Sayfa yolu
Neşet Günal’ın korkulukları
Yayın Tarihi: 17.09.2023 , 08:00 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54
Neşet Günal, doğum tarihini şöyle açıklar:
“Çoğu Anadolu insanı gibi benim de doğum günüm belli değil. Bağbozumunda dünyaya gelmişim, Nevşehir’de. Yıl: 1923.”
Bağcılık üzerinden geçim sağlayan köylü bir ailenin çocuğudur. Çocukluğunun geçtiği köyde topraklar verimsizdir, ailenin geçim yükünü hafifletmek için ortaokulu Nevşehir’de dedesinin yanında okur. Bu yıllarda, fotoğrafları büyük boyutlu olarak resmetmeye ve hatta resimlerinden yoksulluğunu hafifletecek kadar harçlık kazanmaya başlar. Resimdeki yeteneği Nevşehir Belediyesi bursuyla da desteklenir ve 16 yaşında Akademi’ye (Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi) girer, burada Nurullah Berk, Sabri Berkel ve Léopold Lévy’nin öğrencisi olur.
Akademi’ye girdiği yıl İkinci Dünya Savaşı patlak verir ve Günal, bir taraftan babasının aynı yıllara denk gelen ölümünün ağırlığı ile, diğer taraftansa savaşın etkisiyle oluşan kültür sanat tartışmalarının yarattığı farkındalıkla hayatı sorgulamaya başlar. Dünya’da olup bitenler, “gerçekler” ve Akademi’de öğretilenler arasındaki farklılıklar Günal’a “bir şeylerin eksik” olduğunu hissettirir. Sanattaki yeni akımları merakla takip eder, denemeler yapar ama resimlerinde biçimsel sorunları çözemediğinin farkındadır ve bu olgunluk için henüz vakit vardır.
1948 yılında devlet bursu kazanarak fresk ve duvar resmi öğrenimi için Paris’e gider. Burada herhangi bir hocanın ya da ekolün etkisinde çalışmamak için birkaç kez atölye değiştirir ve sonunda Fernand Léger ile çalışmaya başlar. Günal, Paris’te bulunduğu süre içerisinde tekniğini çok geliştirir ama asıl öğrendiği, belki Léger’nin emek dostu konstrüktivizminin etkisiyle belki de memleketten ayrı kalmanın yarattığı duygunun bir sonucu olarak, sanatçı sorumluluğudur. Sanat ve sanatçının toplumdaki yeri üzerine düşünmeye, kendi sanatının mutlaka kendi topraklarına ayaklarını basması gerektiğine dair fikirleri olgunlaşmaya başlar.
1954 yılında yurda döner. Günal, TBMM’nin duvarına asılmak üzere, Türkiye’nin illerini temsil eden resimler yapılması için düzenlenen bir etkinlik kapsamında Nevşehir’e gider. Böylece bir süredir kendi içinde verdiği “nasıl bir sanat?” tartışmasına dair ilk öne çıkan “Bağ Bozumu” resmini üretir. Bu resmin renklerinde ve kompozisyonunda Léger’nin etkisi belirgindir ve hala Neşet Günal’ın kendi özgünlüğü oluşmamıştır.
Günal da o dönemlerde yaşadığı sıkışmayı şöyle ifade eder:
“Fakat işin başında biçimsel bir kısır döngüye gireceğimi de biliyordum. Resimde İnsan’ı temel unsur alma gereğine iyice inandım, tek çıkış yolu bu idi. Fakat inanarak, içtenlikle, insanı insan olarak yaşayarak. Entelektüel çabalarla oluşturduğum işlerde, her şeyi ile kusursuz da olsa, gene de eksik ‘birşeylerin’ olduğunu görürdüm.”
Böylece Günal, 1950’lerin sonu itibariyle, biçimi tehlikeye atacağını bilse de resimlerinde anlatıya odaklanmaya karar verir.
1960’lı yılların başlarında Neşet Günal’ın resimsel biçimi anlatısıyla bütünleşmeye başlar. “Başakçılar” ve “Duvar Dibi” resimleri, sonradan bir seriye dönüşecek işlerin ilk ürünleridir. “Başakçılar”da ve bu seriye ait diğer resimlerde, kurak ve verimsiz topraklarda çalışan kadınlar vardır. Çocuklar resme dahil edildikleri ölçüde ya annenin doğal bir eklentisi olarak ortada baldırı çıplak dolaşır ya da bir köşede işin bitmesini bekler. Tarla işi kadınlarındır, erkekler ya işsizdir ya da kasabada, şehirde buldukları gündelik işlerdedir.
