Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Sadık Albayrak ile Sivas Katliamı üzerine: 'Aydın kıyımı ülkeyi bugüne getiren karşı devrimin önünü açtı'

33. yılında Sivas Katliamı'nı, o günün tanıklarından yazar Sadık Albayrak ile konuştuk. Katliamın ülkeyi karanlığa götüren bir kritik aşama olduğunu belirten Albayrak, aydınların yok edilmesiyle toplumun nasıl uyuşturulduğunu ve günümüzdeki gerici kültürel hegemonyayı anlattı.

Özkan Öztaş

Yayın Tarihi: 02.07.2026 , 14:08

Sivas Katliamı'nın üzerinden tam 33 yıl geçti. Bu uzun ve sancılı süre zarfında katiller adil bir biçimde yargılanmadı, katliamın ardındaki o karanlık sis perdesi bir türlü aralanmadı ve dahası, suçlular zaman aşımı bahanesiyle peş peşe beraat ettirildi. 

33 yılın sonunda, bugün Türkiye'de aydınlara, ilericilere ve sanatçılara yönelik bitmek bilmeyen saldırıların asıl niyeti ve arka planı çok daha net anlaşılıyor. Ülkemizin bugün karşı karşıya kaldığı kurak iklim, sanatın ve aydınlanmanın önüne dikilen gerici uygulamalar, Sivas'ın asla münferit bir olay olmadığını, aksine karanlık bir hedefin uğrunda atılmış bilinçli bir aşama olduğunu bütün çıplaklığıyla gösteriyor.

Dün aydınlarını yakanlar, bugün o yangının külleri üzerinde koca bir ülkeyi cehalete mahkum etmek istiyor.

Katliamın 33. yılında Sivas'ta yaşananların canlı tanığı, araştırmacı yazar Sadık Albayrak ile bu katliamı ve ardındaki aydınlanma mücadelesinin geldiği noktayı konuştuk.

Siyasi suikastlarla hazırlanan bir dönem

Sivas Katliamı'na giden süreci ve o dönemin siyasi iklimini nasıl okumak gerekiyor? Burada sanatçıların, aydınların, yazarların doğrudan hedef alınmasını nasıl okumalıyız?

"Gericiliğin baş hedefi her zaman toplumun ufkunu açan, aklını geliştiren, uyaran, ilerici aydınlar ve sanatçılar olmuştur. 

12 Mart, 12 Eylül darbelerini hatırlarsak, hapse konulanlar, işkenceden geçirilenler Türkiye’nin önemli yazarları, gazetecileri, sanatçıları, üniversiteli aydınları, DİSK yöneticileri, sosyalist siyasetçileriydi. 

1993 yılına gelirken özellikle Kemalist aydınlara yönelik suikastlar düzenlendi; Bahriye Üçok, Muammer Aksoy, Turan Dursun, 1993 Ocak ayında Uğur Mumcu katledildi, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis’in helikopteri düşürüldü, Cumhurbaşkanı Turgut Özal kalp krizi geçirdi ve cumhurbaşkanlığına Süleyman Demirel çıkarken yerine başbakan olarak Tansu Çiller getirildi. Tansu Çiller’in başbakanlığa çıktığı tarihte Yalçın Küçük bu duruma darbe teşhisi koymuş ve üçüncü darbe gerçekleşti diye bir basın açıklaması yapmıştı."

Sadık Albayrak

'Sivas Katliamı ülkeyi bugüne getiren karşı devim sürecinin önünü açtı'

Tam da bu noktada, o dönemin suikastlar zinciri ile Sivas arasında doğrudan bir bağ kurmak mümkün, değil mi? Sivas bu sürecin neresindeydi?

"Siyasi suikastlarla hazırlanan bir dönem 2 Temmuz Sivas Katliamı ve Güneydoğu’da tırmandırılan kontrgerilla katliamlarıyla ülkeyi bugüne getiren karşıdevrim sürecinin önünü açtı. Sanatçıların ve aydınların katledilmesi, toplumun en önemli direniş odaklarından birinin çökertilmesi demektir."

Katledilenler arasında edebiyatımızın önemli isimleri, örneğin Asım Bezirci de vardı. Bu hedef gözeterek yapılan kıyımın edebiyatımıza faturası ne oldu?

