Sayfa yolu
Sendikal örgütlenmenin 'sivilleşme' öyküsü
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Burçak Özoğlu
Yayın Tarihi: 17.10.2022 , 07:21 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54
Yazıya bugün Türkiye açısından sendikal alanın görüntüsü ile başlayalım. 2022 yılı yaz ayları itibariyle resmi rakamlara göre işçi statüsündeki emekçilerde sendikalaşma oranı, yüzde 14,26, kamu çalışanlarında ise yüzde 72,63. İşçi statüsünde, en yüksek işçi sayısına (4 milyon 86 bin 7 işçi) sahip işkolu, 10 No’lu Ticaret, Büro, Eğitim ve Güzel Sanatlar ve en yüksek üye sayısına sahip sendika da bu işkolundaki Hak-İş konfederasyonu üyesi Hizmet-İş sendikası. Kamuda ise en kalabalık ( 1 milyon 256 bin 576 çalışan ) işkolu Eğitim Öğretim ve Bilim Hizmetleri, en çok üyeye ve dolayısıyla “genel yetki”ye sahip sendika da Memur- Sen üyesi Eğitim-Bir-Sen.
Ülkenin güncel ve tarihsel sınıflar mücadelesi gerçekliğini bilmeyen biri için sadece bu bilgilere bakarak işçi sınıfının sendikal örgütlülüğüne ilişkin bir fikir edinmek neredeyse olanaksız. Örgütlülükleri toplamda yüzde 15’e bile ulaşamayan, inşaat gibi ağır sömürü barındıran bir işkolunda yüzde 4’ün altına düşen işçi sendikalarına bakıp karamsarlaşacak mısınız, yoksa sendikalaşma oranı yüzde 90’ı geçen işkollarına (yerel yönetim hizmetleri) sahip kamuya bakıp örgütlü toplum saptaması mı yapacaksınız?
Kabul etmek gerekir ki, tarihsel ya da güncel, Türkiye’de sendikal alan çözümlemesini resmi istatistikler ve derlenmiş verilere dayandırmak doğru değil. Sendikal örgütlenme ve toplu pazarlık herşeyden önce temel sınıflar mücadelesi cepheleridir ve ancak sınıfsal temelli bir nesnel ve tarihsel bakış ile anlaşılabilir. Biz de öyle yapalım ve güncel duruma bakalım.
Bölüşüm ilişkilerinin emekçi sınıflar aleyhine kontrolsüzce eşitsizliğe doğru ivmelendiği, yoksullaşma, güvencesizlik, temel yaşamsal gereksinimler açısından yoksunluk, işsizlik, mülksüzleşme ve geleceksizlik gerçekliği içerisinde kavrulan bir Türkiye’de sendikalar bugün işçi sınıfının birliğini ve dayanışmasını sağlamaktan çok uzak durumdalar.
Birincisi, sendikal örgütlenmeler son yirmi yılda var olma zeminlerini ve olanaklarını yitirmiş durumdalar. AKP’li yılların hem iktisadi hem de hukuksal düzenleme ve uygulamaları ile sendika kurma, örgütlenme, toplu pazarlık, toplu sözleşme ve nihayet grev hakları büyük ölçüde tırpanlandı. 2003 yılında, kuralsızlaşma ve esnekleşmeyi tümüyle sermaye lehine yorumlanır hale getiren İş Yasası ile saldırıların hukuki zemini oluşturuldu. Aradan geçen yirmi yıl içerisinde ondan fazla kez elden geçirilerek bu sömürü ortamı sağlamlaştırıldı. Taşeron ve alt taşeron uygulamalarıyla bölünen ve geçici işçilik, yüksek oranlı iş değişimi/rotasyon, bağımlı çalışma biçimleri, uzaktan çalışma gibi modellerle sendikalılaşma olanakları sınırlanmış oldu. Özel sektördeki bu uygulamalar özelleştirmeler ve kamu hizmetlerinin piyasalaşması süreçleri ile kamuya da yayıldı.
İkincisi, sendikal örgütlenme koşullarının bulunduğu işyerlerinde sermayenin sayısız ve orantısız baskı ve zor mekanizmalarına başvurmasının önü açıldı, iktidar ve devlet aygıtları tarafından patronlar bu konuda cömertçe desteklendi, korundu ve sendika karşıtı uygulamalar tüm sektörlerde norm haline geldi. Özel sektördeki sendika karşıtlığı derinleşirken, kamuda, doğrudan sermaye düzeninin siyasi partilerine ve devlet kadrolarına bağımlı zorunlu sendikalaşma uygulamaları yerleşti.
