Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

'Müzik siyasetin aynasıdır'

Gazeteci Melis Gönenç ile yazıları ve AKP’li yıllarda kültür/sanat kurumlarının içinin boşaltılması üzerine söyleştik.

Ulaş Özer - Bizim Gazete

Yayın Tarihi: 09.04.2023 , 08:22 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54

Gazeteci Melis Gönenç müziğin her türünün estetik alana aktarılmış ideolojik/siyasal göstergeler içerdiğini, belirleyici konumdaki bu göstergelerin, müzik türlerine göre bazen daha kolay, bazen daha zor algılandıklarını belirtiyor.

soL’da yayımlanan sert polemikleriyle tanıdığımız Gönenç ile yazıları ve AKP’li yıllarda kültür/sanat kurumlarının içinin boşaltılması üzerine söyleştik.

Özellikle müzik ve sanat kurumları üzerine yazılar yazan bir gazetecisin. Bir gazeteci olarak müzik üzerine yazmayı tercih etmenin nedeni nedir?

Üç temel nedenden söz edilebilir:

1) Müzik, sanat dalları içinde, geniş kitlelere neredeyse dolaysız ulaşan ve bu nedenle de tüketicisi en çok olan sanat dalıdır. Dolayısıyla, ideolojik ve siyasal tercihinde “kitle” içeriğine sahip “sınıf” kavramını temel alan, sanat ile ilgili her gazetecinin gözünü dikeceği ilk yer olması doğaldır.

2) Müziğin kolay ve dolaysız biçimde kitlesel tüketimi, onu siyasal alana aynı kolaylık ve dolaysızlıkla açıyor. Siyasal iktidarlar ve güttükleri sınıf politikaları açısından kullanıma son derece elverişli bir aparattır. Buradan bakıyorsan, müziğe özel ilgi göstermen sürpriz sayılmaz.

3) Türkiye’de müzik konusu gerek Batı dünyası gerekse İslam ülkelerine göre çok daha yakıcı bir sorundur. Dünyanın her yanında, estetik beğeni ile ideolojik/siyasal kimlik arasında bir ilişki vardır. Müzikal estetik bundan muaf değildir.

İkiz kardeşler: Liberalizm ve İslamcılık

Görünürlüğünün ve şiddetinin, bulunulan tarih dilimi ve coğrafyaya göre farklılık gösteriyor oluşu, bu ilişkinin olmadığı anlamına gelmez. Bizde çok belirgin; kullandığın dil siyasal kimliğinin belirlenmesinde ne kadar dolaysız bir araç ise, müzik beğenin de aynı niteliğe ve işleve sahip. “Hayırlı günler”  ile “İyi günler” demek arasındaki fark gibi. Nedeni, Laik Cumhuriyet ile yaşanan derin tarihsel ve kültürel kırılmadır. Bu kırılma, içinden geçtiğimiz neoliberal dönemin, “Artık barışma zamanı; müziğin siyaseti olmaz, iyisi ya da kötüsü olur. Her tür meşrudur ve birbiriyle geçişkendir” anlayışını asla haklı, hele meşru hiç kılmaz. Liberal bir yaklaşımdır ve bizde liberalizmin son durağı İslamcılıktır. Müzikal açılımı ise alaturka/arabesktir. Liberal bir kumaşın yoksa Laik Cumhuriyet’in müzik yaklaşımını ısrarla anımsatıp, vurgulaman gerekir.

Yazılarında çok merkezi bir yere oturan bir kavram "yüksek sanat". Bu kaçınılmaz olarak daha "elitist" bir noktaya yönlendirmiyor mu seni?

Nicel açıdan bakıldığında haklısın. Müzikte “yüksek sanat” tanımına, opera-bale ile senfonik müzik girer. Bunların tüketicisi de sanatçısı da yazarı da diğer türlere göre epey sınırlıdır. Doğal olarak, “elit/elitist” anlam alanı kendiliğinden oluşuyor. Ancak, nitel açıdan baktığında, durum hatırı sayılır ölçüde daha az antipatik görünüyor. Bunun çok ciddi tarihsel nedenleri var:

