Sayfa yolu
Milli Park kavramı üzerinden koruma rejiminin dönüşümü: Kamusal emanetten ekonomik işletmeye
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Canan Işık
Yayın Tarihi: 04.03.2026 , 11:17
TBMM Genel Kurulu’nda görüşmeleri süren ve Milli Parklar Kanunu ile bazı kanunlarda değişiklik öngören teklifin ilk beş maddesi kabul edildi.
Kabul edilen düzenlemelerle birlikte, bugüne kadar farklı statüler altında korunan alanlarda da yeni planlama süreçleri uygulanmasının önü açılmaktadır. Ayrıca belirli alanlarda turizm amaçlı tesisler için 49 yıla kadar intifa hakkı tanınabilmekte, kimi koşullarda bu sürenin 99 yıla kadar uzatılabilmesi mümkün hale getirilmektedir. Bu durum, korunan alanlarda uzun süreli kullanım ve işletme haklarının devrine olanak sağlamaktadır.
Teklif kapsamında, Milli Parklar Kanunu kapsamındaki alanlarda yer alan Kültür ve Turizm Koruma ve Gelişim Bölgeleri ile Turizm Merkezlerinde yapılacak turizm yatırımlarına ilişkin plan kararlarının, Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü’nün uygun görüşü alınarak Turizmi Teşvik Kanunu çerçevesinde sonuçlandırılması öngörülmektedir. Böylece koruma statüsüne sahip alanlarda turizm yatırımlarının özel bir teşvik rejimi içerisinde değerlendirilmesi mümkün kılınmaktadır.
Öte yandan milli park, tabiat parkı, tabiat anıtı ve tabiatı koruma alanlarının planlanmasına ilişkin usul ve esasların kanun düzeyinde ayrıntılı biçimde düzenlenmesi yerine, idarenin çıkaracağı yönetmeliklere bırakılması öngörülmektedir. Bu değişiklik, koruma rejiminin çerçevesinin yasama organı yerine idari düzenlemelerle belirlenmesi sonucunu doğurmaktadır.
Milli park, hukuken devlet mülkiyetinde görünen, ancak toplumsal anlamda bütün halkın ortak varlığı olan, bilimsel esaslara göre korunması gereken doğal alanlardır. 2873 sayılı Kanun’da milli park, ulusal ve uluslararası değere sahip doğal ve kültürel kaynakları barındıran, koruma önceliği esas alınarak planlanan alan olarak tanımlanır. Bu tanımın merkezinde üç ilke yer alır: koruma önceliği, bilimsel planlama ve kamusal yarar.
Bu alanların varlık nedeni ekonomik getiri sağlamak değil, ekosistem bütünlüğünü, biyolojik çeşitliliği ve tarihsel-doğal mirası gelecek kuşaklara aktarmaktır.
Devlet bu alanların sahibi değil, toplum adına koruyucusudur.
Mülkiyet burada klasik anlamda tasarruf yetkisi değil, kamusal sorumluluk yükümlülüğüdür.
Dolayısıyla milli park, sıradan bir kamu arazisi değildir. Bir rezerv alan, yatırım sahası ya da işletme varlığı olarak tasarlanamaz. Onu tanımlayan şey mülkiyet değil, koruma rejimidir.
Kurumsal dönüşüm: Koruma kurumundan gelir ve izin mekanizmasına
Millî Parklar Genel Müdürlüğü’nün özel bütçeli ve döner sermayeli bir yapıya dönüştürülmesi önerisi yalnızca mali-idari bir düzenleme değildir. Bu değişiklik, koruma kurumunun varlık nedenini dönüştürmektedir.
Döner sermaye modeli, kamusal bir idareyi gelir üretme zorunluluğuna bağlar. Gelir üretmeyen kurum “başarısız” kabul edilir; performans ölçütleri ekolojik başarıyla değil, ekonomik çıktıyla değerlendirilir. Böylece koruma bir kamusal yükümlülük olmaktan çıkar, gelir ve izin üretme kapasitesi üzerinden tanımlanan bir faaliyet alanına dönüşür.
TBMM gündemindeki düzenleme ise bu dönüşümü daha ileri bir aşamaya taşımaktadır. Milli parklar ve diğer korunan alanlarda ulaşım, enerji iletim hatları, petrol ve doğalgaz boru hatları, haberleşme ve benzeri tüm altyapı tesislerine “kamu yararı” ve “zaruret” gerekçesiyle geniş ve sınırları belirsiz izinlerin önü açılmaktadır.
