Sayfa yolu
Obruğun karşı tarafında kalmayı mı hak ediyoruz?
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Etkin Kolbaşı
Yayın Tarihi: 25.12.2022 , 09:25 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54
Emin Alper’in festivallerden çok sayıda ödülle dönen, geçtiğimiz günlerde vizyona giren ve daha vizyona girmeden konuşulmaya başlayan filmi Kurak Günler bir süre daha konuşulmaya devam edecek gibi görünüyor. 59. Antalya Altın Portakal Film Festivali‘nde En İyi Yönetmen dahil olmak üzere dokuz ödül kazanan ve açılış hafta sonunda sinemalarda 51.371 kişi tarafından izlenmeyi başaran film Lux Seyirci Ödülü'ne aday olan beş film arasına girmeyi başardı. Önümüzdeki günlerde 24 dile çevrilerek seyircilerle buluşmaya devam edecek. Ayrıca Cannes’da Emin Alper’in yaptığı konuşma ve Kültür Bakanlığı’ndan alınan ödeneğin senaryo değişikliği sebebiyle iptal olması gündeme oturmuştu.
Filmin bu kadar tutmasının sebebi ne peki? Azımsanmayacak izleyici toplamı Kurak Günlere neden bu kadar ilgi gösteriyor ve nasıl övgüyle bahsedilen bir film olmayı başardı? Memleket gerçekten kurak günlerden mi geçiyor? İçinde bulunduğumuz ya da düştüğümüz durumu mu anlatıyor? Film politik olarak neyi temsil ediyor, nereye oturuyor? Biraz bu sorulara cevap vermeye çalışacağım.
Bir kasabada geçen film “idealist” bir savcının bu kasabaya görevlendirmesiyle başlıyor. Çok açık ki Emin Alper o kasabayı Türkiye alegorisi gibi gösteriyor. O kasabada bürokratlar, kasaba halkı ve çingeneler var. Filmdeki bürokratlar Türkiye devletini, kasaba halkı Türkiye halkını ve çingeneler de göçmenleri, yoksulları temsil ediyor.
Bize gösterilmek istenen çok net ifadeyle çürümüş bir devlet yapısı, yozlaşmış bir halk ve kaderi ölüm, açlık ve her türlü kötülüğe maruz kalsa da sesleri çıkmayan, devletin görmediği ve toplumun kenara ittiği göçmen ve yoksullar.
Öncelikle filmde sınıfsal hiçbir unsura değinilmemesi baştan sona gerçeklikten ne kadar kopuk olduğunu gösteriyor. Burjuvazi ve işçi sınıfı yok. Bu bağlamı atlayarak gerçekliğe oturan politik bir film icra edemezsiniz. İkinci olarak Türkiye toplumu kasaba halkı gibi tamamen çürümüş ve yozlaşmış, linç kültürü olan, gelenekselliğe bu derece bağlı bir toplum değil. Evet bu ülkede katliamlar yaşandı, linçler yaşandı ama çürümenin geldiği bu noktada bunların yaşanması normal. Burada vurgulamak istediğim Türkiye’nin bunlardan ibaret bir ülke olmadığı. Bunları kabul ederek filmi izlemek memleketten umudu kesmek anlamına da gelir. Bu halk yönetmenin filmin sonunda anlatmak istediği şekilde ‘iyi insanları’ ülke dışına kovalamayacak. Türkiye halkı filmde gösterilmek istendiği gibi sürüleşmiş bir halktan oluşmamaktadır.
Böyle gelmiş böyle mi gidecek?
Filmin açılışında savcı aracıyla kasabaya giriyor ve yerde gördüğü kanı takip etmeye başlıyor. Avcılar ve halk zafer çığlıkları eşliğinde bir domuzu aracın arkasına bağlamış götürmekte havaya ateş açıyorlar. Savcı bu duruma bir soruşturma açıyor ve kent merkezinde silah sıkılması meselesiyle mücadele etmeye başlıyor. Yönetmen burada hayvanlara yapılan zulmü ve genel bir şiddet eğilimini anlatmaya çalışırken yine atladığı bir gerçeklik var: Bu ülke halkının tamamı şiddet eğilimli mi? Kasabada neden kimse karşı çıkmıyor ve bu durum normalleştirilmiş? Türkiye’de bu durum normal değildir ve o yüzden kasaba halkı bu noktada da Türkiye halkını temsil edememektedir.
Filmin sonunda yine avcılar silah sıkarak kasabaya girerler hatta kurşunlar gazetecinin evine isabet etmiştir. Filmin başında gördüğümüz senaryonun bire bir aynısı yaşanmakta ve açılan soruşturmanın aslında bir işe yaramadığını görmekteyiz. Buradan çıkarılabilecek tek anlam var o da “siz ne kadar yanlışla mücadele ederseniz edin, bu düzen böyle gelmiş böyle gider” hissiyatı.
Türkiye bu mu?
