Sayfa yolu
Picasso'ya soru sormak
Hakan Aydın
Yayın Tarihi: 27.09.2025 , 12:26 Güncelleme Tarihi: 27.09.2025 , 12:38
Bizim çocukluğumuzda, yani 30 yıl önce, yani uzun sayılamayacak bir zaman önce, oturduğumuz mahallede, kasabada ya da şehirde, bir ağabey/abla Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'ne girdiğinde bayram yapılır, Hemşirelik Yüksekokulu'na girmek onur kabul edilirdi.
Kemalist kamuculuğun son demlerini yaşadığı zamanlardı... Doktora, hemşireye, radyoloji uzmanına saygı duyulur, hastane memurundan rica edilirdi. Evet, kamuculuk içten içe çürümeye başlamıştı ancak çürüme yapıyı henüz tehdit edecek hale gelmemişti. Bunun toplumdaki yansıması olarak saygı henüz ortadan kalkmamış, yurttaşlık haklarına tecavüz bireysel bir davranış şekli haline gelmemişti. Talep ve sorunlar "devlete dilekçe verilerek" çözümlenmeye çalışıyordu.
Hastanede, sağlık ocağında, verem savaş ya da Kızılay dispanserlerinde çalışan doktor, hemşire ya da sağlık görevlileri "burnundan kıl aldırmaz" olabiliyorlardı belki ama işini bilen insanlardı. Çürümeye yüz tutmuş olsa da kamuculuk etkisini gösterir, görevlerini yerine getirirlerdi. Yasalar da buna göreydi hâlâ...
**
Sağlık ocakları yok artık. Yerine reçete yazan, ilacı ve şırıngayı bizim götürdüğümüzde iğneleri yapan, "en iyisinde" özel laboratuvarlarla anlaşarak kan tahlili yapılabilen ya da röntgen çekilebilen, önleyici sağlık denilen şeyi danışılması gereken bir odaya indirgeyen aile hekimlikleri var. Küçük işletmeler olarak kabul edilebilirler.
Hastaneler; "yanlış hatırlamıyorsam" 2010 yılında bölge müdürlüklerine ayrıldı. Mütevelli heyetleri ve döner sermaye işletmeleri ile donatılarak; radyolojiden laboratuvara, güvenlikten temizliğe kadar özel şirketlere ihale edilmiş ticari merkezler haline getirildi. Hemşirelik sistemi kaldırıldı, sözleşmeli sağlık memurlarına dönüştürüldü. Performans yönetimi ile doktorlara hasta bakma sayısına göre ücret uygulamasına geçildi. Sistem üzerinden randevu uygulaması, yurttaşlar yeni alıştığı için başlangıçta övünç kaynağıydı, yaygınlaşınca tıkandı. Hasta yoğunluğu arttıkça, doktorların üzerindeki baskı da arttı. Hastane müdürü, ticari piyasa müdürü haline getirildi; döner sermaye, taşeron şirketlerin faturalarını takip eden birim oldu. Bir hastane içinde o kadar çok şirket bir araya getirildi ki ortaya çıkan sorunu konuşabilecek muhatap kalmadı.
Hasta yoğunluğu ile büyükşehirlere göç paralel gelişti, geliştirildi. Hastaneye gidecek her hasta, adına sosyal güvenlik sisteminden ödeme yapılan, radyoloji ya da ultrasonografi cihazının sahibi olan taşeron şirketin müşterisiydi. Müşteri sayısının artırılması da ticarethane için önemliydi. Hastane sistemi müşterilerinin devamlılığını sağlam üzere çaba gösteriyordu. Sonuçta yaşananların hepsi düzen tarafından “gelişmişlik” olarak sunuluyor, bu gelişmişliğe ayak uyduracak kitleye ihtiyaç duyuluyordu.
