Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Mahmut Alınak'la son kitabı üzerine: 'Geriye Dönüp Baktığımda'

Mahmut Alınak son kitabı 'Geriye Dönüp Baktığımda' ile Türkiye'nin yakın tarihine, meclise ve Kürt emekçilerin sorunlarına ışık tutuyor.

Özkan Öztaş

Yayın Tarihi: 27.08.2023 , 10:15 Güncelleme Tarihi: 29.09.2025 , 22:10

Siyasetçi ve yazar Mahmut Alınak'ın geçtiğimiz günlerde Yazılama Yayınevi tarafından yayımlanan "Geriye Dönüp Baktığımda" adlı otobiyografik romanı Türkiye'nin yakın tarihine ışık tutuyor. 

Alınak kitabında geriye dönüp bakarak, 1990'lı yılların çalkantılı olaylarını ve bu olaylar ışığında Türkiye Büyük Millet Meclisi'ndeki gerçeklikleri kaleme alıyor. Alınak kitabında meclisi bir tür notere benzetiyor ve şöyle diyor: 

"O günlerde devletin kaptan köşkünde Başbakan Tansu Çiller, Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar ve Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş oturuyor. Onlar da Kenan Evren ve diğer devlet yöneticileri gibi siyaset defterini kanla yazıyorlar. Meclis her devirde olduğu gibi yine bir noter görevi görüyor, iradesi yok; ona düşen iş, devlet zirvesinin aldığı kararı onaylamak."

Yazarla, Türkiye'nin yakın tarihini, Kürt emekçilerin yaşadığı sıkıntıları, bazen nostaljinin bazen ise bir karanlık betimlemesi olarak anılan 1990'lı yılları ve bunlara tanık TBMM'yi ve onun içindeki Mahmut Alınak'ı soL okurları için konuştuk.

"Tarihe, halka ve gelecek nesillere karşı duyduğum sorumluluğun gereği olarak bu kitabı yazdım"

Bu kitabı yazma fikri nereden çıktı? Neden bu yıllara odaklanan bir kitap yazma ihtiyacı duydunuz?

Tarihe, halka ve gelecek nesillere karşı duyduğum sorumluluğun gereği olarak bu kitabı yazdım. Kitaplarımı ve makalelerimi okuyanlar bilirler; yazdığım her satırda “Ne yapmalı?” sorusuna cevap vermeye çalışıyorum. Bitmek bilmeyen bir arayıştır bu benim için. Yapılan bir konuşmada ya da yazılan bir makalede önemli/derin siyasi değerlendirmeler yapılabilir; ama “Ne yapmalı?” sorusuna cevap verilmiyorsa sözler zaman içinde kalıcı bir iz bırakmadan silinip yok olurlar.

Peki sizce bu soruya sağlıklı cevaplar üretiliyor mu ya da üretildi mi?

Bence Türkiye ve Kürdistan’da devrimci muhalefet bu soruya kapsamlı bir cevap vermedi. Kendimi de sorumlular listesine dahil ederek söylemek isterim ki, biz bu sorunun cevabını verebilseydik bugün bu ceberut düzen tepemizde böyle kükremezdi. Ne yazık ki tarihi görevlerimizi yerine getirmedik. Yaşadığımız coğrafyanın her karış toprağında şiddetli bir devlet terörü hüküm sürüyor. Ve biz acı bir çaresizlik içinde seyrediyoruz. 

Kitapta uzun uzun anlatıldı; geçmişte çok büyük fırsatlar çıktı önümüze. Ne yazık ki bir tekini bile değerlendirmedik! Kitap devleti ve elli yıllık geçmişiyle Kürt hareketini mercek altına alırken, bir taraftan da kaçırılan o fırsatlara dikkat çekiyor. Ve daha çok “Ne yapmalı?” sorusuna cevap vermeye çalışıyor. Kendimi de hedef tahtasına koyduğum ve acımasızca eleştirdiğim bu kitabı yazmasam bir siyasetçi olarak görevimi yerine getirmemiş olacaktım. 

"Ankara’da taşları yerinden oynatacak kitap demiştim. Epey gürültü koparacak diye bekliyordum; ama umduğum gibi olmadı."

Bu kitabın gelecek kuşaklara bir mektup olduğundan söz ediyorsunuz bir bölümünde. Bu mektup tam olarak nasıl bir şeyi hedefliyor?

Siyaset üzerine çok parlak laflar edebiliriz; ama sözlerimiz çözüm odaklı değilse hiçbir kıymetleri yoktur. Kitap yetersizliklerimize, yanlışlarımıza ve hatalarımıza dikkat çekerken, gelecek kuşaklara da bunlardan ders çıkarmayı öğütlüyor. Ancak amacına ulaştığı söylenemez. Ankara’da taşları yerinden oynatacak kitap demiştim. Epey gürültü koparacak diye bekliyordum; ama umduğum gibi olmadı.

