aileyi düzenin sürmesinde kilit birim olarak gördüğünü ve kullandığını, maddi ve manevi açıklarını aile içine gömerek gidermeyi yöntem edindiğini biliyoruz.1Bugün ve bu başlıkta ise aile kurmanın ve çocuk yapmanın teşvik edilmesi, genç, enerjik, görece “masrafsız”, yani Türkiye kapitalizminin yabancı sermaye için en çekici yönü olarak pazarladığı ucuz iş gücünü gelecek yıllarda sürekli kılabilmek adına bir girişim.

Cumhurbaşkanlığı Yatırım Ofisi tarafından “Güçlü iş gücü piyasası ve canlı iç pazar” diye adlandırılan, çoğunluğu 35 yaşın altında, geleceği belirsiz, sömürünün en ağırını kaldırma potansiyeli olarak görülen emekçiler. İşte onlara, “çalışın, yorulun, bir yandan da evlenin, en az da üç çocuk yapın” deniyor. Zaten yıllardır en yetkili ağızdan deniyor; ama son on yılda diğer pek çok şey gibi bunu da bir türlü kabul ettiremediler, daha doğrusu benimsetemediler. Hem kurgularının hem de otoritelerinin aldığı darbeyi “Aile Yılı” gibi yeni söylemler, vaatimsiler üreterek gidermeyi deniyorlar. Bu “genç iş gücü” söyleminde örtülü bir yaşa bağlı ayrımcılık da var; ama hem geride bıraktığımız pandemi hem de üstte kısacık dokunduğumuz milyonlarca emekliyi yok sayan yoksulluk zaten yaşlıya nasıl bakıldığına dair yeterli veri sunuyor.

Aile Yılı’nın bir diğer gündemi “aile yapısına yönelik tehditlerin” giderilmesi. Aile kavramının içi İslam’ın belirlediği şekilde doldurulmaya, kadınların, çocukların, aile içi ve aileler arası ilişkilerin bu normlara göre düzenlenmesi dayatılmaya çalışılıyor. 

Bu paketi de iyi tanıyoruz: Kadınların aile ve aileye bağlı mülk/miras ilişkilerindeki ikinci sınıf rolü; bekarlık, boşanmışlık, dulluk gibi çeşitli sosyal durumlarda yapıştırılan etiketler, karar verme mekanizmalarındaki dışlanmışlığı, genç kızların hatta çocukların kaç yaşında evlenmeye müsait hale geleceğine ilişkin kapkara fetvalar, giyim kuşam kuralları, çağdışı mahremiyet anlayışı, kürtaj/doğum kontrolüne ilişkin yasaklar, eğitimde, çalışma hayatında, hukukta, sokakta, evde her türlü cinsiyetçi ayrımcılık ve engellemeler… Burada da pek yeni bir şey yok aslında, iktidar laiklik karşıtı, dinci ajandasının gereklerini her yolla uygulamaya çalışıyor. Yeni olan, bunun da yıllara rağmen benimsetilemiyor olduğu gerçeği belki de.

Türkiye, bitmek bilmeyen, cezasız bırakıldıkça daha çok ve daha vahşi şekilde işlenen kadın cinayetlerinin ülkesi. Her kadın cinayeti bir sonrakinin hazırlayıcısı. Namus, ahlak, boşanma, söz dinlememe… 

Saldırıya mazeret edilen her ne ise, kadını aşağı gören, cehaletle mücadele etmeyen, eşitlik ve aydınlanma düşmanı karanlıkla yakından ilişkili. Saldırganın, örneklerin en az üçte ikisinde kadının aynı çatı altında yaşadığı, ailesinden biri, eşi, babası, erkek kardeşi olduğunu da biliyoruz. Buradan bakınca Türkiye, annesi babası tarafından azarlanan, dövülen, yaralanan, öldürülen çocukların da ülkesi desek, o çocukların aile deyince kafalarında ne canlandığını bir düşünsek, gelecekte kuracakları ailenin hangi duygular temelinde olabileceğini hayal etsek… Ne zor. Ve “Aile Yılı” denince kaç kadının sırf bu sebepten tüyleri diken diken oluyordur kim bilir? Hukuken cezasız bırakılsa da, toplumun vicdanında bu saldırganlığın açtığı kolay kolay onarılmayacak bir yara. Bu kana bulanmış kaygan zeminin üzerine birkaç sosyal medya mesajı, birkaç on bin lira destek, çalışma hayatında iyileştirme kılıflı esnetmeler2 nasıl bir iyimserlik inşa edebilir ki?

Cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği çeşitliliği ile kavgaları da hiç bitmedi. Tüm topluma giydirmeye çalıştıkları İslam gömleğine asla sığmayan toplum kesimlerinden biri, varlıkları onlar için nasıl ürkütücü bir tehditse, konu dönüp dönüp LGBT’lere geliyor. 

Aile Yılı kapsamında atılacak adımlar, herkes gibi bir ailenin evladı olan, birliktelik ve aile kurma arzuları da herkeste ne kadarsa o kadar olan; ancak bu hakları yasal olarak bulunmayan ve eşitsizlikten en çok etkilenen LGBT yurttaşları düşmanlaştırarak başlıyor. Bu düşmanlaştırmanın LGBT’lerin işine, sağlığına, canına kast ettiğini de biliyoruz. Sahi kim seviyor, kim gidiyor evleniyordu?

Aile Yılı içeriğinde evlenecek ya da yeni ebeveyn olacak kişilere -bu kampanya bağlamında çiftlere demek daha doğru olur- yönelik eğitim ve krediler de yer alıyor. Meblağı yaklaşık altı asgari ücrete (bir aylık yoksulluk sınırı çarpı iki de denebilir) tekabül eden, evlilik masraflarına dair gerçekçiliği “Çok fazla olmuş, biraz azaltın” alaycılığı ile karşılanacak düzeyde olan bu kredi bir tür sadaka ve o da zaten hak değil yardım temelli, yurttaşları pasifize edici yaklaşımın bir ürünü. Bu faizsiz olduğunun altı çizilen krediyi “hak edebilmek için” belli yaşın altında olmak, ilk evlilik olması, vb. birtakım koşullar var ve kimlerin evliliğinin daha makbul olduğu daha bu koşullardan hissettirilmiş oluyor. Büyük toplum kesimlerinin en ufak desteğe bile ihtiyaç duyacak derin bir yoksulluk içinde olduğu ve bu yardıma da çokça başvurulacağı gerçeği bir yana, alındığı gibi eriyecek bu yardım geleceğe dair kime umut verebilir? 

Ek olarak, evlenmek üzere sosyal yardım paketlerine başvuran çiftlerin bu yardımı alabilmelerinin bir başka koşulu, aile içi iletişim, çocuk yetiştirme, vb. konularda verilecek eğitime katılma taahhüdü. Başka bir dünyada, hayatın önemli kavşakları sayılabilecek bu dönemlere yönelik eğitimin, psikososyal desteğin son derece yararlı ve gerekli olabileceğini söylemek mümkündü. Bizim örneğimizde ise, bu mecburi eğitimlerin özünde İslami endoktrinasyona ayrılan kaynak olduğunu tahmin etmek güç değil. Ayrıca, tek anneler, mülteci anneler, engelli anneler, yaşı iktidar eşiğini aşan anneler, biyolojik olarak anne olması mümkün olmayan kadınlar, evlat edinmiş anneler vd. onlar bu desteğin neresinde, bilemiyoruz.

Nihayetinde “Aile Yılı”nın özünde çocuk yapmak bulunduğuna göre, diyebiliriz ki bu siyasal inisiyatif kadınlara yönelik bir annelik dayatmasıdır. Anne olmak, aile olmak çok yakın paylaşımları, çok değerli birliktelikleri de ifade ediyor. 

Gündelik hayatta annelikle ilgili olumlu ve olumsuz pek çok önyargı var, anne olanların ve olmayanların farkında oldukları ve olmadıkları anneliğe ilişkin kalıplar var. Ama kim için iyi, kim için değil, ne zaman, ne zaman değil sorusunun genellemeci ve kestirme bir yanıtı olamaz. Dahası, soruya bu ülkenin başına musallat olmuş sermaye iktidarının yanıt hakkı yok. 

Öte yandan “her kadın anne olmalı mı, tek başına ebeveyn olunmalı mı, bu durum gelecek kuşağı nasıl etkiler, bu karanlıkta evlat yetiştirmek doğru mu” gibi yarı kişisel yarı toplumsal soruları sömürü düzeni gölgesinde ne kadar içtenlikle tartışılabiliriz bilmiyorum.

Bildiğim şu, “Aile Yılı”ndan anladıkları her ne ise, işte o, kadınları eşitlik ve özgürlük adına mücadeleye davet ediyor. 

Öyleyse yaşasın 8 Mart!

  • 1

    Gelenek 154. sayının eskimeyen yazıları için https://haber.sol.org.tr/gelenek/kapitalizmin-ailesi-nasil-degisir-5830

  • 2

    Yıldız Koç konunun bu boyutunu ve devasa geçim derdini geçen hafta ele almıştı https://haber.sol.org.tr/haber/o-tencere-dolsun-diye-itirazimiz-var-396196

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.