1) Müzikte “yüksek sanat”ın özgül ağırlığı, diğer türlere oranla çok daha fazla ve belirleyicidir. Örneğin, 600 yıllık Osmanlı saray müziği ki, daha öncesi de var, adlandırılma sorununu bugün bile aşamamıştır: Klasik Türk Musikisi ismi, bütünüyle Klasik Batı Müziği’nden kopyalanmıştır. Bu müziğin diğer bir adı olan Batı Sanat Müziği de Türk Sanat Müziği adının kaynağındadır. Pop müziğin bizdeki resmi adı Hafif Batı Müziği’dir. “Hafif” sıfatı, klasik müziğin “ciddi” sıfatının karşıt kutbu olarak tanımlanmıştır. Arabesk müziğin “yoz” olarak nitelenmesi, klasik müzik ölçütlerine göre yapılmış bir saptamadır. Nitekim alaturka müzik çevresinde “yoz” nitelemesini paylaşmayan önemli isimler olduğu gibi, yabancı müzikologlardan da bu görüşte olanlar vardır. Halk müziğinin değeri, tarihsel anlamı dışında, önemli oranda, çoksesli ulusal müziğin kaynağı olarak belirlenmesi ile ilgilidir. Bugün her türden sanatçı, popçusundan arabeskçisine, ciddi ve saygın işler yaptığını kanıtlamak için, arkasına “senfonik” görüntülü bir şeyler yerleştirmeyi adeta zorunlu görüyor.

'Cumhuriyet halk çocuklarını ‘yüksek sanat’ ile buluşturdu'

2) Bu ülkede, müzikte “yüksek sanat”ın simge kurumu Ankara Devlet Konservatuarı (Cebeci) ile Gazi Eğitim Enstitüsü’dür. Laik Cumhuriyet’in 30’larda ete kemiğe bürünen çoksesli müzik yolculuğu, her iki kuruma da alt ve orta gelir gruplarını taşımıştır. Gelenler, büyük oranda halk çocuklarıdır. İçlerinde bugün de hayatta olan önemli isimler vardır. Yatılı olan çoğunluğun bütün gereksinimlerini devlet karşılamıştır. Köşklerden, yalılardan gelenler birkaç kişiyi geçmez. Halk çocuklarının “yüksek sanat” ile buluşturulması, Laik Cumhuriyet’in müzik politikasının temellerinden biridir. Aynı rüzgar Köy Enstitüleri’ne de taşınmıştır. Bu yaklaşım, “yüksek sanat”ın korunması ve tüketilmesinde çok güçlü bir “kamusal duyarlılık”, refleks alanı oluşturmuştur: Ucuz biletler, simge salonlar, yasalarla korunan kurumlar ve sanatçılar, görece yakın bir tarihe kadar mesafede tutulan özel sektör… Bu gerçek, Türkiye’nin müzik sokağında, “yüksek sanat”ın tarihsel öz olarak “elit/elitist” olmadığının kanıtıdır.

 

Cebeci Konservatuarı ve Gazi Eğitim Enstitüsü - Laik Cumhuriyet’in müzik kalbi

3) Müzikte “yüksek sanat”ı elit/elitist anlam alanından bütünüyle çıkarıp, resmi devlet politikası yapmanın ötesinde, eğitim yoluyla geniş kitlelere ulaştıran büyük ve saygın deneyimin adı Sovyetler Birliği’dir. Laik Cumhuriyet’in kuruluşu ve müzik politikasının belirlenmesinde çok ciddi bir role sahip olan Sovyetler Birliği, 20. yüzyılın bütün önemli müzik tartışmaları ve savaşımlarının kalbindedir. Kişi liberal değilse, Sovyet mirasına duyarlı olmalıdır. O mirasın sayfalarında, “yüksek sanat”ın hiç de “elit/elitist” olmadığı yazılıdır.

Yazıların alıştığımız türden yazılar değil. Kullandığın dil ise yazılarında adı geçen isimler bir yana bazı okurları da rahatsız ediyor. Neler söylersin bu konuda? Kullandığın bu dilin okur nezdinde yazılarını olumsuz etkilediğini düşünüyor musun?

İzin verirsen, yine bir üçlüyle yanıtlayayım:

1) Her dönem kendi dilini yaratır. İçinden geçtiğimiz koşulların ağırlığı, kullandığım dile doğrudan yansıyor. Yaşananın gerçekliği ile yazılanın gerçekliğinin örtüşebilmesi için en önemli araç dildir. Dil yazının ruhu, yazı tarihin tanığıdır. İleriki yıllarda, bu dönemde “yüksek sanat” ve kurumlarında neler olduğunu okuyacak olanların, bugünün nabzını tutabilmeleri gerekir.

