Sayfa yolu
Market koridorlarında forkliftle fantazmagori perisi kovalamak
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Beril Azizoğlu
Yayın Tarihi: 18.12.2022 , 11:06 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54
Bir Film In Den Gängen
Düşünüyorum insan nasıl böyle düşünebilir diye,
Gerileyerek koltuğun öteki köşesine
Sainte Beuve
Düşünür ve tarihçi Walter Benjamin , 19.yy ‘ın kültür dünyasını Paris Pasajları üzerinden konumlandırarak 20.yy’da kaleme aldığı eseri Pasajlar’da, şimdiki zamanla dolu bir geçmişi aydınlatmaya çalışmıştır. Benjamin’nin 1927 yılında başladığı deneme niteliğindeki çalışmalarının ilk başlığı ‘’Paris Pasajları, Diyalektik Bir Peri Evreni’’ dir.
1855 Dünya Fuarı için; adına mal denen fetişin hac yeridir, der Benjamin. ‘’Bu fuarlar, malın değiştirme değerini çarpıtır, kullanım değerinin arka plana itildiği bir çerçeve yaratır. İnsanın zaman geçirmek için içerisine daldığı bir fantazmagori oluşturur. Eğlence endüstrisi de insanı malın eriştiği düzeye yükselterek, bu fantazmagoriye girmesini kolaylaştırır. İnsanoğlu da kendine ve başkalarına yabancılaşmasının tadını çıkararak, kendini böyle bir dünyanın yönlendirmesine bırakmış olur.’’
Marx Kapital’in 1. Cildinde, malın fetiş olma karakteri ile ilgili değerlendirmelerinde aynı konumu vurgular. İnsan emeğinin, herhangi bir biçimde başkaları için çalışmaya başladıkları andan itibaren , toplumsal bir biçim aldığını yani harcanan emek gücünün harcanma süresiyle ölçümüyle emek ürünlerinin değerinin niceliği ile nesnel bir kimlik kazandığını ve nihayet ürünler arasında toplumsal ilişki biçimini aldığını, belirtir Marx. Emek ürünlerine, meta olarak üretildikleri anda yapışan ve bu nedenle meta üretiminden ayrılması olanaksız şeye meta fetişizmi, der Marx ve bu fetişizmin kökünü bunları üreten emeğin özel toplumsal niteliğinde arar. Ancak metaların bütün gizeminin, emek ürünlerinin metalar biçimini aldığı anda çevresini saran büyü ve sihrin , öteki üretim biçimlerine geçer geçmez kaybolduğunu da, söyler.
Bir aldatıcı görüntü şekli olarak fantazmagori, Benjamin’in şimdiki zamanın çelişkilerini geçmişte aradığı denemeleriyle 19.yy’dan 20.yy’a uzanarak tarihsel materyalizme oturur. Bir yüzyıl daha ilerlediğimizde yani günümüze 21.yy’a geldiğimizde; kapitalizmin sonunda bizi vurduğunu artık nihayet anladığımız ‘’iyi’’ silahlarından başka bir şey değildir artık bu peri evreni.
Filmimiz In Den Gängen - In the Aisles, da fantazmagori perisini kovalar market koridorlarında hem de forklift alegorisiyle…
Filmin Türkçe başlığını, orijinal adının çevirisinden yola çıkarak ‘Koridorlarda’ veya ‘Reyonlar Arasında’ olarak aratırsanız bulamayabilirsiniz ama ‘Muhtemel Aşk’ adı ile arattığınızda karşınıza çıkacaktır. Kapitalizmin en gözde pazar yeri olan ikea tarzı bir yapı markette geçen bu filmi izleyiciye, aşk temasını merkeze koyarak ‘Muhtemel Aşk’ adı ile izletmeye zorlamak, Zara’dan Bilek Fıraydey’de 100 TL’ye palto almayı düşletmek kadar ucuz bir indirgemeciliktir ne yazık ki…
Günümüzün modern pazar yeri olan devasa marketler ve mavi yakalı çalışanlarının nesnel dünyasının sembolize edildiği filmimiz , yanan sokak lambalarının mavi gökyüzüne uzandığı ıssız bir anayol kenarında başlar. Yönetmen bize yalnızlık hissini hissettirene kadar bu kareye bakmamızı sağlar. Ardından devasa market raflarının arasındaki derin perspektiftir manzaramız. Çok iyi tanıdığımız soğuk beyaz ışık ve neredeyse o metalimsi morg kokusunu aldığımız devasa market rafları arasında Strauss’un Mavi Tuna(The Blue Danube, Opus 314) valsi eşliğinde forkliftle gezdirir, bizi yönetmen… Sahne değişir ve bu mekanın ofisine açılır, mavi tulumlu orta yaşlı karakter, diğerine dövmelerini saklamasını tembihler ve diğerinin cebine bir kalem ve maket bıçağı koyar, Müdür Bruno’dur bu ve mavi iş tulumunun kollarını dövmelerini saklamak için çekiştiren ana karakterimiz Christian’a: ‘’Sana kutsal koridorları gezdireyim’’ der. Sonraki cümleyi seyirciye bırakmıştır yönetmen: Marketler kutsal mabedidir modern dünyanın…
Neredeyse tamamı büyük bir yapı marketin içinde geçen film, karakterlerin isimleri üzerinden ve Christian’ın iç sesiyle sunulur. Şehrin dışında anayolun hemen kenarındaki bu devasa marketin içini bir mekan olarak görmemizi önemser yönetmen; kimi zaman ‘sanatsal’ bir derin perspektifle boş raflara bakarız, kimi zaman yüksekten aşağıya doğru alışveriş arabalarını market koridorlarında süren insancıklara…Gri tonlar, metal aksamlar ve soğuk beyaz ışık ile (yine neredeyse) bize morgda, kendi cesedimizi aratır.
