Sayfa yolu
Ölüm niye hep işçilerin payına düşüyor: İktidar ve iş güvenliği
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Elif Doğan Çiftçi
Yayın Tarihi: 11.10.2024 , 09:10
“Bana bir şey olmaz, düşüp ölsem en azından çocuklarım üç beş kuruş para alır.”
İş güvenliği uzmanı olarak konuştuğum bir inşaat işçisi ağabeyimizden bu sözü ilk duyduğumda dehşete kapılmıştım.
Bu düşüncede olan bir insanın iş cinayetine kurban olmaması mümkün müdür, sorusu geçmişti aklımdan.
Peki, inşaat işçisinin bu düşünceye kapılmasının sorumlusu işveren midir? Yoksa doğrudan iktidar mı bu düşüncenin işçilerin zihninde yer etmesinin zeminini hazırlamaktadır?
Örgütsüz işçi gücünü yitirir
İşçiler çalışırken çok sayıda risk faktörüyle karşı karşıya kalıyor. Bunlar içerisinde çalışma hayatındaki psikososyal risk etmenleri, maruz kalınan mobbing ve işçi sınıfının bunlar karşısında bütünlüklü bir duruş geliştiremeyişi, üzerinde durulması gereken önemli konulardan birkaçı.
Kuşkusuz bunları düşününce, hepimizin ilk akla gelen yanıtı, örgütsüz işçinin gücünü yitirmesi olacaktır.
İşte tam da bu noktadan başlamak istiyorum.
6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Yasası’nda psikososyal riskler, bir risk etmeni olarak tanımlanmış ve bu riskler, çalışma süresi, ücret, organizasyonel etmenler (vardiya, esnek çalışma vb.), stres altında çalışma, taciz, mobbing vs. şeklinde anlatılmaktadır.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na bağlı İş Sağlığı ve Güvenliği Genel Müdürlüğü’nün 2016 yılında yayınladığı Psikososyal Risk Faktörleri Bilgilendirme Rehberi’nden birkaç alıntı yapacağım.
2.1 İşin mahiyeti: İşin içeriğinin çok dar, monotonluğun yüksek, hüner düzeyinin düşük ve ekip çalışmasının yetersiz olduğu, seri imalat teknolojisinin hâkim olduğu işyerlerinde çalışanlar arasında, yalnızlık, birbirlerine karşı soğuma ve yabancılaşma, aşırı stres gibi verimsizliğe yol açan birtakım duygu ve davranışlar kendini göstermektedir.
2.2. İş Yükü ve İş Temposu: Aşırı iş yükü kadar, çalışanlarda strese neden olan bir diğer faktör ise yetersiz iş yüküdür. Özellikle zamanının çoğunu oturarak geçirmek durumunda kalan veya zekâ ve yeteneğinin altında rutin işleri yapmak zorunda kalan personelin sıkıntı nedeniyle strese girdiği görülmektedir. Otomasyona bağlı toplu üretim ile makinenin hızına uymak zorunda kalan çalışanlar işleri yetiştirmek zorundadırlar ve yoğun bir iş temposuyla karşı karşıya kalırlar.
2.3. İş Programları: Yapılan araştırmalar, insan fizyolojisine en uygun çalışma süresinin günlük azami 7,5 saat haftalık 45 saat olduğunu ortaya koymaktadır. Gerekli planlama yapılmadan, çalışanların sosyal ve kültürel ihtiyaçları dikkate alınmadan fazla mesai yaptırılması halinde; iş verimi ve çalışma saatleri arasındaki denge bozulur ve kişilerde aşırı yorgunluk ve stres durumu ortaya çıkar. Bu ise etkin ve verimli çalışmayı engelleyerek, iş kazaları vb. olumsuz durumların yaşanmasına neden olabilir.
Bu şekilde 10 madde sayılmış. Bu maddeler iş kazaları ve işçi ölümlerinin bir bölümünün bu risklerden kaynaklandığı belirtilirken, bunları engellemek gerekliliği de yasal zorunluktur denilmiş.
Peki devlet eliyle tanımlanmış bu risklerin çalışma hayatında yer bulmasının önü, bizzat devlet tarafından yasalar vasıtasıyla açılmamış mıdır?
Devlet sermayenin ve patronların devleti olarak, işçi sınıfını bile isteye bu risklere maruz bırakmamış mıdır?
22 yıldır sayısız defa yasal ve anayasal değişiklikler yapan iktidar, devlet tarafından tarif edilen riskleri azaltmış mıdır, yoksa artırmış mıdır?
