Sayfa yolu
Sahi neydi ‘hayâ’?
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Yayın Tarihi: 12.08.2025 , 13:26 Güncelleme Tarihi: 29.09.2025 , 22:12
Bu iki fotoğraf da geçtiğimiz yüzyıldan. İki fotoğrafın da üzerinden on yıllar geçti. Fotoğraflara bakınca daha net anlaşılıyor tarihin tekerinin geriye doğru döndürülmek istendiği. Ama bu istekleri tarihin akışına ters.
Bugünün Türkiye’sinde her gün ortalama 3 kadın cinayeti işlenirken, taciz-tecavüz dosyaları adliye koridorlarında sıra beklerken, sahte diplomalar, sahte mühendisler, doktorlar, akademisyenler, emniyet müdürleri kol gezerken, diyanet hutbesinde kadınlara “örtünün, kimseyi günaha sokmayın” diye buyurmuş “hayâ” başlığı ile.
Sahi neydi “hayâ”?
Hayâ neydi söyleyelim…
Hayâ, çocuklarımızın aç kalması, sokak ortasında öldürülmesi, suça sürüklenmesi, eğitimsiz bırakılması, güvenlik kaygısı yüzünden sokağa çıkamaması, para uğruna şantiyelerde ya da atölyelerde can vermesi değil midir? Utanılacak şeylerin başında bunlar gelmiyor mu?
Kadınların öldürülmesi, tacize, tecavüze uğraması, iş yerlerinde sömürülmesi, kadın olduğu için eşit ücret alamaması ve hatta işinden ekmeğinden olması, sokakta yürürken ne giydiğiyle uğraşılması hayâ edilecek bir şey değil midir? Diyanetin aklına utanılacak şeyler listesi deyince neden kadınların öldürülmesi ya da işte, evde, fabrikada sömürülmesi gelmiyor?
Hutbeyi veren Diyanet’e 2025 yılında ayrılan bütçe 130,1 milyar TL. Bu para kaç asgari ücretlinin maaşı ediyor? Diyanet ahlak dersleri vermeye çalışırken kaç çocuk açlık sınırının altında yaşam mücadelesi veriyordu? Diyanete bizlerin cebinden milyarlarca Türk Lirası aktarılırken kaç kadın, kaç insan çocuğuna bakamadığı için intihar etti? Kaç çocuk parkta oynaması gerekirken çalıştığı iş yerinde canından oldu?
Yukarıdaki fotoğraflarda 1917 Ekim Devrimi sonrası Sovyetler Birliği'nde yaşayan kadınlar ve yüzyıl önce ülkemizde kurulan cumhuriyetin kadınları var. Üzerinden on yıllar geçmiş bu fotoğraflardan geriye günde ortalama 3 kadının öldürüldüğü, şiddete tacize uğradığı, kadın olduğu için işinden olduğu bir tuhaf düzen kaldı.
Ülkemizde kadınlar artık sokakta, işinde güvende değil. Koruma kararı aldırdığı kişi tarafından öldürülebiliyor mesela. Çünkü devlet kendi yurttaşını, kadını-çocuğu korumaktan aciz. Üstelik böyle bir görevi yokmuşçasına hareket ediyor. Herhangi bir sorumluluk da duymuyor. Mesela kaç kadın koruma kararına rağmen öldürüldü bu ülkede? Kaç örnekte koruması gereken devletin kurumları hesap verdi? Kaçında yapması gereken tek işi bu kişileri korumak olan kolluk kuvvetleri, görevini yerine getirmediği için ceza aldı?
Almadı, olmadı hiçbiri. Hatta soruşturulmaya dahi gerek görülmedi. Ülkemizde kadına şiddet her geçen gün katbekat artıyor. Ölüm denilen şey sayıdan ibaret olamaz. Ama o sayılar artarken, devlet neden kadın cinayetlerinin arttığı sorusuna diyanet aracılığıyla yanıt veriyor: “Açık giyinmeyin, aile kurumuna uymayan şekilde yaşamayın. Yuva kurun, kocanızın, babınızın sözünden çıkmayın.”