Üçüncüsü, kamuda düzenin organik kadroları, özelde de patronların varlıklarının payandaları haline gelmiş “sarı” sendikaların dışında kalan her tür örgütlenme ideolojik ve siyasal anlamda ya kriminalize edilerek marjinalleştirildi ya da “sınıfsızlaştırılarak” sivil toplum çuvalına eklendi, mücadelesi kurutuldu.
Bunlardan ilk ikisi sadece bizlerin tespiti değil, örneğin Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) Uzmanlar Komitesi raporları da yıllardır aynı şeyleri belgeliyor.
Bu yazı ise yukarıdaki saptamaların üçüncüsünü ele almayı planlıyor. Yani, Türkiye’de sendikal alanın son yirmi yılda adım adım, kademe kademe “sivil toplumculaştırılması” sürecini ortaya çıkarmaya çalışacağız. Bunu Dayanışma Forumunun “liberalizm” temalı sayısında yapmamız elbette bir rastlantı değil. İşçi sınıfı hareketi içerisinde gittikçe yabancılaşmış, sınıftan kaçayım derken kendini AB fonlarının batağında bulmuş ve debelendikçe dibe sürüklenen sendikal yapıların bu halinin baş sorumlusunun liberal ideologlar ve onlara o ya da bu gerekçe ile kananlar, sözcülük edenler olduğunu düşünüyoruz.
Bir ideoloji ya da siyasal yönelim olarak liberalizmin, sınıflar mücadelesinin hangi tarafında yer aldığı, tarihsel dönemeçlerde bu anlamda nasıl bir tavır takınacağı, güncel nesnel durumda ve vakalarda ne tür bir tutum alacağı bizim açımızdan net. Bu netliği Türkiye sendikal hareketinin son yirmi yılı açısından sizlerle paylaşmak istedik.
1.Yüzyılın sonu, derinleşen çelişkiler, liberalizmin işçi örgütlerine sızışının başı
Sadece Türkiye’de de değil, tüm Dünya’da 20. Yüzyılın son on yılı sınıflar mücadelesi açısından ihanetler, kaçışlar, dönüşler, yan çizmelerle dolu. Reel sosyalizmin çözülüşü ve sonrası, “değişen Dünya”, “yeni düzen” safsataları, değişmeye ya da yenilenmeye hiç de niyeti olmayan emperyalist kapitalist sistem açısından bulunmaz nimetler türetti.
Küreselleşme ve bilgi ve teknolojiye dayalı toplumlar sayesinde sınırların kalkacağı, ulus devletlerin artık küresel uslu devletlere dönüşeceği, savaşların biteceği, sınıfların tıpkı sınırlar gibi ortadan kalkacağı, düşüncenin eğlencenin inancın ve herşeyin serbestleşeceği, ideolojilerin buharlaşacağı bir yeni yüzyılın müjdeli yalanları ortalığı doldurdu.
Lafı uzatmaya gerek yok sadede hızlı gelelim, hiç ama hiçbiri olmadı. Yol kazaları, hatalı planlar, talihsizlikler, beceriksizlikler falan yüzünden değil, zaten en başından çarpıtma ve yalanlara dayandıklarından. 21. yüzyıl, vadedilenlerin tam tersiyle gerçekleştiği, en başından insanlığın savaşlar, yoksulluk, kültürsüzleşme, gericileşme, ağır sömürü, arsız istilacılık ile sınandığı bir yüzyıl olarak insanlık tarihine doğdu.
İşte 1900’lerin son yıllarındaki bu parlak yeni yüzyıl yanılsamasının Türkiye işçi sınıfı örgütlerine yansımaları bugüne derin izler bıraktı. Sendikal alanı niceliksel anlamda belirleyen Türk-İş ile, sınıf mücadelesinin devrimci unsurlarını barındıran DİSK bu rüzgarda kimi zaman çakışan ama çoğu zaman ayrışan rotalarda savruldular.
1.1 Türk-İş’in 12 Eylül sınavı
12 Eylül 1980’in hemen öncesinde ülkede sendikal mücadele hem ekonomik hem siyasal hem de ideolojik anlamda derinleşmişti. 24 Ocak kararları ile işçi sınıfına yöneltilen tehdit, sınıf mücadelesinin aygıtlarıyla karşılanıyordu. 1980 yılı, Türk-İş ve DİSK’e bağlı sendikalar aracılığıyla örgütlenen grevlerde toplam 84 bini aşkın işçinin katılımıyla ülke tarihinin en geniş katılımlı grevler yılı olmuştu.
