Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Mert’in ateşi, bütçenin ateşi: Hollanda'da Savunma Bakanı Yeşilgöz döneminde 'özgürlük vergisi'

Bu durumda Mert’in ateşi düşer, yeniden yükselir, peki sermayedarların hırsının dayattığı bu savunma (savaş) pandemisini nasıl yeneceğiz? “Bireysel dikkat” vaazıyla değil; özgürlüğümüzü satın alarak hiç değil. En önemlisi, işçi sınıfının kendi geleceği üzerinde söz sahibi olduğu bir güç dengesiyle.

Gamze Özdemir

Yayın Tarihi: 08.02.2026 , 14:01

İki gecedir Mert’in başındayım. Oğlum 8 yaşında, 40 derece ateşle yatıyor. Gece uzadıkça aynı cümle de uzuyor: parasetamol ver, sıvı takibi yap, bekle. Kâğıt üstünde sakin bir sağlık protokolü; bende ise sabır, kaygı ve belirsizlik. İnsan böyle gecelerde yalnızca çocuğun ateşiyle uğraşmıyor. Bir eşikle uğraşıyor: “Doktora gitmek için daha ne kadar kötüleşmesi gerekiyor?”

Hollanda’da sağlık hakkına erişim, adım adım bir sabır sınavına ve uyum/entegrasyon disiplinine dönüşüyor. Vatandaşlık sürecindeki sağlık yönlendirmeleri bu mantığı açıkça öğretiyor: “Ateşin var, ilk ne yaparsın?” Seçenekler: “Parasetamol alırım” ya da “doktora giderim.” “Doğru cevap” olarak işaretlenen seçenek ise “Parasetamol alırım.” Sorun, bu cevabın tıbben bazı durumlarda uygun olması değil; bunun koşulsuz bir “tek doğru davranış” gibi öğretilerek yurttaşın hekime başvuru hakkını fiilen geri plana itmesinde.

Evde “bekle”, bütçede “öde”

Bu tabloyu “kişisel yakınma” diye küçümsemek kolay. Oysa mesele tek bir gecenin değil, bir düzenin çalışma biçiminin sonucu. Hollanda modelinde aile hekimliği kapısı (gatekeeping) çoğu durumda sisteme erişim bariyeri olarak işliyor; zorunlu kişisel katılım payı (eigen risico), sözleşmeli/anlaşmasız hizmet ayrımı ve temel paket (basispakket) dışına itilen kalemlerle birlikte erişim giderek daha fazla ödeme gücüne bağlanıyor. Böylece “tıbben izlem” ile “fiilen erteleme” arasındaki çizgi, özellikle düşük gelirli, göçmen ve güvencesiz çalışan haneler için inceliyor: sistem evde “bekle” derken, sigorta poliçesi ile mutlaka “öde” diyor.

Buradaki kritik nokta şu: sağlık sisteminin teknik dili ile hane bütçesinin maddi gerçeği birleştiğinde, “bekleme” artık nötr bir tıbbi öneri olmaktan çıkıyor. Orta-üst gelirli bir hane için “izlem” çoğu zaman tıbbi bir sabır olabilir; düşük gelirli bir hane içinse aynı “izlem”, sağlığa erişimi ertelemenin adıdır. Aynı cümle iki farklı sınıfsal sonuç üretiyor.

Rejim değişimi: Sosyal devletten güvenlik devletine

Üstelik sağlıkta bu sıkışma tek başına olmuyor. Aynı dönemde devletin başka bir eli hızlanıyor: savunma. Burada “bekleyelim, izleyelim” dili yok; hız, seferberlik, öncelik ve aciliyet var. Sağlıkta yurttaşa sabır telkin eden siyaset, savunmada bir anda kararlılık dili konuşuyor. Biri için temkin, diğeri için ivme. Biri için eşik, diğeri için açık çek.

Tam da bu nedenle Hollanda’daki yeni azınlık hükümetini “teknik koalisyon” diye okumak yetersiz kalıyor. Bu, teknik bir yönetim değil; siyasi önceliklerin sertçe yeniden sıralanmasıdır. Ortaya çıkan tablo, Hollanda kapitalizminin güncellenmiş rejim tasarımıdır: savunmada büyüme, emekçi sınıflar için sağlıkta ve sosyal devlette daralma. NATO hattına sıkı bağlanma, savunma kalemlerinde büyüme, sosyal alanda disiplin ve daralma aynı denklemde kuruluyor. Vitrinde modernlik var; mutfakta kemer sıkma var. Ve bu kemerin deliği her zaman aynı belde açılıyor: emekçinin belinde.