"Yapıtlarıyla edebiyatımızda sosyalist gerçekçi çizginin estetik ve ideolojik değerlerini geliştiren Asım Bezirci gibi bir eleştirmenin en verimli çağında öldürülmesi, sermaye sınıfının 90’lardan itibaren edebiyatımızı ele geçiren bireyci, akıl düşmanı, postmodernist edebiyatına itiraz geliştirecek bir aydından yoksun kalmamız demekti. Hatta o dönemde Attila İlhan’ın anlamsız şiirlerle ilgili açtığı eleştirel tartışmaya cevap verenlerden biri, sanki Asım Bezirci yaşıyor da bu eleştirileri o yapıyor anlamında bir şeyler yazacak kadar kendini kaybetmişti."

Her yıldönümünde katledilen aydınların fotoğrafları alanlarda yer aldı.

'Sivas Katliamı AKP'nin fragmanıydı'

Postmodernizmin bu yükselişi tesadüf değildi o halde. Bugünden bakınca, gericiliğin kültür alanına müdahalesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

"Postmodernizmin bayraktarlarından Profesör Yıldız Ecevit, edebiyatımızın gerçekçilikten uzaklaşıp Batı taklitçisi postmodern çizgiye sürüklenmesini 12 Eylül’ün edebiyatımıza yaptığı bir iyilik olarak gösteriyordu. Sivas Katliamının bir başka önemli yönü dinci gericiliğin bir cürümü olması, daha sonra yaşadıklarımızla bütünlenmiş oldu. Ben bu yüzden bu katliamı bir yazımda AKP’nin fragmanı olarak tarif etmiştim. Bugüne gelirsek, artık sayısını bilemeyeceğimiz bir darbeler dönemi içinde yaşıyoruz. Tekelci sistemin siyasi rejimi, bir sürekli darbe düzenidir."

Peki bu tekelci düzende kültür ve sanat hangi konumda kalıyor?

"Bu düzende kültür de, sanat edebiyat da sürekli darbe altında ödül ve ceza mekanizmasıyla yozlaştırılmaktadır. Gericiliğin kültür alanına müdahalesi sermayeleşen yayıncılık, sinema, müzik alanlarında daha dolaylı biçimlerde yürütülmektedir. Devrimci bir sanatın bu koşullarda daha doğmadan boğulması amaçlanmaktadır. Bugün Türkiye’nin ve dünyanın en büyük eksikliklerinden biri devrimci düşüncelerin taşıyıcısı Nâzım Hikmet, Bertolt Brecht, Charlie Chaplin, Yılmaz Güney gibi sömürü düzeni karşıtı büyük sanatçıların olmamasıdır."

Bütün değerlerin aşındığı bir kaçgun dönemi

90'lara gelirken toplumda bir yanda işçi sınıfının hareketliliği, diğer yanda dünyada değişen dengeler vardı. Sivas öncesi bu çelişkili atmosferi nasıl tanımlarsınız?

 "90’lara gelirken Türkiye’de iki çelişkili durum yaşanıyordu. 1989 Bahar Eylemleriyle işçi sınıfının sahneye çıkması ve sosyal demokratların yerel seçimde birçok il ve ilçede belediye başkanlıklarını kazanması 12 Eylül’ün baskı düzeninden çıkışın umudunu güçlendirmişti. Birçok il ve ilçede sanatçı ve aydınların katıldığı şenlikler düzenleniyordu. Aynı günlerde sosyalist sistemin çökmesi ise derin bir hayal kırıklığı yaratmıştı. 1990 yılında Cengiz Gündoğdu’nun yönetiminde yayına başlayan İnsancıl dergisinde bu dönemi bütün değerlerin aşındığı, inançsızlığın yaygınlaştığı bir kaçgun dönemi olarak tanımlıyorduk."

Peki bu "kaçgun döneminde", gerçekçi sanatı savunanların tavrı ne oldu, sermaye dergilerine karşı nasıl bir mücadele verildi?

"Gerçekçi sanattan kaçılıyor, bireyci ve postmodern bir sanat öne sürülüyordu. Bu dönemde İnsancıl, Evrensel Kültür, Damar gibi birkaç dergi gerçekçi ve sistem karşıtı edebiyatın savunmasını yapmaya çalışıyordu. Sermaye dergileri Batıda çok başka koşullarda ortaya çıkmış ve etkisini yitirmiş modernist sanat akımlarını gündeme getirirken ve Tanzimat’tan beri gerçekçi ve toplumcu bir çizgide gelişen edebiyatımızı küçümseyen yazılar yayınlarken, biz Nâzım Hikmet’in 1929 yılında Resimli Ay’da başlattığı Putları Yıkıyoruz kampanyasından esinle 1993 yılı başında İnsancıl’da Geçersizdir! kampanyası açmıştık. Sermaye güdümlü sanatçıları ve yazarları eleştirilerimizle geçersiz ilan ediyorduk. Sivas Katliamı 1989’dan itibaren başlayan sol yükselişe büyük bir darbe oldu diyebilirim. Toplumun en önemli direniş odaklarından biri olan aydın hareketine indirilmiş bir darbe oldu."