Bizzat iktidarın işçilere yaklaşımı dahi, sorunun yanıtını ortaya koymaktadır.
İşçi sınıfının karşısında, hepsi kişisel servetlerini katlamış zenginlerden oluşan, yüzlerce korumayla gezen ve yeri geldiğinde karşısındaki işçinin kafasına yiyecek paketleri atmaktan çekinmeyen, karşısında bir gerçek dile getirildiğinde işçiye küfretmeyi hak gören bir iktidar vardır.
Bunun ötesinde, işçi eylemleri her seferinde kolluk güçlerinin şiddetiyle engellenmeye çalışılarak, tam da hukukta tarif edilen “psikolojik yıldırma” taktiği kullanılmaktadır. Devlet gücü karşında sinmiş, değersiz olduğunu düşünecek bir emekçi toplamı oluşturulmaya çalışılmaktadır.
Ayrıca tüm topluma sürekli pompalanan “güçlüyü mazur gösterme, zayıfın kendisini hatalı ve yetersiz hissetmesi” psikolojisi de benimsettirilmeye çalışılmaktadır. Buna mukabil, her konuda patronların üstünlüğü devlet eliyle meşru hale getirilmiştir.
Yok edilen işçi güvenliği ve işçi sağlığı
Başka bir boyutuyla konuya bakarsak, özellikle AKP’li yıllarda sermayenin emek üzerindeki baskısının çok artması ve toplumsal alanın sosyal ve kültürel boyutlarıyla bir çözülme içine girmesi, geleneksel dayanışmacı yapının gevşemesi ve bireyselleşmenin yükselişi, işçiler arasında değer yargılarının aşınmasına ve erimesine yol açmıştır.
Değersizliğin ve geleneksel sosyal kuralların yokluğunun neden olduğu ölçüsüz ve dengesiz hareketlerin devletin bütün kurumlarında belirgin bir şekilde ortaya çıkması, hukuksuzluğun meşruluğu, işyerinde taciz davranışına karşılık daha sessiz, daha tepkisiz kalınmasına zemin hazırlamıştır. Yıldırma, işyeri yönetiminde devamlı etkin bir araç olarak kullanılmaktadır.
En basit hak arama mücadelesi bile örgütsüz işçi için, uzun, meşakkatli ve kimi zaman sonuçsuz hale gelmiştir.
Dolayısıyla işçi sınıfı, devletin baskı mekanizmaları ve kolluk güçlerinin şiddetinden çok, ideolojik olarak teslim alınmakta ve bu sömürü ve ezilmeye mahkum bırakılmaktadır. Bu durum birçok araçla normalleştirilmektedir.
Türkiye’de bildiğimiz gibi üretimin büyük bir kısmı küçük ve orta ölçekli firmalarda yapılmaktadır. Hemen hiçbir denetimin olmadığı bu işletmelerde, işçi güvenliği ve işçi sağlığından bahsetmek mümkün değildir. Kaldı ki yasal hakların esamesi bile okunmamaktadır. İşçiler sürekli yer değiştirmekte, işyerlerinde hiçbir güven ilişkisi kuramamakta, yasal hakları (işten kaçınma hakkı mesela) şöyle dursun tazminat haklarının onlara söylenmesi bile komik hale gelmiştir. Öyle büyük bir taciz ve yıldırma vardır ki başta kendilerine olan güvenleri yok edilmiştir. Sonra da birbirlerine…
İşçiler değiştirecek güce sahip
Her eğitimde dile getirdiğim bir nokta, işçilerin güçlenmesinin, birlikteliklerinden geçtiği.
Elbette kimimiz kanalizasyon temizleyeceğiz, kimimiz inşaatta çalışacağız, metal işleyeceğiz, mühendislik yapacağız. Bu işler arasındaki farklar, temel hakları hiçbirimizin daha az hak ettiği anlamına gelmez.
Hepimiz barınma, eğitim ve sağlık hakkına sahip olmalıyız. Hepimiz sağlıklı beslenebilmeli, tatile gidebilmeli, kaliteli müzik dinleyebilmeliyiz. Bizi ayıran, yaptığımız işlerin farklılığı değildir. Birlikte üretenler, birlikte hakkıyla tüketmelidir. Gücümüz birlikte oldukça anlam kazanacaktır.
İşçi sınıfı sınıf bilinci kazandıkça, üzerindeki baskı mekanizmalarını birleşip örgütlü hale gelerek geriletmeye başladıkça bilinç düzeyini ilerletecek, düzeni sarsacak ve değiştirecek güce sahiptir.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.