Bu yüzden tartışmayı “hangi bakan, hangi teknik düzenleme” seviyesinde bırakmak yanıltıcıdır. Asıl mesele, devletin neyi “acil”, neyi “ertelenebilir” ilan ettiğidir. Savunma harcaması acil; kamusal sağlık güvencesi ertelenebilir ilan edildiğinde, rejimin sınıf karakteri görünür hâle gelir.

Bütçenin sınıf haritası: emekçiden tahsilat, sermayeye transfer

Bütçe tartışmaları çoğu zaman teknik rakamlara sıkıştırılıyor. Oysa bütçe, sınıf ilişkilerinin en açık tablosudur: kimden ne alınıyor, kime ne kadar güvence veriliyor?

“Katkı”, “reform”, “sürdürülebilirlik”, “dayanıklılık” gibi kavramlar nötr görünebilir. Ama kalemlere bakınca tablo nettir. Vergiler ve vergi dilimlerindeki katsayılar ile emekçiden düzenli tahsilatın arttığını; buna karşılık sosyal korumanın daraldığını görüyoruz. Yani mekanizma açık: emekçiye daha çok ödeme, daha az güvence. Bugünkü kemer sıkmanın özü tam olarak buna denk geliyor.

Bir de buna “eşit fedakârlık” diyorlar. Madem eşit, neden fatura yine maaşla yaşayanın masasına geliyor? Neden ay sonunu getirme yükü emekçi hanede ağırlaşıyor da sermaye blokları süreci “yönetilebilir” buluyor? Çünkü mali yükün kâğıt üstündeki dağılımı başka, sınıfsal sonucu başkadır. Yük emekçiye yıkılırken, sermayeye alan açılıyor.

Yeşilgöz: Güvenlik vitrini, kemer sıkma tercümanı

Bu noktada Dilan Yeşilgöz’ün Savunma Bakanlığı’na ve başbakan yardımcılığına yerleşmesi tesadüf değil. Hollanda kamu yayıncısı NOS’un haberlerine yansıyan “kalbim güvenlikte” vurgusu, kişisel bir tercih cümlesinden çok rejimin öncelik ilanı. Yeni dönemin merkezine sağlıkta eşitlik, eğitimde kamusal güçlenme ya da refahın genişlemesi değil; güvenlik, savunma, “hazırlık” ve “dayanıklılık” dili yerleştiriliyor.

Yeşilgöz’ün neden seçildiğini kişisel bir yükseliş öyküsüyle değil, koalisyonun sınıfsal ihtiyaçlarıyla okumak gerekiyor. Birincisi, programatik uyum açık: “kalbim güvenlikte” çıkışı, savunma eksenli devlet önceliğini siyasal hat olarak ilan ediyor. İkincisi, azınlık aritmetiği bunu zorunlu kılıyor: Demokratlar 66 (D66), Özgürlük ve Demokrasi için Halk Partisi (VVD) ve Hristiyan Demokrat Çağrı (CDA) üçlüsünün 66 sandalyeli yapısı, vergi artışı ve kesinti gibi maliyeti yüksek adımları topluma kabul ettirecek güçlü bir “güvenlik vitrini” gerektiriyor. Üçüncüsü, bütçe mimarisiyle lider tercihi birbirini tamamlıyor: vatandaş özgürlük vergisi (vrijheidsbijdrage burgers) ve şirket özgürlük vergisi (vrijheidsbijdrage bedrijven) kalemleri, gelir vergisi dilim düzeltme katsayısı (tabelcorrectiefactor) ve iş göremezlik fonu primi artışı (AOF-premieverhoging) üzerinden kalıcı tahsilata bağlanmış durumda. Dördüncüsü, bunun ideolojik faydası var: “entegrasyon başarısı” profili, güvenlikçi-kemer sıkmacı programın toplumsal direncini düşürmek için kalkan işlevi görüyor.