Hal böyle olunca bir kadın öldürüldüğünde akla ilk o sorular geliyor. “O saatte orda ne işi vardı?”, “O kıyafetle tahrik mi etti?”, “Yalnız mıymış?...”
Tüm bunları kadına karşı şiddeti ve bu adaletsiz düzeni meşrulaştırmaya, gerici baskılara ikna etmeye yönelik hamleler olarak okuyoruz. Ölen her kadının cinayet davasında, duruşmalarda kadının neden öldürüldüğü tartışılıyor. Duruşmalarca hukuk insanları kadının öldürülürken bir suçu olmadığına ikna etmeye çalışıyor ki katil en ağır cezayı alabilsin. Çünkü kadının öldürülmesi için katilin de haklı gerekçeleri olabilir tezi ile ilerliyor konu. Duruşmalar boyu ölen her kadının masumiyetini anlatmaya çalışıyor hukukçular. Yani biz kadınlar ölürken de suçluyuz bu düzende.
Peki o zaman esas soruya gelelim. Yukarıdaki fotoğraflardan bu hale nasıl geldik?
Hem adliye koridorlarında hem de diyanetin hutbelerinde kadınlara dayatılan ve normalleştirilen şey gericiliğin kendisi. Dini temellere dayandırılan bu gericilik kadına sadece aile kurarak, evinde kocasının, babasının sözünü dinleyip çocuk büyüterek güvende olabileceği mesajını veriyor. Aksi durumda zaten sonuçlarını hak etmiş olarak görülüyor. O yüzden çok fazla “haksız tahrik indirimli” suçlular ile karşılaşıyoruz.
İktidarın yıllardır süren dinci gerici politikaları ile tam olarak istediği şey kadını günlük hayattan uzaklaştırmaktı. Bu sayede kadınların, erkekle eşit olmadığını vurguluyor. Sorunlar da burada sınırlı kalmıyor haliyle. Bir kere kadınla erkeğin eşit olmadığını savunan bir iktidar neden eşit işe eşit ücreti kabul etsin? Kadın cinayetlerinde “haksız tahrik indirimi” uygulayan bir hukuk sistemi neden çocuğuna bakamadığı için intihar eden bir annenin adaletinin peşine düşsün?
Kadın Dayanışma Komiteleri tam olarak tüm bu eşitsizlikler için var ve mücadele ediyor, etmeye de devam edecek. Çocuklarına ekmek götüremeyen annenin intihar etmeyeceği bir düzeni kurmak için mücadele ediyor. Kadınların öldürülmediği, şiddete uğramadığı, sömürülmesinin normalleşmediği bir düzeni kurmak için mücadele ediyor. Çocukların aç ve sokakta kalmadığı, okullarda, parklarda olması gereken yaşta çalışmak zorunda olmadığı bir düzeni kurmak için mücadele ediyor. Gericiliğin kadınları yok saydığı, günlük yaşamdan uzaklaştırmaya çalıştığı bu düzeni değiştirmek için mücadele ediyor.
Ve gün sonunda geriye bir soru kalıyor.
Hayâ neydi?
Bugün bu düzendeki eşitsizliği, adaletsizliği, yoksulluğu, şiddeti görmezden gelmekti.
İnsanların aydınlık günlerde çekildikleri bu fotoğraflar bizim için bir nostaljiden ibaret değil. Daha önce kurulan aydınlık bir dünyanın yol haritası aynı zamanda. Daha önce yaptık, başardık. Yine kuracağız elbet, kurana kadar da aksini dayatanlara boyun eğmeyeceğiz. On yıllar önce çekilmiş fotoğrafların nicesini yeniden ve yeniden çekmeye de devam edeceğiz.
* Kadın Dayanışma Komiteleri (KDK) Temsilcisi
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.