Filmde tek hareketli nesne, turuncu forklift arabasıdır sanki. İki keskin bıçak gibi duran önündeki asansörlü kaldıraçları ile tehditkardır. Filmin yardımcı eril karakteridir forklift arabası ve marketin de tanrısıdır. Yönetmen çeşitli açılardan bize onu yakından tanıtır, kimi zaman bir gökdelene çıkan devasa bir vinç kadar heybetlidir… Kimi zaman önünde iki bıçak gibi uzanan beceriksiz kollarıyla, taşıdığı malları birilerinin üzerine devirebilecek bir gerilim unsurudur. Çalışanlar onu kullanabilme yetileriyle sınıf atlarlar . Christian kullanma onayını aldıktan sonra forklifti, bir jaguar edasıyla sürer dev raflar arasında ve hipnotize edici bir müzik girer devreye, Son Lux grubunun post-rock şarkısı: Easy (Easy, easy, Pull out the heart that keeps you, Feeling alone,Easy, easy, Pull out your heart to make the being alone…)
Mavi yakalıların sınıfsal kimliğinden ziyade insanın hapsolduğu bu post modern cehennem; hem kurban olarak, hem seyirci olarak bize sunulur. Molalarda marketin hemen dışında ama tel bir kafesin içinde verilen sigara molaları, Christian’ın yine raflar arasında bulduğu Jüliet’i Marion’la palmiyeli duvar kağıdının önünde verdikleri kahve molasında flörtleşmeleri, Bruno ve jurgen karakterinin satranç oynaması, süresi geçmiş ürünleri yememe kuralının bozulması gibi insansal çıkışlardan yine Christian’ın iç sesiyle uyanırız:‘’Bunların hepsi aynı günde mi oldu, hiç gün ışığı yoktu…’’
Filmin başında başlayan karşıtlıklar alegorisi, Müdür Bruno’nun Christian’ın cebine koyduğu kalem ve maket bıçağı ile başlayarak, sürer ve Christian’ın sırtındaki dövmedeki gibi karşılıklı dişlerini gösteren beyaz ve siyah iki havlayan köpekle filmin sonuna doğru iyice belirginleşir.
Dev market kapandıktan, müşteriler gittikten sonra gece 22.00’de ‘geceye hoşgeldiniz’ diye gece vardiyasında klasik müzik çalan market müdürü… Noel’de atık malzemeler arasından bulunan büyük elektrik ocağının altına o soğukta soyunup yatan Klaus’un ‘’İbiza gibi..İbiza’da güneşleniyorum sanki’’ demesi… Forkliftin raflar arasında vals eşliğinde yol alması veya Buzhanedeki sesi okyanusa benzetmek gibi metaforlarla fantazmagori perisini kovalar, film. Oysa insan kalmayı o kadar tatlış fantezilerle başaramayız. Yönetmen de bunu bilir ve forkliftin kullanma kolunun üstünde asılı duran gözleri çarpı işaretli küçük peluş oyuncağın(ki bu oyuncak da bir mekanik kolla camlı bölmeden para atarak alınan bir oyuncaktır) kaderini, nispeten özgür olduğu kamyonculuk yaptığı eski günlerini özleyen Müdür Bruno’nun kaderiyle aynı kılacaktır.
Peki yönetmen, kapitalizmin en gözde pazar yerine dikkat çekerek yaptığı bu değerli kapitalizm eleştirisi işinde; neden karakterleri, hiç değilse bir sendika üyesi yapmaz ve fantazmagori perisi kovalatır? Kapitalizmin yıkıcı koşullarına boyun eğerek ve fakat insan olmayı korumak mıdır, tek görevimiz?
Son olarak, Engels’in Anti-Dühring’ine dönelim ve matematikteki çelişkili durumları da ekleyip kendi montajımızı yaparak, bitirelim:
‘’Herhangi bir cebirsel büyüklüğü, örneğin a’yı alalım. Bunu yadsırsak , -a’yı elde ederiz. Bu yadsımayı, -a’yı –a ile çarparak yadsıyalım, +a2’yi elde ederiz yani ilk olumlu büyüklüğü elde ederiz;ama daha yüksek derecede, ikinci derecede. Burada da aynı sonucun +a’yı +a ile çarparak elde edilmesinin hiçbir önemi yok, bu da +a2’yi verir; çünkü yadsınma +a2’de öyle yerleşmiştir ki karekökü yalnızca +a değil ama bir o denli zorunlulukla –a’dır da; ve bu durum ikinci derece denklemlerde büyük bir önem kazanır...’’
Günümüzün post-modern pazar yeri olan devasa marketler bir mal ve hizmet cenneti midir? Cehennemi midir? Diyalektiğin yasalarına göre; yadsımanın yadsıması olarak ilk elden; artı cennet(+) ve eksi cehennem(-) ile çarpılınca eşitliğin sonucu eksi( –) çıkar ve buradan bir umut çıkaramayız. Filmdeki tüm zıtlıklarla ancak diyalektiğin yasalarından karşıtların birliği ve çelişkisi ile bir umut çıkabilir, o da boyun eğmeyen örgütlü mücadeleyle hareket kazanan toplumsal dönüşüme denk gelir(di).
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.