Yeşilgöz’ün sağlıkla ilgili çizgisi de savunma hattından bağımsız değil; tersine onu tamamlıyor. 2025 yazında Özgürlük ve Demokrasi için Halk Partisi (VVD)  programı açıklanırken savunmaya ek kaynak hedefi, sağlıkta daha dar kapsam ve daha yüksek bireysel katkı tartışmasıyla birlikte kuruldu; Yeşilgöz bu hattı kamuoyunda bizzat savundu. 3 Şubat 2026’daki koalisyon anlaşması konuşmasında da “sağlık ve sosyal sistemi reforme etme” ve “popüler olmayan kararlar alma” vurgusunu açıkça yaptı. 30 Ocak 2026’da açıklanan koalisyon çerçevesinde savunmaya milyarlarca avroluk artışla sağlık/sosyal alandaki sıkılaştırmanın aynı pakette yer alması, bu hattın söylem değil uygulama olduğunu gösterdi.

Bu yüzden kritik vurgu net: Yeşilgöz’ün savunmadaki genişleme heyecanı neyse, sağlıkta daralma kararlılığı da odur; biri “güvenlik”, diğeri “reform/sürdürülebilirlik” diliyle meşrulaştırılıyor. Yani burada yalnızca bir siyasetçinin tercihinden değil, güvenlik merkezli neoliberal devlet aklının topluma çevrilmiş söyleminden söz ediyoruz.

Kimlik vitrini, sınıf programı

Yeşilgöz’ün göç hikâyesinin yıllardır “entegrasyon başarı anlatısı” olarak dolaşıma sokulması da burada ideolojik iş görüyor. Göçmen kökenli bir yüz, düzenin kendini kapsayıcı göstermesine yarıyor; aynı anda o düzenin kemer sıkma ve militarizasyon programı göçmen-emekçi mahalleleri de dâhil tüm topluma dayatılıyor. Kimlik vitrine yerleştiriliyor, sınıf programı arkada çalıştırılıyor. Mesele kimlik değil; hangi sınıfın programına hizmet edildiğidir.

Bu başlıkta asıl mesele temsili küçümsemek değil, temsilin hangi ekonomik mimariyi taşıdığını açığa çıkarmaktır. Kimlik görünürlüğü ile sınıf siyaseti arasında otomatik bir ilericilik bağı yoktur. Aksine, kimlik görünürlüğü kimi anlarda kemer sıkma programının toplumsal meşruiyetini artıran bir araç olarak da işleyebilir. Bugün tartışılması gereken tam da budur.

'Özgürlük vergisi': kim ödüyor, kim kazanıyor?

Geçtiğimiz haftalarda manşetlere düşen “özgürlük vergisi” tartışması da bu yüzden yazının merkezinde duruyor. Bu, sonradan üretilmiş bir başlık oyunu değil; hükümet programına yazılmış mali-siyasal bir çerçeve. Kavram önce Hristiyan Demokrat Çağrı (CDA) hattında savunma için “ödeme gücüne göre katkı” diliyle dolaşıma girdi, ardından resmî bütçe ekinde vatandaş ve şirket başlıklarıyla kurumsallaştı.

Soruyu açık soralım: “Özgürlük vergisi ne demek? Özgürlüğü kimden satın alıyoruz, kimin adına ödüyoruz?”

Bu retorik değil, maddi bir sorudur. Çünkü “özgürlük” etiketi altında çalışan düzenek, emekçiden sermayeye kaynak transferini meşrulaştırıyor. Vatandaş kaleminde vergi dilim düzeltme mekanizmasının daraltılması ücretlinin alım gücünü törpülüyor; şirket kalemlerinde prim artışları sistematik tahsilata bağlanıyor. Resmî dil “katkı” dese de gündelik karşılığı nettir: bordro kesintisi, daralan sofra, ertelenen ihtiyaç, artan borçluluk.
Bugün tabloya bakınca “12. yüzyıl Avrupa’sına döndük” benzetmesi abartı sayılmayabilir. Krallar ve dükler birebir geri gelmedi; ama düzenin mantığı geri geldi. Bugünün imtiyazlıları saray soyluları değil: bütçeyi kendi lehine yöneten büyük sermaye blokları, savunma-sanayi çevreleri, finans-sigorta tekelleri, ihale ağları ve onların siyasal uygulayıcıları. Dün vergi “taç” için toplanıyordu, bugün “güvenlik” ve “özgürlük” etiketiyle benzer tahsilat yapılıyor. Fatura aşağıya, emekçiye; yukarıya kâr, ihale ve ayrıcalık yazılıyor.