Siyasal mücadelenin bir parçası olarak polemik

2) Bu yazılar öncelikle siyasal savaşım yazılarıdır. Çoksesli müzik ve kurumlarında yaşananlara eleştirel dozu yüksek merceklerle bakmaya çalışıyorum. Yazılarda eleştirilen isimlerin rahatsız olmaları çok doğal. Laik Cumhuriyet’i yıkmak isteyen İslamcı iktidarla şahsi çıkar karşılığı işbirliği yapmak, ağır bir etik suçtur. Bu suçun, kamuoyunun bilgisine taşınmasını istemiyorlar. Oysa bana gerek kurumlardan, gerekse okurlardan gelen mesajlar tam tersi yönde. Yaşanan rezillikleri çok daha ağır bir dille yazmam gerektiği vurgulanıyor. Birçok okur ise, bu sanatı ve kurumlarını “ulvi ve ulaşılmaz” gördüklerini, ilk kez gerçek halleriyle okuduklarını söyleyip, teşekkür ediyor.

3) Kullanılan dilin bazılarını şaşırtmasının bir nedeni daha var. Müzikte “yüksek sanat”ın meşruluğu, İslamcılar iktidarı alana kadar, merkez sağ ve merkez solun üzerinde ciddi tartışmalar yaşamadığı bir alandı. Böyle olunca, kurumlar ve kişiler temelindeki siyasal tercihler, gerginlikler ve etik sorunların kamuoyunca görünürlüğü kısıtlıydı. Oysa İslamcılar bu sanat ve kurumlarının meşruluğunu tartışmaya açtılar. Tıpkı, Laik Cumhuriyet’inki gibi. O zaman, bu kurum ve kişilerin, Laik Cumhuriyet’e borçlu oldukları konumlarını canla başla savunacaklarına yönelik güçlü bir izlenim oluştu. Bazıları bedel ödeme pahasına bu yükün altına girdiler. Bazıları ise tersine, liberal kumaşları, etik eşiklerinin düşüklüğü ya da kişisel zaafları sonucu, İslamcılar ile iş birliği yapmayı seçtiler. Bunların yol açtıkları zararlar, sanatı da kurumları da lağım çukuruna itti. İşte, yazılarda kullanılan mizah aromalı isyan dilini, durumun yansısı olarak düşünmeli. Bu ağır tablo “çiçek-böcek” diliyle hanım hanımcık anlatılamaz.

Konu edindiğin alanlardan ne tür tepkiler alıyorsun? Örneğin, kurumlarda eleştirilerinden cesaret alanlar var mı?

İslamcıların ilk 10 yılı ki, Ergenekon sürecinin sonuna denk geliyor, yüksek sanat kurumlarında şaşkınlık ve kararsızlık anlamı taşıyor. Çünkü Cumhuriyet tarihinde bir ilk yaşanıyordu. Kimse hazırlıklı değildi. Son 10 yıl ise felç halidir. İnsanlar o kadar korkmuş ve sinmişti ki, ilk başlarda, kurumlarda olup bitenler hakkında bilgi akışı sağlanması çok güç oldu. Yazıların hacmi genişleyip, dili keskinleştikçe, içerideki ölü toprağı yavaş yavaş atılmaya başlandı. Bilgi, belge akışı hızlandı. Artık birçok insanın sesi daha yüksek çıkıyor.

Laik Cumhuriyet’in düşmanları

Her yazında odağa oturttuğun ve bir de geçerken değindiğin, yer yer bazı iddialar ve imalarda bulunduğun isimler var. Bu iddia ve imalar, haliyle yazının ekseninde olmadığı için derinleştirilmiyor. Bu isimler, özellikle sosyal medyada tepki gösteriyor yazdıklarına ve hatta yazdıklarının gerçeği yansıtmadığını, konuyu yargıya taşıyacaklarını ifade ediyorlar. Bu iddialara ne dersin?