Çünkü sizden başka hem düzen medyası, hem de Kürt medyası kitaba kapılarını kapattı. Kitap bugüne ve geleceğe yazılan bir mektup olarak, hedef aldığı bu faşist düzenin hangi sivil itaatsizliklerle tarihin çöplüğüne süpürüleceğini de anlatmanın yanında, bir çok ağır eleştiriler barındırıyor.

"Muhataplar bu eleştirileri hiç duymamış gibi davrandılar. 'Yalan söylüyorsun' diyebilirlerdi ama demediler."

Eleştirilerin muhatapları yazılanları görmezden geliyor diyebilir miyiz?

Evet. Muhataplar bu eleştirileri hiç duymamış gibi davrandılar. “Yalan söylüyorsun” diyebilirlerdi ama demediler. İçine girdikleri sessizlik Süleyman Demirel’i hatırlattı bana. Süleyman Demirel başbakan olduğu yıllarda kendisine karşı bir kitap çıktığında kalemşoru olan yazarlara telefon edip, “Kitap hakkında herhangi bir şey yazmayın” diyormuş. Böylece kitabın duyulmasının önüne geçiyormuş. Geriye Dönüp Baktığımda kitabının kaderi de biraz böyle oldu. 

"Meclisin temel görevi bu düzene hizmet etmektir"


Türkiye'de sol ve sosyalist örgütlerin ve Kürt siyasetinden partilerin meclis ile olan ilişkisini eleştiriyorsunuz. Bir dönem siz de o mecliste yer almıştınız. Neler deneyimlediniz? Neden meclis konusuna bu kadar eleştirel bakıyorsunuz?

Kitapta detaylı olarak yazdım. Milletvekili olarak ilk meclise gittiğimde deli ırmaklar gibi coşkuluydum. Meclis kürsüsünü propaganda aracı olarak kullanmak için çılgınlar gibi çalışıyordum. Öyle ki, gazeteler benim için “Tek başına parti” diye yazıyorlardı. Ama sekiz yılın sonunda gördüm ki, kendimi kandırmışım. Meclis bu faşist düzenin önemli organlarından biriydi ve görevi çıkardığı kanunlarla bu düzeni meşrulaştırmaktı. Biz de orada vitrini süsleyen birer aparattık. Ve farkında olmadan düzeni meşrulaştırıyorduk. Kaldı ki, düzenin çizdiği sınırların dışına çıkınca da bizi hapse attılar.

Sonra da tarih tekerrür etti; şimdi de HDP milletvekilleri cezaevindedir. Can Atalay TİP’den milletvekili seçildi, ama hapistedir. Dediğim gibi, meclisin temel görevi bu düzene hizmet etmektir. Meclis kürsüsündeki o cafcaflı sözler ve karşılıklı sataşmalar seçmene gönderilen birer selamdır. Böylece halk kandırılır ve demokrasi varmış gibi bir algı yaratılır.

"Meclis kürsüsünün propaganda aracı olarak kullanılması eskilerde kalmış bayat bir düşüncedir"

Meclis kürsüsünün propaganda aracı olarak kullanılması eskilerde kalmış bayat bir düşüncedir. Eskiden kitle haberleşme araçları kısıtlıydı, bu nedenle kürsüden faydalanmak gerekiyordu. Ama günümüzde dünya müthiş bir haberleşme ağıyla kuşatılmış haldedir. Her söz ve hareket dünyanın anında öteki ucunda yankı bulabiliyor.

 Ayrıca en küçük bir sivil itaatsizlik eylemi bile meclisteki bin konuşmadan daha da etkili olur. 

Meclis başlığına bu açıdan epey mesafeli bakıyorsunuz anlaşılan. Hatta bir tür tehdit olarak görüyorsunuz değil mi?

1994’de bizi meclisten alıp cezaevine gönderdiklerinde kürsüde, “Meclis bize kurulan bir tuzaktır” demiştim. Evet, meclis devrimcilere ve halka kurulan bir tuzaktır. Sizi süs bitkisi gibi orada tutarlar, işlerine gelmediği zaman da tasfiye ederler. Hatta 1925’te olduğu gibi idam ederler. 

Yüz yılın tecrübesiyle görüldü ki, meclise girmek boşa harcanan enerjidir. Yüz yıl böyle heba edildi. Ne yazık ki, tarihten ders çıkarmamak gibi kötü bir huyumuz var. 

Kitapta bahsettiğiniz ve bizzat yaşadığınız örneklerde sizin için en unutulmaz olan olay ya da kişi hangisiydi? Biraz anlatmak ister misiniz?