Sağlıkta rasyonlama, savunmada seferberlik

Sağlıktaki açığın derinleşmesi de bu bütçe rejiminden bağımsız değil. Anlaşmasız hizmet farkı, katılım payı ve paket dışına itilen kalemler erişim maliyetini görünmez biçimde büyütüyor. “Gereksiz başvuru” baskısı ertelemeyi normalleştiriyor; hangi hizmetin ne kadar karşılanacağına dair karmaşa düşük gelirliyi daha çok geri çekiyor. Hak temelli sağlık dilinin yerini mali disiplin ve “uyum” dili alıyor. Böylece yurttaş önce bedenini değil, sistemin bakışını hesaplar hâle geliyor: “Şimdi gitsem gereksiz mi sayılırım?” Bu, sağlık hakkının sessizce daraltılmasıdır.

Bir yanda savunma hedefleri büyürken, öte yanda sağlıkta erişim eşiğinin yükselmesi tesadüf değil; aynı bütçe aklının iki yüzü. Bir tarafta “hazır ol”, diğer tarafta “idare et.” Bir tarafta hızlı tahsis, diğer tarafta gecikmiş hizmet. Bir tarafta jeopolitik alarm, diğer tarafta toplumsal yorgunluk. Reuters’ın aktardığı çerçeve de yönü doğruluyor: savunma harcamasını 2030’da yüzde 2,8’e, 2035’te yüzde 3,5’e taşıma hedefi ve yıllık yaklaşık 19 milyar avroluk artış ihtiyacı. Finansman tartışması sağlık ve refah dâhil geniş kesinti alanlarına dayanıyor. Bir yanda savunma tavanı yükseliyor; diğer yanda topluma daha çok ödeme ve daha az güvence dayatılıyor.

Burada sağlıkta “verimlilik” diye sunulan hamlelerin bir kısmı, gerçekte talep bastırma tekniği gibi işliyor: başvuru eşiklerini yükselt, hizmet paketini daralt, ödeme katmanlarını çoğalt. Sonra bu sonucu “sürdürülebilirlik” diye anlat. Sağlık politikası böylece klinik ihtiyaçtan çok mali disiplinin diliyle yönetiliyor.

NATO çıtası ve içeride kemer sıkma

Uluslararası düzlem de aynı hatta ilerliyor. NATO’nun Lahey deklarasyonu, savunma ve “güvenlik bağlantılı” harcamayı yukarı iten bir çıta kuruyor. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) verileri, silah sanayiindeki gelir artışının istisna değil, dönemin birikim modeli olduğunu gösteriyor. Ulusal bütçe tercihi, küresel savaş ekonomisi eğilimiyle aynı çizgide: yukarıda jeopolitik disiplin, aşağıda emekçi sınıflara kemer sıkma.

Ancak bu, “dış baskı vardı, mecbur kaldılar” diye okunmamalı. Dış çerçeve, içerideki sınıfsal öncelikleri uygulamak için kullanışlı bir siyasal fırsata da dönüşebilir. “Jeopolitik zorunluluk” dili, normal koşullarda toplumsal direnç doğuracak kesintileri daha az itirazla geçirme işlevi görebilir. Bugün olan tam da budur.

Sonuç: Beklemek değil örgütlenmek

Bu aralar her evde benzer cümleler dolaşıyor: bu yıl herkes hasta, iyileşmeden yeniden başlıyor. Bu durumda Mert’in ateşi düşer, yeniden yükselir, peki sermayedarların hırsının dayattığı bu savunma (savaş) pandemisini nasıl yeneceğiz? “Bireysel dikkat” vaazıyla değil; özgürlüğümüzü satın alarak hiç değil. En önemlisi, işçi sınıfının kendi geleceği üzerinde söz sahibi olduğu bir güç dengesiyle.

Sonuçta mesele bir isme indirgenemez. Ama bazı isimler bir dönemin karakterini berraklaştırır. Yeşilgöz bugün bu karakterin vitrindeki yüzüdür: güvenlikte hız, sosyal alanda disiplin, toplumdan yukarıya doğru kaynak transferi. Bu yüzden tartışmayı kelimelerin parıltısında değil, bütçenin yönünde kurmak gerekir.

Sermayenin vatanı da dini de dili de yoktur; sermaye yalnızca kârın dilini konuşur. Bu analiz teşhisle sınırlı kalırsa eksik kalır. Sorun sınıfsalsa, yanıt da sınıfsal olmak zorundadır. Bu nedenle asgari program nettir: Mesele ‘daha az devlet’ değil, işçi sınıfının iktidarında insanlığın eşitliğini esas alan başka bir devlet, yani sosyalist bir cumhuriyet talebidir.”


Kaynaklar

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.