Ankara'da 1993 yılında yaşanan katliamın hafızalara kazınan protestosundan. Dikmen'den yürüyüşe geçen halk Kızılay'a kadar dayanmış ve sloganlarla Meclis'in kapısına yürümüştü.

'Belgeli Birikim gericiliği tarihimizi yeniden yazdı'

Sadece dinci gericilik değil, 2000'lerde sol liberalizmin de bu yıkıma katkısı oldu, değil mi? Bu durum siyasi ve kültürel okumalarımızı nasıl değiştirdi?

"2000’lerde toplumu dinci gericilikle birlikte esir alan sol liberalizm de bu koşullarda destek buldu ve hem kültür alanını hem de sol politikayı büyük ölçüde yozlaştırdı. Akademilerde büyük bir hegemonya kurdu. Osman Çutsay’ın deyişiyle Belgeli Birikim gericiliği tarihimizi ve edebiyat tarihimizi yeniden yazdı. Bugün CHP yöneticileri, Doğan Avcıoğlu’nun Türkiye’nin Düzeni, Taner Timur’un Türk Devrimi ve Sonrası, Korkut Boratav’ın Türk İktisat Tarihi, Yalçın Küçük’ün Türkiye Üzerine Tezler kitapları yerine Tanıl Bora’nın Cereyanlar kitabını okuyorlarsa, bu hegemonyanın sonucudur."

Tarikatların etkinleşmesi ve bu cehalet ortamı AKP iktidarının zeminini oluşturdu. Bu durumda Cumhuriyet tarihine yönelik bir linçten söz edebilir miyiz?

"Tarikatların etkin olduğu bir toplum büyük cahilleşme içinde demektir. Bu cahilleşme içinde üç beş klişe yalanla büyük kitleleri linç sürülerine dönüştürebiliyorlar. AKP iktidarı Türkiyenin 200 yıllık çağdaşlaşma ve gelişme süreçlerine yönelik bir linç hareketinden başka nedir? Tarikatların yeniden etkinleşmeleri 1950’lerde başlar. DP döneminde söylenen üç beş aynı yalanı cahilleştirdiği kitlelere ezberleterek AKP Cumhuriyet tarihini ve bilincini körelterek çeyrek asırdır iktidarda kalabildi. Ama tarikatların etkisine düşmeyen toplumsal kesimler bu karşıdevrime bütünüyle teslim olmadı, kurtuluş için büyük bir toplumsal enerji biriktiğini söyleyebiliriz."

Toplumu tarih bilincinden yoksun bırakma operasyonu

Tekrar başa dönersek, tüm bu aydın katliamlarının nihai amacı toplumu uyuşturmak, aklını köreltmek diyebiliriz, bugünden bakınca böyle değil mi?

"Aydın katliamları toplumun aklını köreltmek için yapılıyor. Sanatçı ve aydın toplumun belleği ve ufku demektir. Onlara yönelik katliamlar toplumu tarih bilincinden yoksun, gelecek umudu ve tasarımı olmayan bir kitleye dönüştürme operasyonudur. İktidardakiler bugün kolaylıkla kul hakkından söz ederek bizi kula dönüştürebiliyorsa, her gün yaşadığımız yoksulluktan söz ederken, bunu aşmak için nasıl bir gelecek kurmamız gerektiğini tartışmıyorsak aydınlarımızdan yoksun olduğumuz içindir."

Eskiden romanlar çocukları sol mücadeleye yönlendirirken, bugün piyasa yayıncılığı bambaşka bir işleve sahip. Peki bu durum edebiyatın silahsızlandırılması manasına gelmez mi?