Faşist darbe, tam da niteliği gereği bu mücadeleci damarı kesip attı. Kimi iyimser yorumlarda darbe ile ilgili beklentilerde yanılmış olan naiflik olarak da rastlayabileceğiniz ancak daha çok baskı ve zora daha en başından biat etme içgüdüsüyle belirlenen işbirlikçilik olarak okuyabileceğimiz bir biçimde 12 Eylül’ün hemen ardından dönemin Türk-İş Genel Başkanı İbrahim Denizcier’den Kenan Evren’e bir mektup gitti. Denizcier, mektupta “milletimiz ve memleketimiz için hayırlı olmasını temenni ile Türk-İş topluluğu adına” saygılarını arz ediyordu.
Oysa, 12 Eylül darbesi işçi sınıfı açısından açıktan ve zorbaca örgütlenmiş bir saldırı dönemini açmıştı. Darbenin hemen ardından, toplu pazarlık düzeni kaldırılmış, grevler yasaklanmış, DİSK, HAK-İş, MİSK ve bağlı sendikalarının, bazı Türk-İş üyesi sendikanın faaliyetleri durdurulmuş, binlerce sendikacı, işyeri temsilcisi ve üyesi gözaltına alınmış, işkence görmüş ve tutuklanmıştı. Türk-İş Genel Başkanı işte böylesi bir süreçte hayır görmüştü.
12 Eylül 1980 Türk-İş ve DİSK açısından, birkaç Türk-İş sendikasını saymazsak, iki ayrı uca sürüklenme ile sonuçlandı. Bir tarafta faşist darbenin tutsağı DİSK, diğer yanda şakşakçısı Türk-İş.
İzleyen yıllar ise daha tuhaf savrulmalara yol açtı. Türk-İş, bünyesindeki, Yol-İş, Basın-İş, Petrol-İş gibi bazı ilerici sendikaların da etkisiyle, 12 Eylül darbesinin artçı saldırılarına zaman zaman direnmeye çalıştı. Ancak ne Anayasa’da ne de çalışma, örgütlenme ve toplu pazarlık rejimini belirleyecek yasal düzenlemelerde herhangi bir direnç oluşturamadı.
Türkiye’nin 21. yüzyıla doğru sürüklendiği yeni sermaye birikim rejiminde, emek sermaye çelişkisi ve dolayısıyla sınıflar mücadelesi derinleşiyordu. Başlarda bunu diyalog, işbirliği, ılımlı pazarlık gibi yöntemlerle geçirmeye çalışan Türk-İş 1985 sonrası artık işçi sınıfının tarihsel ve nesnel gerçekliğine ayak uydurmak zorunda kaldı. ANAP iktidarının program ve stratejilerinde, Turgut Özal’ın kişiliğinde somutlanmış sermaye düzeni Türk-İş sendikalarını önce muhalefet karakteriyle meydanlara sonra da militanca yollara, sokaklara eylemlere sürükledi. Ülkenin en büyük konfederasyonu 1989 kitlesel eylemlerine ilgisiz ve tepkisiz kalamazdı. Nitekim öyle de oldu, kimi sendikacıları ve ilerici işçileriyle öncü olarak, kimi yerde çekimser ama yine de işçi sınıfı hareketliliğinin içerisinde yer aldı.
1.2 DİSK’te savrulma
Yukarıda tuhaf savrulmadan bahsetmiştim, işte şimdi o konuya geldik. 1991 yılının Ocak ayında Türk-iş sendikalarının ve üyelerinin çoğunluğunun desteğiyle ve öncülüğünde büyük madenci yürüyüşü gerçekleşti. Aynı yılın Temmuz ayında da DİSK, Askeri Yargıtay 3. Dairesinin kararı ile “artık” teröre destek vermediği ve şiddetten uzak durduğu için beraat etti. DİSK’in beraatını ve yeniden sendikal alana dönecek olmasını Türk-İş yönetimi de dayanışma ve iyi niyetle karşıladı.
Sermaye saldırılarının tarihsel ve nesnel anlamda derinleştiği, emek sermaye çelişkilerinin somutlandığı, iktidarın sermaye yanlılığını açıktan ilan ettiği bir dönemeçten söz ediyoruz. İşçi sınıfının neredeyse yüzbinlerle kendiliğinden sokaklara döküldüğü, Türk-İş gibi uzlaşmacı, korporatist bir sendikal geleneği bile mücadeleciliğe zorladığı bir dönem. Sınıflar mücadelesi açısından, temel çatışma, direniş ve savaşım başlıklarının devreye sokulmasına hazır bir tarihsel kesit.