Vatandaşın haklı olmasa bile "haklarının" olduğu, bu hakların düzen tarafından kendisine sunulduğu, kurulan sistemin çok başarılı olduğu ancak görevlilerin yeterli düzeyde çalışmadığı "bilinci" başka popülist yaklaşımlar arasında yığınlara özenle şırınga edildi, "bilinç" yaygınlaştırıldı. Bugünlerde sıkça duyduğumuz "uyarıyoruz, vatandaş dinlemiyor" söylemi de bu "bilinçte" kendini buldu.
Aspirinin ne işe yaradığını cep telefonundan okuyarak, işletme yönetimini mankenlerin oynadığı dizileri seyrederek öğrenen yığınlar; sermaye düzenini temsil eden iktidar ve düzenin kontrolündeki kitle iletişim araçlarıyla yüklenen "sen özelsin, farklısın, bir tanesin(!),” yalanlarıyla beslenerek kendi “değerlerini” öğrendi, paralel olarak aklının “fazlasını” da dağıtmaya başladı. Bir süre sonra da aklını kabul etmeyene adaletini dağıtacaklardı. Enjeksiyonun sonucudur!
Aşağıdaki resme dikkatli bakmanızı öneririm:
Ortada "olur mu böyle şey!" demekten daha ötede bir durum vardır, o durum esasen bizim toplumsal hâlimizin ifadesidir.
Yirmi yıldır, bu düzenin devamını sağlayacak yeni yığınlar yetiştirilmeye çalışılıyor... Eğitim de buna göre dizayn edildi, sürdürülüyor. Biz, buna kısaca "düzen" diyoruz.
Haber bülteni sunucusunun ağzından duymamız gerekenleri, ülkeyi yönetenlerin ağzından "üst düzey açıklama" şeklinde dinleyecek kadar dipteyiz! Üstelik, neo-liberalizmin dinci gericilikle el ele, bizi daha ne kadar dibe çekeceğini de bilmiyoruz, dibin sonu yok!
**
Yakın geçmişte; çocuğumuz için başka bir eğitim modeli benimsediğimizi dostlarımızla paylaşmıştık:
Çocuklarımızı at gibi koşturmayalım! Ödev yapmaları için yüklenmeyelim, bir şekilde sınıflarını geçeceklerdir. Özel okullara para vermeyelim! Bu düzenin eğitimi, yukarıdaki resimde vücut bulmaktadır.
Biz, çocuğumuza bu düzenin dışından bakalım;
Örneğin; Nâzım Hikmet'i, Orhan Kemal'i, Sebahattin Ali'yi, Necati Cumalı'yı, Aziz Nesin'i, Cemal Süreya'yı... okutalım! Abidin Dino'nun resmini gösterelim, Ruhi Su'yu dinletelim, tiyatro izletelim... İnsanı ve sanatı öğrensin.
Örneğin; bir toprak parçası bulup, onlarla birlikte domates, hıyar ekelim, bahçe sulayalım. Bir hayvana bir çiçeğe bakabilmeyi gösterelim! Doğayı öğrensin.
Bir araya gelelim, toplum olmayı öğrensin.
Yeter mi? Yetmez!
Picasso; ikinci dünya savaşı sırasında "Guernica" tablosunu sergilerken, İspanya'da müttefik ülkeyi temsilen bulunan bir Nazi subayının "Bunu siz mi yaptınız?" sorusunu "Hayır, siz yaptınız!" diye cevaplar. Picasso, haklıdır. Guernica, bir İspanya şehri olarak 1937 yılındaki iç savaş sırasında, İspanya lideri Franco'nun isteğiyle, Nazi uçakları tarafından yerle bir edilmişti, İspanyol faşizminin simgesidir.
#BuDüzenDeğişmeli demezsek, bu düzene müdahale etme yeteneğimizi geliştirmezsek… Kişiliğimizden ve niteliğimizden bağımsız olarak, Picasso'ya o soruyu soranın pozisyonuna düşeceğiz.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.