Sayfa yolu
Satranç ve Queen's Gambit'i ne yapmalı?
Yayın Tarihi: 01.02.2021 , 09:12 Güncelleme Tarihi: 01.02.2021 , 09:37
Özellikle de satrancın Soğuk Savaş esnasında oynadığı role atıfta bulunan bir dizi ve dizinin tipik bir Netflix dizisi olması dönüp bakmayı gerektiriyor.
Neden mi? Olası dezenformasyon ve mitleştirme egzersizleri için...
Dizinin konusu hakkında ekstra yazmak gereksiz, çünkü dizinin bir rutin olarak izlenebilir olması, içeriği ya da verdiği keyif kişinin kendisini ilgilendiriyor.
Dizinin baş rolündeki Elizabeth Harmon karakteri, kötü bir hayat başlangıcından, hademeden öğrendiği satranç ile zirveye yükselen ve zirvede yer alan Sovyet büyük usta Borgov’u yenen bir kadını anlatıyor. Öykü gerçek olmasa da gerçekliklerle bağlantısı kurulmuş. Ayrıca dizi bir kitaba da referans veriyor: 1983 tarihli, Walter Tewis’in aynı isimli romanına...
Satranç Diplomasisi mi?
Öncelikle o dönemi fazlasıyla ‘pas geçen’ ve satranç branşında pek varlık gösteremeyen ABD’nin kahraman ihtiyacını Netflix karşılamış oluyor bu vesileyle.
Bazen çok sezdirilmese de bir anti-Sovyetizm kokabiliyor ortalık. Özellikle son bölümde cisimleşen bir ‘öcüleştirme’ye eşlik eden Moskova yolculuğuna, Harmon’ın yanında, yolculuğuna eşlik eden bir Amerikan ajanın Harmon’a medyaya “iyi ki burada bir Amerikalıyım’ dedirtme çabası, kadraja giren Sovyet şoförün beylik tabancası, Harmon’ın sürekli Sovyet görevlilerce ‘izlenmesi’ vb. kendisini hissettiriyor.
Ama işin en ilginci, iki yerde düğümleniyor bu durumlar.
Birincisi, şüpheli bir şekilde Harmon’ın Sovyet satranç sporcusu Borgov’a karşı, Sovyet yurttaşlarınca, çığlık çığlığa desteklenmesi, akıllara Rocky Balboa-Ivan Drago dövüşü sonrasındaki komik sonucu ve ardındaki alkış tufanını getiriyor. İkincisi ise bilineni teyit ediyor. SSCB’ye gidebilmesi için fona ihtiyaç duyan Harmon’un peşinden koşan örgütlü Hristiyanlar, yardım karşılığında önceden hazırladıkları, anti-komünizm içeren, Harmon’un onayladığı bir medya bildirisine ihtiyaç duyuyor. Bunu da Harmon reddediyor.
Bu durumu izlerken aklıma, “Satranç tavladan da kumardan da beter, satranç oynamaktansa ateşi tutmak daha hayırlı… Oynayana bakan da domuz eti yiyen gibidir” lafı geliyor Cübbeli’nin...
Ve fakat, iddialar o ki, bu Netflix dizisinin artık ezberlenmiş anti-Sovyetizmden bir miktar dışarı çıktığı ve anti-komünizme prim vermediği yönünde görüşler var. Bu, bir yerde Beth Harmon’un tutumuna, bir yerde de işçi sınıfının ülkesinde satranca verilen değerin gösterilmesi, halk tarafından bir kültür olarak benimsenmesinin hissettirilmesi ve kolektif gücün kimi içeriklerde hakkını verme gibi örneklere borçlu olduğundan bahsediliyor.
Şayet, yine de buna ihtiyatlı yaklaşmalı. Çünkü bunu diyenler, şunu da ekleyebiliyor:
“Kendiliğinden gelen bireyci Amerikan özgüvenine karşın, kolektif hareket eden Sovyet kuralcılığı ve baskıcılığının çarpıştığı sahneler ...”