İşte bu tarihselliği DİSK, “farklı Dünya ve Türkiye”, “değişen koşullar”, “eskiyen kavramlar” ve yenilenme tartışmalarıyla karşıladı. Devrimci konfederasyon, 20. yüzyılı işçi sınıfından kaçış ideolojilerinin gölgesinde yeni uzlaşma yönelimleriyle kapatıyordu.
DİSK’in Haziran 1992’de Ören toplantısından çıkan tezleri, Dünya çapında dalga dalga liberalleşen sol ideologların: “ideolojilerin sonu”; “işçi sınıfını önceleyen kimlikler siyaseti”; “modernitenin ötesi”; sanayileşme belirlenimli kapitalizm paradigmasının karşısına konan anti-materyalist ve anti-tarihselci paradigmalar; sermaye düzeni bitti yerine “bilgi toplumu” geçecek iyimserliği ve daha birçok “yeni” açılımından etkilenmiş görünüyordu.
DİSK tezleri, üretim süreçlerinde ve üretici güçlerde karşılık bulacak esnekliğin demokratik olanaklar yaratacağına, teknolojik gelişkinliğin emekgücü niteliğini artırarak işçi sınıfına gerek ücret pazarlığında gerekse emek süreçlerinin denetiminde üstünlük getireceğine inanıyordu. Ve işte bu inanç yüzünden de sendikal alanda da yenilenme ve değişim tasarlanıyordu.
Türkiye sendikal hareketinin devrimci kanadını oluşturması beklenen DİSK üyesi sendikaların tümü olmasa da birçoğunu yeni yüzyıla bu yönelim ve beklentilerle girmeye hazırlanırken bir kenarda bırakıp Türkiye işçi sınıfının bir diğer ana bölmesini oluşturan kamu emekçilerinin 20. Yüzyılı nasıl kapattığına bakalım.
1.3 Kamu emekçilerinin dirilişi
Kamuda memur statüsü ile çalıştırılan emekçilerin sendikal mücadele tarihini 1960 sonrası dönemden başlatarak hızlıca özetlemekte fayda var. 27 Mayıs 1960 sonrası ülkenin siyasi atmosferi ve 1962 anayasası ile oluşturulmuş yasal ortam sonrasında kamu emekçilerinin ilerici, aydın ve laik temellerle oluşturup sürdürdüğü bir sendikal hareketten söz edebiliriz. 1960’larda başta Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) olmak üzere kamu emekçilerinin örgütlenmeleri, hem mesleki, hem sınıfsal hem de siyasi anlamda gelişkin bir mücadele deneyimi biriktiriyordu. Bu deneyim çoğu zaman ülkenin devrimci, sosyalist ve komünist örgütsel birikimi ile de örtüşüyor, birleşiyor ve güçleniyordu.
Türkiye’de işçi sınıfının nesnel varlığının, dolayısıyla sınıflar mücadelesinin bu ülke için tarihsel gerçekliğinin de kanıtı olarak tarihe geçen 15-16 Haziran direnişi ve sonrasındaki sınıf hareketi içerisinde kamu emekçileri de ana bileşenlerden biri olarak yerini alıyordu.
İzleyen süreçte, 12 Mart 1971 darbesi ve sonrası da bunu değiştirmedi. Yeni anayasal model ile gelen yasaklama ve kısıtlamalara rağmen kamu emekçileri, sendikaları ile olmasa da dernekleri ile mücadelelerini sürdürdüler. Yine eğitim emekçilerinin, TÖB-DER’in öncülüğünde bağımsızlıkçı, devrimci ve laik ilkelerle, gelişkin bir örgütlülük ile sınıf hareketinde var oldular. Bu yıllar açısından kamu emekçilerinin mücadelesinin ülkenin sol, sosyalist ve devrimci oluşumlarıyla doğrudan veya dolaylı ama hep yanyana ve paralel bir çizgiden birlikte hareket ettiğini de not etmek gerekir.
Dolayısıyla 12 Eylül darbesinin zorbalığı kamu emekçilerinin örgütlerini ve öncü işçilerini de diğer devrimci ve sosyalist öznelerine de yöneldi. TÖB-DER de tıpkı DİSK gibi kapatıldı ve tutsak edildi, gözaltılar, işkenceler ve tutuklamalar kamu emekçilerini de vurdu.
