Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Küba Devleti: Düzenleme mekanizmasındaki aksaklıklar

Karşılaştığımız en büyük engel, herhangi bir biçimsel unsurun bizi kitlelerden ve bireyden ayırmasından, devrimin en önemli nihai hedefi olan insanın yabancılaşmadan kurtulmasını gözden kaçırmamıza yol açmasından duyduğumuz korkudur.

Juventud Rebelde. “- Bunun ölçüsünü almıştık zaten! - Ama kontrol etmemiştik!”

Haber Merkezi

Yayın Tarihi: 30.06.2025 , 23:15

Küba Gerçeği

2017 yılında, özel sektörün ülkede henüz emekleme aşamasında olduğu bir dönemde yapılan kamuya açık bir analizde, bir yetkili sanki unsurlara ilahi bir dua edercesine şu sözleri söylemişti: “Kaybedemeyecek tek taraf devlettir.” Salondakilerin bir kısmının yüzünde adeta şaşkınlık ifadesi belirmişti. Eğer kaybedemeyecek tek taraf devletse, peki o zaman kaybetmek kime düşüyor, bize mi? diye sorar gibiydiler...

Yaklaşık sekiz yıl sonra öğrendik ki, sosyalist devletimizin yaşadığı karmaşık yeniden yapılanma sürecinde, farklı bakış açılarından bakıldığında bazen devlet de kaybedebiliyor. Ve bunu yaptığında, yani devlet kaybettiğinde, özgürlüğün ve adaletin Küba’daki temel yapısı olarak, onu kutsal çıkarlarımızı ve ulusun çıkarlarını temsil etmesi için seçen bizler de kaybediyoruz.

Şu anda, acımasız bir boğulma ile derin bir sosyalist yeniden yapılanma arasında yaşanan zorlu ikilemlerin ortasında, akademik ya da başka türden derinlemesine analizlere gerek kalmadan, yalnızca ulusal ve günlük yaşamın ikilemlerine dikkat kesilmiş bir gazetecinin bakış açısından, devletimizin kayıplar yaşadığı bazı durumları gözlemleyebiliyoruz:

— Sorunların çözümünü hedeflemeyen, yeterli toplumsal uzlaşı olmadan alınan kararlar verildiğinde,
— Tüm etkileri ve koşulları hesaba katılmadan çıkarılan düzenlemeler sonradan geri çekilmek zorunda kalındığında,
— Kabul edilen kurallar ihlal edildiğinde ve bu ihlallere karşı yeterli denetim sağlanmadığında,
— Farklı ekonomik aktörlerin bir arada yaşaması ve birlikte hareket etmesi gereken bir ortamda uzlaşma yetisi kaybedildiğinde,
— Servetin yeniden dağıtımı için önemli bir araç olan vergi sistemi ihlal edildiğinde,
— Krizden en çok etkilenenlere yönelik özel ilgi gösterilmediğinde,
— Düzenleyici kapasitesi zayıfladığında,
— Daha düşük gelirli ailelerin alım gücünü korumak amacıyla alınan önlemler, aksine onları olumsuz etkilediğinde,
— Geçici olarak ilan edilen önlemler açıklama yapılmaksızın süresiz hale geldiğinde,
— Ciddi sorunların çözümü geciktiğinde ve bu sorunların kamuoyuna aktarılma biçimi toplumsal anlayışı güçlendirmediğinde...

Sadece en bariz olanlardan ve şu anda kamuoyunda, özellikle de ulusal bağımsızlığın ve sosyal adaletin vazgeçilmez ilkeler olarak korunmasında devletimizin temel sorumluluğunun tam olarak bilincinde olan Kübalıların arasında en çok endişe uyandıran birkaçını paylaştım.