Hakimi, Emniyet Amiri, Avukatı, Belediye Başkanı bir tarafta kötüyü temsil ederken, onların karşısında “iyiyi” temsil eden savcı ve gazeteciyi görüyoruz. Peki bu kötüler neden kötü? Kötülüğün kaynağı neresi? Filmde buna cevap verilmiyor “çünkü kötüler…” İzleyici kendi karar versin neden kötü olduklarına, deniyor. Kötü karakterler iyi işlenmiş belli bir siyasi tipolojiyi gözümüze gözümüze sokuyor, aklımıza belirli bir siyasi parti adı dahi getirecek kadar hatta (onun en karakteristik özelliklerinden “dinsel istismarı” es geçerek de olsa). Ama bu insanların hiçbirine sınıfsal bir karakter yüklenmemiş. Oysa kötülüğün toplumsal ve tarihsel bir sebebi vardır ve o kötülük egemenlerin çıkarlarını savundukları için vardır. Filmde kötülüğün kaynağını görmeden kötüyü görmekteyiz. Peki iyiler neden iyi? Sırf yasaları olması gerektiği gibi uygulamaya çalıştığı için mi savcıyı savunacağız? Keza yasaları uygulamaktan başka iyi bir yönünü görmedim ben. Ya da neden muhalif olduğunu film boyunca anlamadığımız gazeteci mi “iyiyi” temsil ediyor? ‘İyi’ karakterlerimiz gelenekselliğin dışında kaldıkları için veya nasıl tanımlandığını anlamadığımız, referansları verilmemiş ve içeriği doldurulmamış bir “doğruyu” savundukları için ya da LGBT bireyi izlenimi verilerek sunuldukları için bu insanlarla bağ kurabilir miyiz sadece? Bence hayır. Bundan çok daha fazlası gerekli bu karakterleri ilerici ve aydın bir zemine oturtmamız için. Kötü insanların belli hobileri var (gece alemleri, uyuşturucu, av, belli bir giyim tarzı, müzik tarzı) bunu görebiliyoruz ama iyi insanlara dair bu referanslar yok. Sol, bu ülkede özellikle 20. Yüzyıla vurduğu damgayla, sanatıyla, belli bir yaşam tarzıyla, sınıfsal bir bakış açısıyla ve mücadelesiyle toplumsal hafızamızın da bir kısmını oluşturuyor. Neo-liberalizm dört bir koldan sanata, hayata, belli başlı dayanışma temelli geleneklere müdahale ederek “iyi insanın” karakterini de elinden alıyor. Şu içinden geçtiğimiz günde toplumumuz örgütsüz ve hafızasız kalmış olsa da tarihimize ve memleketin mücadele tarihine bakacak olursak “Kurak Günler”deki gibi bir Türkiye halkının olmadığını çok iyi göreceğiz.
Filmde altı çizilen bir başka nokta “bu ülkede yaşamaya devam ederseniz iyi kalamazsınız” teması. ‘Muhalif ve iyi’ karakterlerimiz olan savcı ve gazeteciyi toplumun çürümüşlüğünün git gide içine çektiğini görüyoruz. Savcı çingene kızına mı tecavüz etti? Gazeteci savcıya mı tecavüz etti? Buraların belirsiz bırakılmasının vardığı tek bir önerme var, o da “bu toplum içerisinde yaşarsanız, doğru olanı toplum içerisinde örgütleyemezsiniz” düşüncesi. Kötü olmaya mahkûm bırakılırsınız. Emin Alper katıldığı bir YouTube programında tam olarak şu kelimeleri söylüyor. “Hangi erkek karakter açıkça şunu söyleyebilir ki ben Emre’nin olduğu yerde asla olmazdım. Veya Emre’nin işleme ihtimali olan suça asla iştirak etmezdim.” (https://www.youtube.com/watch?v=bpyKKKJTNwo, dk. 18.) Neyse ki, bu toplumun gerçekliği bu değil, böyle bir suça ortak olmayacak milyonlar var bu ülkede.
Bakacak olursak filmde “iyiliğe” dair hiçbir tarif yok, “kötüler gibi olmayanlar” şeklinde tarif ediliyor herhalde bu iyilik! Hatta iyi zannettiğimiz karakterler de “aslında kötüler”: tarihleri kötülüklerin damgasını taşıyor ve giderek kendileri de kötü olmaya başlıyor. Emin Alper açıkça herkesin potansiyel tecavüzcü olduğunu yüzümüze söylüyor ve biz de buna alkış tutuyoruz. Akıl tutulması.
Bu yukarıda yazdığım kısımları filmde izlerken kaçırmamızın sebeplerinden biri ise Emin Alper karşımıza bunları düşündürtmemek için ustaca bir Hollywood tarzıyla çıkıyor. Gerilim dozu yüksek polisiye bir tarzla filmi izleyiciye sunuyor ve uyutuyor. O gerilim dozunda düşündüğümüz tek şey var o da acaba savcı tecavüz etti mi? Gazeteci ve savcı arasında neler geçti? Müzikler, geçişler, filmin ritmi bizi gerçeklikten, düşündürtmekten uzaklaştırarak algımızı bambaşka bir yöne çekiyor.