Kamu emekçilerinin 1980’lerin sonunda tekrar hareketlenerek ve 1990’larda direnerek sendikalarını tekrar kurmalarıyla ivmelenen ayağa kalkışlarında, DİSK’in 12 Eylül sonrası geri dönüşü ile benzeşmeden çok, Türk-İş’in işçi sınıfının kendiliğinden canlanmasına vermek zorunda kaldığı yanıt ile benzeşme vardı. Önce ANAP ve sonrasında izleyen iktidarların emek karşıtı politikalarına, düzenin ortaya saçılan yolsuzluk kirine karşı kamu emekçileri sınıfın diğer bileşenleri ile birlikte mücadele yürüttü.
1990’lar kamu emekçileri için var olma direnişi anlamına geldi. 12 Eylül Anayasasından doğan boşlukları değerlendirip sendikalar kurulmaya başlandı. Örgütlenme hakkı konusundaki kararlılık hem toplumda hem de kamu emekçileri içerisinde karşılığını buldu ve sokaklara taşan, meydanlar kapatan kitlesel eylemliliklerle önce 1993’te kamu emekçileri için sendikaların önü açıldı. İzleyen yıllar boyunca kamu emekçileri örgütlenme ve toplu pazarlık hakları için kitlesel eylemlerini sürdürdü. Ankara Kızılay meydanı 1995 yılının yaz aylarında iki gün süren tarihsel bir eyleme tanıklık etti, aynı yılın Aralık ayında da, o tarihe kadar bir platform olarak sürdürülmüş kamu emekçileri sendikaları birlikteliği, Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) ile örgütsel yapısına da kavuştu.
KESK, 20. yüzyılı kamu emekçilerine gerçek anlamıyla örgütlenme ve toplu pazarlık hakkı kazandıracak yasal düzenlemeler için sürdürdükleri mücadele ve direnişlerle kapattı. Kendi örgütsel gündemleri dışında da yine yüzyıl sonuna denk gelen dönemde diğer sol ve muhalif yapılarla birlikte oluşturduğu Emek Platformları üzerinden ülkenin diğer siyasal gündemlerinde yürütülen mücadelede taraf oldu.
Bu ilk bölümde, Türkiye sendikal hareket tarihi açısından hem siyasal anlamda niteliksel hem de ilişkilendiği niceliksel büyüklük anlamında önem taşıyan üç ana gövdenin 20. Yüzyılı nasıl geride bıraktığına baktık. Bu bölümü kapatmadan, tarihsellikleri, siyasal yönelimleri ve örgütsel nesnellikleri farklı olsa da, Türk-İş’te sürüklenme, DİSK’te savrulma, KESK’te diriliş saptaması yapmış olsak da her üç sendikal alan için de sınıflar mücadelesi açısından yumuşak karın anlamına gelen bir ortaklaşma var. Her üç konfederasyon da 21. Yüzyıla girerken, reel sosyalizm sonrası yeniden düzenlenen ve paylaşılan uluslararası dengelerde kapitalist emperyalist sistemin çelişki örtücü, uzlaşmacı, işbirlikçi aygıtları olan uluslararası yapılardan kendilerini koruyamadılar.
Kuruluş misyonu gereği ilkelerinin başına komünizmle mücadeleyi yazmış Uluslararası Hür İşçi Sendikaları Konfederasyonu (ICFTU)’nun gölgesinden kurtulamadılar. Yeni yüzyıla girerken Avrupa Birliğinin kendi emperyalist yayılımında ülkelerin emekçi sınıflarını da dahil etmek için etkili bir araç olarak kullandığı Avrupa Sendikalar Konfederasyonu (ETUC)’na sığınmayı tercih ettiler. Bir sonraki bölüme geçiş için not olsun.
2. Yeni yüzyılda eski kapana sıkışan sendikalar
Bu yazıda Türkiye açısından 21. Yüzyılı AKP dönemi ile başlatmakta çok sakınca olmayacağı kanısındayım. Erken AKP’li yıllarda konumuz açısından eksen oluşturacak başlıklar, çalışma rejimi açısından küresel anlamda da karşılık bulan yeni liberal saldırılar ile devletin yeniden yapılanması ve ideolojik aygıtların yeniden düzenlenmesi anlamına gelen kamu reformu süreçleri olacak.
Bir önceki bölümde de sözü geçtiği gibi yeni dünya düzeni ideologlarının kılıfını tanımladığı liberal saldırılarda ana eksen: reel sosyalizmlerin çözülüşüyle emek sermaye çatışması anlamında “kötü örnek” olmaktan çıkan ülkelerin küresel emek sömürüsü kervanına katılmasıyla; emperyalist ülkelerin küresel ölçekte yayılma hırsında “soğuk” gerilimin yerini “sıcak” kışkırtma ve saldırılara bırakmasıyla; sermaye birikim rejimlerinin dizginlenemeyen arsızlığında bilgi teknolojilerini her tür serbestleşme, esnekleşme ve kuralsızlaşma için kullanma rahatlığına erişilmesinde oluştu.