Günal resmini kendi kaleminden şöyle anlatır: “Resim sanatının bir ‘anlatım sanatı’ olduğu temel ilkesinden hareket ederken, amaçladığım anlatımın ‘biçim’ zorunluluğunu da beraber getireceğini, anlatımın somut niteliğinin ancak biçim yolu ile belirlenebileceğini bildiğimi söylemek isterim.”
“Duvar Dibi IV” resmi köydeki erkeklerin bir portresidir. Köydeki işsiz erkeklerin, duvar dibinde gölgede sıkıntı içinde beklemeleri, çocukluğundan hafızasında kalmıştır. Bu resimde suretler görünmez, onun yerine ellerden, ayaklardan anlatım büyütülerek, içlerinden karanlık ve boşluk sızan taş evler de dahil, resmin tamamında olağanüstü bir grup portresi yakalanır.
Günal resimlerindeki figürlerle ilgili şöyle der: “Dikkat edilirse her resimde ön planda bizi sorgulayan figürler vardır. Resimlerim belli bir resimsel amaca yönelik zihinsel bir olaydır. İsterim ki, resimlerim bu insanların yaşamını, yaşam çevrelerini ve psikolojilerini özünde yansıtabilsin ve sunduğum görüntüler, resimsel olarak plastik geçerliliğini vurgulayabilsin. Bu nedenle yaptığım ölçülü abartılar daha etkili oluyor.”
Günal, resimlerinde genel olarak köy yaşamının gerçeklerini, çocukluğunun dramatik gözlemlerine yaslanarak ele alır. Çünkü aslında ilk çocukluğunun geçtiği 1923-29 döneminde devlet yerli ve milli burjuvaziyi oluşturmaya çalışmakta ve bu politikayı modernleşmenin olmazsa olmazı olarak görmektedir.
Korkut Boratav, Türkiye İktisat Tarihi kitabında Neşet Günal için şöyle der:
“Türkiye’nin dünya ekonomisine hammadde ihraç edip, sınaî tüketim malı ithal ederek katıldığı bu dönem tarımsal üretim bakımından altın yıllardır ve ekonominin yeniden inşası tarım kesiminin dinamizmi sayesinde gerçekleşir. Ülkede yer alan dinamizm Neşet Günal’ın tarımla uğraşan yoksul ailesinde görülmez. Bu durum onun hayatı boyunca köy hayatına karşı dramatik bir bakış geliştirmesine neden olur. Onun resimlerindeki köylüler yoksul ve hatta doğru dürüst giyinemeyen insanlardır.”
Her ne kadar Günal’ın draması yüksek resimlerindeki köylülerin sefaleti onu öznel bir gerçekliğe sıkıştırıyor olsa da onun Türkiye toplumu ile kurduğu simgesellik gözümüzden kaçmamalıdır. Bu açıdan, yine 1960’lı yıllarda ilk örneğini yaptığı ve asıl 1980’den sonra bir seriye dönüştüreceği “Korkuluk” adındaki resimleri, bence sanatçının en özgün işleri olmakla birlikte toplumla kurduğu ilişki açısından da farklıdır.
Günal’ın 1968 yılında yaptığı “Korkuluk I”de, Anadolu’daki bir pratiğe yer verilmiş gibidir. Tarladaki hasada zarar verebilecek kuşları ve benzeri canlıları korkutup kaçırmak için yapılan bir korkuluğun gölgesinde çocuklar işin bitmesini beklemektedir. Ancak korkuluklar, 1980 sonrasında giderek tuhaflaşırlar; kötücül bir ruhun içine girdiği, insan eliyle canlandırılmış golemlere ya da canavarlara benzemeye ve gölgesine sinen insanlarsa, tarlada çalışıp mola vermiş değil, çaresizce bekleyen insanlara dönüşmeye başlar. Artık tarlada yapacak iş yoktur ve sefaletin kendisi uğursuz bir korkuluk gibi başlarında dikilmektedir.
Belki de, 80 darbesinden sonra memleket böylesine bir resme benzetmektedir: haletiruhiyesini çaresizlikle özetleyen, giderek tekinsizleşen ve insansızlaşan bir toplum.
Yine de, korkuluğun gölgesinde kalan ama gözünü bize diken çocuklar yapmadan da edememiştir.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.