Kitapta yazılanlar unutulacak gibi değil. Her olay bir romana konu olacak kadar sarsıcıdır. Hatırladıkça kederlere boğulduğum bir olayı kısaca anlatayım: 

1988’de Saddam’ın katliamından kaçan yüz bin civarındaki Güney Kürdistanlı, Uludere ve Çukurca vadilerine sığınmışlardı. Hep minnetle andığım milletvekili arkadaşlarım Cüneyt Canver, Adnan Ekmen ve Cumhur Keskin ile birlikte onların imdadına koşmuştuk.

Görüştüğümüz Hakkâri valisi sığınmacıları geri göndereceklerini söylemişti. Soluğu sığınmacıların olduğu vadilerden birinde almıştık. Vadide mahşeri bir kalabalık vardı. Ayaküstü sohbet ettiğimiz buğday tenli orta yaştaki bir peşmerge komutanı, “Geri gönderilirsek sınırda bütün halkı makineli tüfeklerle tararlar!” demişti. Ellerini arkasına güvenle bağlamıştı, hâkî renk üniforması içinde çakı gibi bir görüntü sergiliyordu. Kömür karası gözleri ışıl ışıldı. Vali dediğini yaparsa o zeytin karası güzel gözlerin bir gün sonra sonsuza kadar kapanacağını düşünmüştüm dehşet içinde. Ve o güzelim gözlerde ölüm korkusunu aramıştım nafile. Korkudan eser yoktu. Demirden bir cesaret yanıyordu o kapkara iri gözlerde. 

"O yaşlı amcayı hiç unutmadım. Keder dolu yüzü şimdiymiş gibi gözümün önü"

Kalabalıkta yaşlı bir adam dikkatimi çekmişti. Benim şimdiki yaşlardaydı. Kasvetli bir sessizlik içinde bir taşın üzerinde oturuyordu. Kül rengi gözleri acıklı bir çığlıkla önündeki boşluğa dalmıştı. Kırışık yüzü yanıklardan tanınmıyordu. Kapkara iri elleri ve çıplak ayakları morarmış yanıklarla kaplıydı. Güçlükle nefes alıp veriyordu. Gözlerini önündeki boşlukta unutmuş gibiydi. Kürtlerin bin yıllık dramının bir resmi gibiydi. Kürtçe sorduğum sorulara cevap veremiyordu, davul gibi şişen yaralı dudakları hafif bir iniltiyle kıpırdıyordu. O an sanki bir yanardağ patladı içimde. Hıçkırarak ağladım gözyaşlarımı saklamadan. Ertesi gün gazeteler resimli haberi, “Milletvekilinin gözyaşları” başlığıyla verdiler. 

O yaşlı amcayı hiç unutmadım. Keder dolu yüzü şimdiymiş gibi gözümün önünde duruyor. Hatırladıkça içim hüzünle doluyor.

Türkiye'de Kürt emekçilerin kültürel ve ekonomik hakları söz konusu olunca Mahmut Alınak genelde "sıra dışı" tepkileriyle hatırlanıyor. Halbuki çoğunlukla verilmesi gereken tepkileri veriyor ve yapılması gereken uyarıları yapıyorsunuz. Tavrınız sizce neden "sıra dışı" olarak tarif ediliyor?

Çünkü önerdiğim projeler bazı çevrelerin işine gelmiyor. Öncüler en önde olmalı, diyorum. Ölümse önce bize, diyorum. Halka kalkan olmalıyız, diyorum. Geride duran değil, en önde halkın fedaisi olmalıyız. Cefa bize, sefa halka diyorum. İşte bu aykırı düşünceler bazılarının rahatını kaçırıyor.

"Şayet sözlerim dinlense ve önerdiğim projeler uygulansaydı 2016’daki sokağa çıkma yasağı günlerinde Cizre, Silopi, Nusaybin, Sur ve diğer şehirlerde o katliamlar yapılamazdı."

Sizin aracılığınızla çok iddialı birkaç söz söylemek isterim; kim isterse kamuoyu önünde de tartışırım: Şayet sözlerim dinlense ve önerdiğim projeler uygulansaydı 2016’daki sokağa çıkma yasağı günlerinde Cizre, Silopi, Nusaybin, Sur ve diğer şehirlerde o katliamlar yapılamazdı. Bugün Kobani davası diye bir dava olmaz ve binlerce siyasetçi cezaevinde tutulamazdı. Geçenlerde ablasının cenazesine giden Gültan Kışanak’a o yol işkencesi yapılamazdı. Aysel Tuğluk cezaevinde canlı bir cesede dönüştürülemezdi.

Bir cümleyle özetlemek gerekirse, biz öncüler ölümü göze alamıyoruz. Devlet de bundan cesaret alıyor. Mesele kısaca bundan ibarettir.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.