Kim olduğu belli olmayan muhalifler
Filmde özellikle vurgulanması gereken bir başka kısmın da seçimler kısmı olduğunu düşünüyorum. Ortada bir seçim var ama bu muhalifler kim, ne diyorlar, görmüyoruz. Koskoca kasabada muhalif tek kişi gazeteci. İnsanın aklına pek tabii bunca zaman o gazeteci tek başına nasıl hayatta kalabilmiş, sorusu geliyor. Bir de muhalefet neyi savunuyor? Ülkedeki muhalefetin etkisizliğine dikkat çekmek istiyorsa da Emin Alper muhalif hiçbir figürü göstermeden, topyekün iktidar yanlısı bürokratlar ve halk göstererek, neyin seçiminden bahsedebiliyor bize muhaliflik namına? Bir de işte ne olduğu belli olmayan bir gazeteci var. Eğer bu yazıyı okuyan arkadaşlar “Türkiye bu” diyorsa lütfen önce aynaya baksın. Önce kendisinin öyle olmadığını görecek, sonra da çevresinde ki toplamın öyle olmadığını görecek. Türkiye’nin Kurak Günlere sığmayacağını görecek. Yeter ki biraz birbirimize güvenelim.
Bu ülkede kalırsak öldürülecek miyiz?
Filmin sonlarına doğru ise bir Madımak anımasaması yaşadım. Savcı ve gazeteci evin içerisinde, dışarıda ise öfkeli bir kalabalık. Bağırıyorlar, taş atıyorlar, belki evi ateşe vermeye hazırlanıyorlar. Savcı ve gazeteci kaçmaya hazırlanıyor çünkü çaresizler. Arabaya atlıyorlar ve öfkeli kalabalıktan kaçmaya başlıyorlar ardından peşlerine avcılar takılıyor ve Emin Alper’in Türkiye olarak resmettiği kasabadan ‘muhalif ve iyi karakterlerimiz’ kaçmaya başlıyor. Kaçarlarken bir obruk oluşuyor ya da zaten orada olan bir obruk var -bu kısım pek önemli değil- En nihayetinde karakterlerimiz kasabanın dışında, kötülük ise kasabada. “Burası bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi” temasını iliklerimize kadar hissetiğimiz, karamsarlıkla dolduğumuz o son sahne ile film bitiyor. Şimdi de şunu sormak istiyorum: obruğun karşı tarafında kalmayı mı hak ediyoruz? Yani bu ülkeden gitmeyi, gitmezsek öldüreceğimizi mi anlamalıyız? Bu filmden nasıl bir umut çıkarabiliriz?
Buradan umut çıkmaz ama biz bu ülkeden umutluyuz. Umutlu olmazsak mücadele edemeyiz tutunacak bir dalımız kalmaz. Zaten Türkiye yeterince ağır bir sermaye saldırısı altında. 20 yıldır siyasal islamcı, gerici, piyasacı AKP iktidarında yaşam mücadelesi veriyoruz. Bize bir umut lazım. Film adeta “kaçın gidin arkadaşlar bu ülkeden” diyor izleyiciye. Belli seçenekler sunuyor: “ya kalırsınız kötülerden olursunuz, ya da kaçmazsanız öldürülürsünüz”. Biz de diyoruz ki, Emin Alper’in aksine, bu ülkede kötülük varsa biz de varız! Ayrıca filmde gösterilmeyişinin aksine, kötülüğün kaynağını, mantığını ve ondan nasıl kurutacağımızı da biliyoruz. Obruğun dışında kalması gerekenler de biz değiliz ‘onlar’ diyoruz. Programımız net, aklımız açık ve nasıl değiştirmemiz gerektiğini neyi kurmamız gerektiğini biliyoruz. Tek eksiğimiz var o da örgütlülük. Örgütlü halk unutmaz. Yapılan kötülüklerin, tacizlerin, tecavüzlerin, homofobinin, kadın cinayetlerinin, sermaye talanının kaynağını biliyoruz. Filmde görünmeyen ya da görmemizin istenmediği muhalefet işte bu yazının içerisinde. Savcının yaptığının aksine, belediye başkanının oğluyla rakı masasına oturmayacak onurlu insanlar var bu ülkede.
Bizler bu ülkede yaşayıp Emin Alper’in çizdiği resmin dışında ve doğruda durmaya, iyide kalmaya, haklı için direnmeye devam eden insanlarız. Hayvanları seviyoruz, herkes için eşit yurttaşlık hakkını savunuyoruz, tecavüz etmiyoruz, başımızdaki asalaklardan kurtulmak için mücadele ediyoruz, insanları bu mücadelenin bir parçası haline getirmeye çalışıyoruz ve en önemlisi Emin Alper’in aksine bu ülkenin insanlarına güveniyoruz. Bu ülkenin insanlarının filmdeki kasaba halkından ibaret olmadığını biliyoruz.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.