Piyasalar ve ticaret kararlarında dışa bağımlı, her tür kaynağını, üretim ve hizmet kapasitesini satmaya hazır, devlet adamı yerine, tüccarların tıpkı şirket gibi” yöneteceklerini ilan ettiği bir ülke. Hem Başbakanlık hem de yeni sistemde partili Cumhurbaşkanlığı döneminde bizzat Tayyip Erdoğan defalarca dillendirdi bunu.
Diğer yandan yine AKP’li yılların daha en başında kamu reformu diye adlandırılan süreçte devleti üç temel yönelimle yeniden düzenleyeceklerini ilan ettiler. Özelleşme, yerelleşme, sivilleşme.
Yani, devletin yeniden yapilandirilarak “piyasalaştırılması”, “ademi merkeziyetçi” biçimde örgütlenerek sermaye denetimine açılması, her tür sınıfsal temelli vurguyu silecek biçimde yeni bir “sivil alan “çuvalının ideolojik ve kültürel olarak yerleştirilmesi.
Sermaye düzenine mutlak bir serbestlik, liberalleşme.
AKP’li dönem, AKP’li yıllar diyoruz ama elbette bu sürecin en az yirmi yıllık bir sürece dayandığı ve bir önceki yüzyılın son yıllarından devralındığı da hatırlanmalı. Hem Türkiye kapitalizminin yönelimleri hem de uluslararası belirleyicileri anlamında. Uluslararasi Para Fonunun Türkiye’ye dönük tüm metinlerinde, Dünya Bankasinin kaynaklik ettigi tüm projelerde ve programlarda, OECD’nin yol gösterdiği yeniden yapılandırmalarda, ve nihayet Avrupa Birliğinin siparis ettigi uyum sürecinde bu hattin izleri belirgindir.
Bugün Türkiye’de sendikal hareketi kıskacına almış kapanın mekanizması da bu süreçte kurulmuştur.
Son yirmi yılın ortasına gelen bir dönemeçte, sözünü ettiğimiz yeni liberal dalganın AKP iktidarının ilk yıllarında biriktirdikleri, işçi sınıfının üzerinde bir tsunami etkisi yarattı. 12 Eylül 2010 anayasa referandumu kurulan liberal kapanın kilit mekanizmasını çalıştırdı.
Hatırlayalım, siyasi tavrını doğrudan açıklayan evetçi Hak-İş ve hayırcı DİSK dışında, Türk-İş ve KESK çok benzer içerikli açıklamalar yaparak, anayasa değişikliğini yeterli görmediklerini ancak tavır belirtmeyeceklerini söylediler. Türk-İş’in AKP’nin gidişatına desteği ve bundan böyle işbirlikçi ve uyumlu bir stratejide olacağı biraz daha belirgindi. KESK ise, “muhalefet” mücadelesine kararlı olduğunu söylüyor, ancak “ama”lar ve “yetmez”lerle dolu da olsa AKP’nin dümeninde olduğu yeni sermaye düzeni manifestosuna karşı sınıfından taraf olmuyor, “hayır” diyemiyordu.
2010 sonbaharı Türkiye’de ikinci 12 Eylül darbesini getirdiğinde sermaye düzeninin 21. yüzyıl için planları yeni bir güvenceye kavuşmuş ve hız ve güç kazanmış oldu.
2.1. Emek karşıtı arsızlığın vurduğu sendikalar
Sendikal alana dair hak ve özgürlükler ve aslında var olma olanaklarının tümü yukarıda aktarılan liberalleşme sürecinin ilk elden yıkımında işe koyulduğu alanlardan oldu. AKP bir sermaye iktidarı olarak, ülkeyi şirket gibi yönetirken önüne çıkabilecek tüm engelleri, canını sıkabilecek tüm detayları düzlemek güdüsüyle hareket etti.
Özelleştirmeler, satışlar, kamuda hizmet ve üretim süreçlerinin büyük kısmının piyasalaşması sonucu ölçeklerde küçülme, taşeron ve alt işveren uygulamaları ile çoklu katmanda patronlar düzeni ve bunlar gibi birçok uygulama ve düzenleme ile sendikalaşma olanakları eritildi. Yazının girişinde yazıldı bunların sonuçları.