Başka şeyler de var öne çıkanlar arasında. O da, ABD’de ortaya çıkan ve düzenle ilgisi gerçek olan olgular. Bunlara dizide de yer veriliyor ya da en azından biz fikri takip yapabiliyoruz.
Bunların arasında, satranç sporcularının kamusal bir destekten yoksun bırakılması, satrancın kadınlar için neredeyse yasak olması, kolektiflikten yoksun, bencilce gelişen ve ‘kaderine ve kendi haline’ bırakılmış çalkantılı, bireyselleşmiş hayatlar, vb....
Bu gerçek, gerçekliğini sürdürüyor.
Bu yazılanlarda doğruluk var diyenler için kimi analojiler ise hazır. Bunlar satranç tarihi ile bağlantılı olcak şekilde kimi benzetmelerle sunuluyor. Özellikle hayat öyküsüne bakılınca, Harmon karakterinin doğduğunda ABD’li, öldüğünde İzlandalı olan büyük usta Bobby Fischer ile olan benzerliği konuşuluyor.
Biraz Tarih, biraz Satranç...
Satranç turnuvaları sistemli bir hal almadan Alekhin, sonrasında ise 1972’ye kadar Botvinnik, Smislov, Tal, Petrosian ve Spassky’nin SSCB adına şampiyonluklar aldığını biliyoruz. ABD ise satrançta genel bir sönüklük yaşıyor. Lombardy’nin gösterdiği kısmi başarılar, Fischer’ın sahneye çıkışına kadar ABD, resmen “idare ediyor”...
Fischer’ın önemi ise SSCB dışından Dünya Şampiyonu unvanına erişen tek Amerikan sporcu oluşundan kaynaklı. Ancak Fischer unvanını kısa zamanda kaybediyor, Karpov’a karşı. Satranç Federasyonu’ndan istedikleri kabul edilmeyen Fischer, turnuvadan çekiliyor ve Victor Korchnoi’yi yenip finale çıkan Karpov şampiyon ilan ediliyor.
Benzerlikler buraya yığılıyor biraz da. Dönemler politik, hareketli ve karışık. Ancak Fischer’ın bir açıklaması uyuşmazlığı büyütüyor: “Amerikan hükümetinin tüm o yıllar boyunca sadece Yugoslavya’da satranç oynadığım için peşimde olduğuna inananlar, tek taraflı bir propaganda ile beyni yıkanan aptallardır”.
“Kahraman” bir anda tutuklanmaya doğru açılan yolun başına varıyor. Eklemek yerinde olur, Fischer’ın Harmon üzerinden aktarılmasındaki benzerlikler arasında, bu alengirli ve değişken tutumlar, kendisini evine hapseden kişilik yapısı, biraz Rusçası, “geleneksel Sovyet satrancına” karşı emprovize oyun şekli vb. sayılabilir.
Fischer’ın annesinin aktivist kimliği, Sovyet ajanı olup olmadığının FBI tarafından incelenmesi, Fischer’ın 11 Eylül açıklaması, onun İzlanda vatandaşı olarak ölümüne kadar gidiyor.
“Onların işine yarıyordum çünkü o dönem Soğuk Savaş vardı. Şimdi olmadığı için işlerine yaramıyorum. Yaptığım her şeyi silmek istiyorlar. Amaçları beni hapse atmak”.
Dizi, kime ne hatırlatıyor, neyi teşvik ediyor bilemem ancak satrançta kurulan Sovyet hegemonyasını keşfetmekten öte, satrancın ve bir çok spor dalının nasıl toplumsallaşabileceğini, kitlesel bir şekilde kamusal, bedelsiz ve keyifle yapılabileceğini öğrenmek en doğrusu oluyor.
Hem de Netflix dizisinden öte, gerçek örnekleri varken...
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.