"Sanatçının aydını ise düşünceleri somut imgelere dönüştürerek geniş kitlelere ulaştırırlar. 1960-1980 arası sanatımızı ve edebiyatımızı düşünürsek, yazarlarımızın sosyalist aydınlar oldukları bu dönemde, romanların daha ortaokul çağında çocuklarımızı etkileyerek sol mücadeleye yönlendirdiğini görüyoruz. Yayınevlerinin çoğunun sol bilinçle kitap seçip yayınladıkları bu dönemden bugün bütünüyle büyük sermaye denetiminde bir yayıncılık dünyasına geldik. Taylan Kara’nın önemli kitap dizisinin adıyla söylersek bugün piyasa yayıncılığı edebiyatla ahmaklaştırma felsefeyle çökertme işleviyle hareket etmektedir. Düzene uygun edilgen, teslimiyetçi, bilinçsiz bir insan yaratmaya çalışıyorlar. Oysa gerçekçi edebiyat ve felsefe eleştirel bir bilinç oluşumuna katkıda bulunur. Her şeyin değişeceğine ve değiştirilebileceğine inanç yaratır. Kurtuluş umudu yaratır. Düzenin ideoloji ve zor aygıtları bunu önlemek için elinden geleni yapmaktadır."

Neoliberal gericiliğin kültürel hegemonyası

Peki gündelik hayata dönersek, tarikatlar ve gerici dil her yanımızı sarmışken, iktidarın bir türlü tam anlamıyla kuramadığından yakındığı o kültürel hegemonyayı nasıl yorumluyorsunuz?

"Tarikatların daha çok gündelik hayatta kültürel hegemonya kurduklarını görüyoruz. İnsanların selamlaşma biçimini bile dinselleştirdiler. Dilimizi yeniden ucube, hortlak kelimelerle doldurdular. Biat ediyor, istişare yapıyor, fıtrat’tan söz ediyorlar. Bu gericiliğin alameti farikasıdır, DP 1950’de iktidara geldiğinde Anayasa’nın dilini eski sözcüklerle değiştirmişti. Kitap fuarlarında ilaç için sol yayınevi bulamazken büyük stantlarda dinci yayıncılar ve kalabalık okur kitleleriyle karşılaşıyoruz. Ama yine de kültürel hegemonya sıkıntısı çektiklerini duyuyoruz. Kültür, tarifi onlarca olsa da, çağa ve topluma göre değişen bir şeydir. İnsanlığın tarım toplumunda yarattığı ve yüzlerce yıl öncesinde kalmış dinsel kültüre göre bugünün toplumunu düzenlemek imkansız olduğu için böyle bir hegemonya kuramazlar. Toplumu ve kültürü yozlaştırarak bunu yapmaya çalışıyorlar. Ancak eksikliği neoliberal gericiliğin kültürel hegemonyası kapatıyor. Sonuçta sermaye sınıfının her türden gericiliğinin kültürel hegemonyası altında yaşadığımızı söyleyebiliriz."

Bütün bu tablo içinde, bugünün aydın sanatçısına ve aslında sol siyasete düşen tarihi görev nedir? Bir çıkış yolu nerede aranmalı?

"Bugünün aydın sanatçısı düzenin içyüzünü deşifre ederek, bilinçli, örgütlü bir sanat eylemiyle bu hegemonyayı kırmak zorundadır. Sanatçı politik olmak, işçi sınıfından yana tutum alarak yaşamı yorumlamak zorundadır. Bugün en büyük eksikliğimiz bir aydın hareketimizin olmayışıdır. AKP’nin ilk döneminde itirazlarını topluca dile getiren, Demirtaş Ceyhun, Ataol Behramoğlu’nun öncülük ettikleri bir aydın hareketi vardı, bana göre Gezi Direnişi’nde bu aydın hareketinin büyük katkısı oldu. 12 Eylüle karşı Aydınlar Bildirgesi, aydın hareketimizin önemli eylemlerinden biridir."

Son olarak bu yaşananların tek sorumlusu iktidar değil sanırım, muhalefetin de büyük payı olduğu görülüyor. Peki sizce ne yapılabilir bu durumda?

"Bugün aydınlar belgesi benzeri bir bildirgeye acilen ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Fakat bu bildirgenin AKP iktidarına değil, halkın büyük desteğini alan Özgür Özel ve arkadaşlarına verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü hâlâ adalet, hukuk, yabancı sermayenin Türkiye’ye gelmesi gibi laflarla Türkiye’yi bu hale düşüren sermaye düzenini yoksullaştırılmış halkımıza çözümmüş gibi sunuyorlar. 

Halkımızın bu yanlış cereyanlara kapılarak bir kez daha aldatılmaması için Türkiye’nin planlı, devletçi, emekçi haklarını başa alan bir kalkınma programıyla bu kara düzenden kurtulacağını bir 'Aydın Bildirgesiyle' ortaya koymamız gerekiyor."

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.