Elde kalan sendikalar ve yarım yamalak uygulanabilen toplu pazarlık ve toplu sözleşme süreçleri ise kadük edildi. Toplu sözleşmeler ya baskı ve zor ile ya da sarı sendikaların doğrudan işbirlikçiliği yüzünden hem ücret hem de diğer tüm haklar ve düzenlemeler açısından düzenli olarak geriledi. Uzlaşmazlık sonrası grev ya da direniş ise neredeyse olanaksız hale gelmiş durumda. Ülkede uzun dönemdir fiili bir grev yasağı ve her türlü eylem ve direnişe karşı orantısız baskı ve zor uygulanıyor.
Öte taraftan bugün işçi sınıfının çalışma yaşamında karşılaştığı sorunlara ise mevcut sendikal anlayış yanıt üretemiyor. Ücretlerin ödenmemesi, kıdem tazminatı gibi hakların elden alınması, kötü çalışma koşulları, iş baskısı gibi başlıklar tüm sendikalar için geçiştirilen başlıklar olarak değerlendiriliyor.
2022 yılı, bir önceki yıldan devir aldığı gündemler üzerinden yerel ve sektörel düzlemlerde direnişler, eylemler ve grevlerle başladı. İşçi sınıfının bu hareketlenmelerine, ekonomik kriz, hayat pahalılığı ve yüksek enflasyon oranlarının dayattığı ücretlere zam talebi kıvılcım oluyordu.Sendikalar ise yangınlar alevleyebilecek bu kıvılcımlar karşısında sessiz sakin kalmayı tercih etti. Öte yandan işçi direnişleri ve eylemleri, toplumun çoğunluğundan aldıkları destekle birleşince sendikaları, takvim bekleyen toplu sözleşmeci sendikacılığın ötesinde bir mücadeleye zorluyor. Örneğin artık sendikacılar, enflasyon oranının altında kalan zamları kazanım olarak kolay kolay yutturamıyor.
Tüm bu süreçler işçi statüsünde çalışan özel sektör emekçilerinin tümü için, her işkolunda ve tüm konfederasyonlar açısından böyle.
Türkiye’de işgücüne katılım, genç emekçilerin katılımıyla sürekli artıyor. Bir yandan yeni iş alanları ortaya çıkarken, diğer yandan bazı sektörlerde işçi sayısı yoğunlaşıyor. Örneğin, tek başına ticaret, eğitim, büro ve güzel sanatlar işkolu 4 milyonu çoktan geçmiş durumda. Tüm buna rağmen örgütlenme sayıları azalma eğilimi gösteriyor. İşçi statüsüyle çalışan emekçileri kapsayan tüm konfederasyonlar, 16 milyona yakın işçinin sadece yüzde 14 küsurunu örgütleyebilmiş durumdalar.
Türkiye işçi sınıfının tarihini ona referans alarak okuyup anlattığımız DİSK’in tüm sendikalarının toplam üye sayısı sadece 220 bin 357. En büyük üç konfederasyon, ne Türk-İş ne Hak-İş ne de DİSK son dönemde ülkede kesintisiz alevlenen, kurye-kargo, market, özel okul, inşaat, tekstil, belediye gibi emekçi direnişlerine yanıt üretemiyor.
Yeni teknolojiler, dijitalleşme, yapay zeka, endüstri 4 devrimi hepsi bu düzende emek sömürüsünü derinleştirmek için kullanılıyor, hiçbiri işçi sınıfının örgütleri açısından mücadele ya da direniş olanakları sağlayamıyor. DİSK’in 1992 tezleri tekrar tekrar yanlışlanıyor.
Tüm bu tablo karşısında Türkiye’de sendikal hareketinin işçi sınıfının örgütlü gücünden çok geçtiğimiz yüzyıldan beri sığınmaya çalıştığı uluslararası kuruluşlardan medet umduğunu izliyoruz. Son yirmi yıldır, özellikle Avrupa Birliği ve onun sendikal alandaki aracısı ETUC üzerinden başta DİSK, Türkiye’deki işçi sendikaları ve konfederasyonları projeler üzerinden fon desteği alıyorlar.
Projeler beşer yıllık Katılım Öncesi Yardım Aracı (IPA) adındaki programlar kapsamında tanımlanıyor. Toplam yardım miktarı ilan ediliyor, AB’nin öncelikli alanları ve strateji ilkeleri açıklanıyor, “sivil” örgütlere çağrı yapılıyor, başvurular alınıyor değerlendiriliyor ve beğenilenler proje fonları ile destekleniyor.
İşçi sınıfının mücadele örgütleri, sınıflar mücadelesinin tarafları, ekonomik siyasal ve ideolojik mücadele aygıtları sendikal örgütler “sivil diyalog” programları altında proje teklifleri hazırlayıp fon peşinde koşuyorlar.