Bu yaklaşım iki temel kırılmaya işaret etmektedir:
Birincisi, korunan alanlarda altyapı yatırımları için uzun devreli gelişme planlarında yer alma zorunluluğunun kaldırılmasıdır. Planlama ilkesinin zayıflatılması, koruma rejiminin temel dayanağını ortadan kaldırmakta, bilimsel ve bütüncül planlama yerine, proje bazlı ve istisnai izin anlayışı geçmektedir.
İkincisi, altyapı tesislerinin biyolojik, ekolojik ve tarihi kaynak değerleri üzerindeki etkilerinin ikincilleştirilmesidir. “Kamu yararı” kavramı, koruma ilkesini sınırlayan değil; onu aşan bir gerekçe haline getirilmektedir. Oysa korunan alanlarda kamu yararı, doğanın korunmasıdır.
Bu düzenleme ile birlikte milli parklar yalnızca gelir üretme baskısı altına girmemekte, aynı zamanda büyük ölçekli altyapı projeleri için esnek bir izin alanına dönüştürülmektedir. Koruma kurumu, koruma sınırı çizen bir yapı olmaktan çıkarak, proje onaylayan ve kullanım hakkı tahsis eden bir mekanizmaya evrilmektedir.
Bu süreçte kamusal varlıkların kullanım değeri, ekosistem bütünlüğü, biyolojik çeşitlilik, toplumsal ve kültürel fayda geri plana itilmekte ve değişim değeri/kira, yatırım, işletme ve altyapı kapasitesi/belirleyici hale gelmektedir.
Sonuçta mesele yalnızca kurumsal bir dönüşüm değildir. Koruma rejiminin merkezine ekoloji yerine ekonomik rasyonalite yerleştirilmektedir. Milli park, korunması gereken alan olmaktan çıkarak, izin verilen faaliyetlerin toplamına indirgenme riskiyle karşı karşıyadır.
Milli parkın anlamı, varlık değerinden piyasa değerine doğru kaymaktadır.
Bu noktada kritik olan şudur: Hukuki mülkiyet devredilmese bile, fiili mülkiyet ilişkisi değişmektedir. Uzun süreli kiralamalar, tahsisler ve işletme sözleşmeleri aracılığıyla kullanım hakkı özel sermayeye bırakıldığında, kamusal mülkiyet biçimsel olarak korunurken içerik olarak aşınır. Kâğıt üzerinde kamuya ait olan alan, pratikte özel çıkarların kullanımına açılmaktadır.
Bu durum, klasik özelleştirme modelinden farklı görünse de sonuçları bakımından benzer bir dönüşüme işaret etmektedir. Doğrudan mülkiyet devri yerine tasarruf ve gelir hakkı devredilmekte; kamusal varlık sermaye birikim süreçlerine eklemlenmektedir. Böylece mülkiyet biçimsel olarak kamuda kalırken, içeriği ve işlevi piyasa mantığı doğrultusunda boşaltılmaktadır.
Kamusal mülkiyetin özü, toplumsal yarar doğrultusunda ve gelecek kuşakların hakkını gözeterek yönetilmesidir. Ancak kurumun mali özerklik ve gelir yaratma zorunluluğu ile yapılandırılması, karar alma süreçlerini kaçınılmaz olarak ekonomik önceliklere yöneltir.
Bu yönelim, koruma anlayışının önceliklerini köklü biçimde değiştirir. Ekosistem bütünlüğünü ve bilimsel esasları esas alan bir planlama yaklaşımının yerini, gelir artırıcı projelerin öne çıktığı bir yönetim mantığı alır. Ekolojik taşıma kapasitesi gözetilmesi gerekirken ziyaretçi sayısının yükseltilmesi, tesisleşmenin yaygınlaştırılması ve kullanım yoğunluğunun artırılması temel hedef haline gelir. Yapılaşma, koruma rejiminde istisnai ve sınırlı bir müdahale olması gerekirken planlamanın olağan bir unsuru olarak görülmeye başlanır. Aynı şekilde ulaşım, enerji ve benzeri altyapı yatırımları “kamu yararı” gerekçesiyle meşrulaştırılarak korunan alanların bütünlüğü üzerinde kalıcı baskılar yaratacak.