Yüksek sanat ile ilgili, şu ana kadar bin sayfadan fazla yazdım. Hepsinin tek bir çıkış noktası var: Siyaset-müzik ilişkisi. Kullandığım ölçüt çok basit: Laik Cumhuriyet’in müzik anlayış ve politikasına, bilerek ya da bilmeyerek karşı olan kişi, kurum ve yapıtlar, doğrudan veya dolaylı biçimde, Laik Cumhuriyet düşmanlarının ekmeğine yağ sürüyorlar.

Yazılardaki değerlendirmelerin tamamı gerçekleri yansıtan, belgeli savlardır. Bazı isimlere yeterince yer ayrılmamış olma nedeni, zaten uzun olan yazıları daha da uzatmamak kaygısı olduğu gibi, doğrudan kendilerini konu alacak entelektüel bağlamın ıskalanmasına razı olmamamdır. Sırası gelecektir.

Eleştirilen isimlerin konuyu yargıya taşıma tehditleri, muhalif konumdaki her gazetecinin alışkın olduğu söylemlerden. Arkasına neoliberal İslamcı rüzgarı almış, suçüstü yakalanan iş birlikçilerin “yavuz hırsız” rolü diyebilirsin. Ciddiye almaya değmez.

'İdeolojik ve siyasal ölçütlerle yazıyorum'

Eleştirildiğin bir başka nokta da yazılarında odağa oturttuğun kişilere belli bir saplantıyla "sataştığın" yönünde. Buna ek olarak senin müziği bilmediğin ve böyle eleştiriler yapmaya yetkin biri olmadığın da söyleniyor. Bunlar hakkında ne düşünüyorsun?

Bu sorunun yanıtının sağduyu düzleminde algılanabilmesi için, ülkedeki müzik yazarlığı ve yayıncılığının gerçeklerini bilmek gerekir. Neoliberal dönem, zaten gürbüz olmayan bu alanda tam bir etik yıkıma yol açtı. Bir değerlendirme yazısının nesnel olabilmesinin ilk koşulu, değerlendirmeyi yapan kişinin, maddi, manevi açıdan, değerlendirdiği kişi ya da kurum ile çıkar ilişkisinin olmamasından geçer.

Bizde, müzik yazarlarının, dergi sahiplerinin önemli bölümünün müzik camia ve kurumlarıyla çıkar ilişkileri var. Doğal olarak, yazılanlar PR içeriğinden öte bir boyut taşımıyor. O nedenle de yazdıklarının ne güvenirliliği ne de saygınlığı var.

Bana gelince; bu alanda kalem oynatıp da müzik camiasının tamamen dışında yer alan, kişi ya da kurumlar ile en ufak bir çıkar ilişkisine sahip olmayan biriyim. Bu ülkede “yüksek sanat” kamu hizmeti olduğuna ve kamu güvencesi altında bulunduğuna göre, gazetecinin ilk görevi, kamuoyu denetimi yapıyor olma bilinci taşımasıdır. Çok uzun ve çok sert eleştiriler içeren yazılar kaleme alan tek gazeteci olmamın altında yatan gerçek bu iken, “belli bir saplantıyla sataşma” savının hiçbir ciddi temeli yoktur. Kullandığım ölçütler tamamıyla ideolojik/siyasaldır. Nitekim siyasal açılımı olmayan hiçbir kişisel veriyi kullanmıyorum. “Saplantı”dan kasıt Laik Cumhuriyet’in müzik paradigması ise, bunu sevinerek kabullenirim.

“Müziği bilmemek” ya da “eleştiri yapmaya yetkin olup olmamak” gibi sosyal medya geyikleriyle ilgili bana yansımış ciddi bir şeyler yok. Böyle düşünenler varsa, kendi değerlendirmelerini yazarlar, hepimiz yararlanırız. Bildiğim kadarıyla soL Portal’ın sayfaları bu konularda karşıt görüşte olanlara da açık. Doğrudan bana yazan karşıt görüştekilere ise, üslupları belirli bir düzeyin altında olmadığı sürece mutlaka yanıt veriyorum. İçlerinde zenginleştirici olanlar da var.

Melis Gönenç

1985 İzmit doğumlu. Çanakkale’de Halkla İlişkiler ve Reklamcılık okudu. 15 yıllık gazeteci. TürkMedya grubunda çalışırken, 2018’de yazdığı bir müzik yazısı nedeniyle işten çıkarıldı. 2019’dan bu yana soL Portal’da çoksesli müzik yazıları kaleme alıyor.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.