2.2 KESK’in bugünü: Sınıfsal ve siyasal mücadeleden sivil kimliklere
İşçi sendika ve konfederasyonları açısından çizdiğimiz tablo, kamu emekçileri için de geçerli bugün. Ülkede yaşanan yoksullaşmanın, gericileşmenin ve geleceksizliğin kamu emekçilerine de düşen büyük bir payı var.
Bunun ötesinde, kamu emekçileri mücadele tarihinde her dönem ilerici ve öncü rolü üstlenmiş eğitim emekçileri AKP’li yıllarda düzenli olarak derinleşen saldırılara maruz kalıyorlar. Eğitimin gericileşmesi, piyasalaşması ve emekçilerin düşük ücret, ağır çalışma koşulları altında ezilmesi söz konusu.
Kamu emekçilerinin uzun yıllar verdiği mücadele ile elde edilen sendikal hak ve özgürlükler son beş altı yılda, AKP iktidarlarının kendi kadrolarını semirtme ve sağlama alma aracı haline gelen bir düzenleme alanı haline dönüştü.
Bu alandaki mücadelenin kurucusu, öncüsü ve kitlesini temsil eden KESK sendikaları toplam üye sayısında üçüncü sıraya gerilemiş durumda. Ancak esas endişe verici durum sıralamadaki gerileme değil, üye sayısındaki düşüş. KESK’in bağlı tüm sendikalarının toplam üye sayısı 150 bin 338 kişi. Listenin başındaki Memur Sen’in ise 1 milyon 54 bin 652 üyesi var.
Hadi üye kaydetme konusunda AKP iktidarının zor ve baskı ile kurduğu düzenin belirleyici olduğunu kabul edelim. Ancak tüm bu tablo karşısında KESK ve bağlı sendikaların mücadele gündemlerinin emekçilerden, işçilerden ve sınıftan uzaklaşmasını anlamakta ve kabul etmekte açıkçası zorlanıyorum.
Bundan birkaç yıl önce, son üç yılında üyelerinin yüzde 20’sini kaybetmiş durumda Genel Kurula giden, KESK’in en büyük, güçlü ve öncü sendikası Eğitim Sen, yönetimi belirleyen alt gruplarından Demokratik Emek Platformu’nun deklarasyonu aracılığıyla açıktan ve saldırgan bir içerikle anti Marksist ve sınıfsal mücadele karşıtı baskın bir eğilimi barındırdığını göstermiş oldu.
KESK de bugün tıpkı DİSK gibi, tarihindeki sınıfsal mücadele geleneğini ve işçi sınıfı aidiyetini, AB fonları çerçevesinin yeniden tanımladığı sivil alan çuvalına atmış görünüyor. O çuval öylesi bir kara delik ki, içine atılan eriyip buharlaşıp dışarı çeşit çeşit kimlikle çıkıyor. Bu haliyle sadece örgütsel olarak kendini eritmekle kalmayıp, Türkiye işçi sınıfı hareketinin bütününden de enerji soğuruyor.
Sonuç
Sonuç dedim ama aslında yazıyı bağlayıcı sözler demek daha doğru. Türkiye sendikal hareketinin geçmişi bugünü ve geleceğine ilişkin henüz sonuçlandırılabilecek bir tartışma zemini görünmüyor.
Her dönem için söylenebilir belki, ama bugün içinden geçtiğimiz tarihsel evre Türkiye işçi sınıfının geleceği açısından özellikle çok değerli. Sermaye sınıfının her düzlemde saldırısına karşı ayakta, uyanık ve dirençli olmamız gerekiyor.
Bir yanda genç emekçi kitleleriyle buluşup, yeni direniş alanları, araçları kurmanın yollarını bulmalı, diğer yandan tarihimize, birikimimize, mücadele geçmişimize ve sınıfsal değerlerimize sahip çıkmalıyız.
Bu ülkenin işçi sınıfı hareketinin isimsiz kahramanlarından, geçmişin öncü işçilerinden devraldığımız birikimle, geleceğin işçi liderlerine bir gelenek sunmalıyız.
Takvimsel anlamda hangi yılda olursak olalım, sınıflar mücadelesi tarihine ihanet etmeden; insanın insanı sömürdüğü bu düzeni yıkamadığımız sürece asla işçi kimliğimizden başka kimlik peşine düşmeden; gücümüzü, inancımızı sınıf kardeşliğimizden; boyun eğmemek, ayakta kalmak için gerekli desteği evrensel sınıf dayanışmasından, ama sadece ve sadece oradan, almak konusundaki kararlılığımızdan vazgeçmeden.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.