Bu süreç, özünde kamusal alanın daraltılması anlamına gelir. Çünkü kamusal alan, piyasa mantığının dışında kalan ve toplumun ortak kullanımına tahsis edilmiş yaşam alanıdır. Döner sermaye ve gelir odaklı yönetim modeli ise bu alanları ekonomik performans ölçütlerine tabi kılarak piyasa ilişkilerine açar; böylece kamusal niteliği biçimsel olarak korunuyor görünse de işlevsel olarak dönüştürür.
Sorun teknik bir çevre yönetimi meselesi değil, kamusal kaynakların hangi mantıkla düzenleneceğine ilişkin yapısal bir tercihtir. Doğal alanların değerinin gelir üretme kapasitesi üzerinden tanımlanması, kullanım hakkını kolektif yarardan piyasa rasyonalitesine doğru kaydırır.
Böylece kamusal hak aşınırken ekonomik birikim mantığı kurucu ilke haline gelir.
Altyapı ve yatırım projelerine “kamu yararı” gerekçesiyle izin verilmesi, kavramın içeriğini tartışmaya açar. Kamu yararı kim için, neye göre belirlenmektedir?
Koruma rejiminin mantığına göre kamu yararı; ekosistem bütünlüğünün korunmasıdır. Ancak ekonomik büyüme ve yatırım lehine geniş yorumlandığında kamu yararı, sermaye çıkarlarının hukuki kılıfına dönüşür.
Bu noktada milli park, bir koruma alanı olmaktan çıkacak, yatırım alanı haline gelecektir. Koruma statüsü biçimsel olarak sürerken, içerik olarak aşınır.
Kamusal emanetten sermaye birikim alanına
Milli park kavramı, tarihsel olarak doğanın tahribatına karşı geliştirilen kamusal bir savunma mekanizmasıdır. Ancak bugün bu mekanizma, piyasa mantığı içinde yeniden tanımlanmaktadır.
Koruma kurumu gelir üretmeye zorlandığında, milli park ekosistem değil, ekonomik varlık olarak görülmeye başlanır. Bu dönüşüm, kamusal mülkiyetin el değiştirmesi anlamına gelir -ki bu da fiili ve işlevsel anlamda hukuki değildir.
Doğa, toplumun ortak varlığı olmaktan çıkar, sermaye birikiminin yeni sahası haline gelir.
Koruma rejiminin savunusu
Milli parklar, piyasanın değil, halkın ve gelecek kuşakların ortak varlığıdır.
Bugün iktidarın milli parklara yaklaşımı, bu alanları korunması gereken ortak miraslar olarak değil, ekonomik potansiyeli değerlendirilmesi gereken kaynaklar olarak görmektedir. Milli parklar turizm yatırımı, tesisleşme, işletme ve gelir üretimi üzerinden tanımlanmakta; “kalkınma”, “yatırım”, “hizmet” ve “kamu yararı” söylemleri eşliğinde pazarlanmaktadır. Koruma, çoğu zaman ekonomik faaliyetin önünü açacak biçimde esnetilmekte, “doğa” getirisi ölçülebilen bir varlığa indirgenmektedir.
Bu anlayışta milli park, ekosistem bütünlüğüyle değil, ziyaretçi sayısıyla, biyolojik çeşitlilikle değil, yatırım hacmiyle, kamusal erişim hakkıyla değil, işletme kapasitesiyle değer kazanır.
Doğa bir yaşam alanı olmaktan çıkar, ekonomik dolaşıma sokulan bir unsur haline gelir.
Buna karşılık başka bir yaklaşım mümkündür. Bu yaklaşımda milli parklar gelir kalemi değil, ortak yaşam alanıdır. Değeri, yarattığı ekonomik çıktıdan değil, korunmuş olmasından gelir.
Devletin görevi pazarlamak değil, korumaktır.
Mesele tam da buradadır: Doğa bir piyasa nesnesi midir, yoksa toplumun ortak varlığı mıdır?
Verilecek yanıt, milli parkların geleceğini belirleyecektir.
Bizim yanıtımız açıktır.
Doğa piyasa nesnesi değildir. Milli parklar satılık değildir. Koruma ilkesi pazarlık konusu yapılamaz. Kamusal alan ticari işletmeye dönüştürülemez.
Bu alanların ekonomik hesaplara göre değil, ekolojik gerekliliklere göre yönetilmesi zorunludur.
Doğayı ticarileştiren anlayışı kabul etmiyor, kamusal niteliğin aşındırılmasına izin vermiyoruz.
Milli parklar halkındır. Ve halkın ortak mirası pazarlık konusu olamaz.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.