Bugün yapılan düzeltmeleri ve dönüşümleri savunmak adına ya da kirli iletişim savaşlarıyla, işçilerin ve vatandaşların çıkarlarıyla, bu çıkarları ve ülkelerinin egemenliğini temsil etmesi için seçtikleri devletin çıkarları arasında garip bir duvar örmeye çalışanlar eksik olmuyor.

Daha önce de belirttiğim gibi, yukarıda anlatılanlar, devletin rolünü ve kapsamını yeniden yapılandırdığımız bu dönemde belirsiz ve kaygı verici bir unsur teşkil ediyor. Ulusal düzeyde yürüttüğümüz bu tartışma, diğer meselelerin yanı sıra, bu kurumun —yani devletin— tam olarak ne olması gerektiği ve ne işlev göreceği sorusunu da içeriyor. Devletin kökeni ve yetkileri, sosyalizm üzerine düşünmüş birçok araştırmacı tarafından —Karl Marx ve, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı çarpıcı eserin yazarı Friedrich Engels’ten günümüze kadar— kapsamlı şekilde incelenmiştir.

Gerçek şu ki, sosyalist teori ve pratiğin bu soruya yanıt arayışı, nesiller boyunca süregelen bir sınav olmuştur. Bunu, geçtiğimiz günlerde Havana’da Küba Komünist Partisi ile onun Vietnamlı eşdeğeri arasında düzenlenen 6. Teorik Seminer’de bir kez daha gördük. Bu buluşmada, mülkiyet meselesi ve 21. yüzyılın zorlu koşullarında devletin rolü, en büyük kaygıları ve tartışmaları doğuran konular oldu.

Tarihte ilk işçi ve köylü devletini kuran ve “Devlet ve Devrim” gibi önemli bir eserin yazarı olan Lenin, entelektüel enerjisinin büyük bir kısmını çok önem atfettiği bu konuya ayırdı. 11 Temmuz 1919'da Sverdlov Üniversitesi'nde verdiği bir konferansta Vladimir I. Lenin, devlet meselesinin en karmaşık ve zor konulardan biri olduğunu ve belki de burjuva akademisyenler, yazarlar ve filozoflar tarafından en çok kafa karışıklığına yol açan konu olduğunu kabul etti.

“Çünkü bu, siyasetin bütününde çok temel, çok derin bir sorundur ve sadece bizim yaşadığımız gibi çalkantılı ve devrimci zamanlarda değil, en barışçıl zamanlarda bile, her gün, herhangi bir ekonomik veya politik konuda bu soruyla karşılaşacaksınız... Her gün, bir nedenden ötürü, şu soruya geri döneceksiniz: Devlet nedir, doğası nedir, anlamı nedir?

Benzer sorgulamalar, Rus kışından Karayipler’in sıcak iklimine, tropik koşullara uyarlanmış Küba Devrimi aracılığıyla sıçradı —batı yarıkürede sosyalist bir deneyimi hayata geçirmeye yönelik ilk girişim olarak. Daha önce de belirttiğim gibi, bu süreç daha en başından itibaren, nasıl bir devlet tipi üzerine inşa edileceği ve bu devletin diğer kurumlarla ve yurttaşlarla nasıl ilişki kuracağı sorusu etrafında dolaşan bir “hayalet” tarafından takip edildi.

El kitaplarına göre, devrimciler bunu komünizme geçiş aşamasında kullanacak, bu aşamaya geldiğimizde ortadan kalkacaktı. Bizim durumumuzdaysa burjuva yıkıcılığına karşı işçi çoğunluğunun bir aracı olarak kullanacaktık. Lenin, proletarya diktatörlüğü teorisini ortaya koyarken, Antonio Gramsci ise hegemonyanın karmaşık kavramını geliştirerek, proletarya devletine eğitimsel ve ideolojik üst yapısal anlamlar yükledi.

Marksist felsefeye yönelik düşünsel ilgisi ve kışkırtıcı, ezber bozan bir sosyalist pratik arayışına olan yatkınlığıyla tanınan Ernesto Guevara, daha 1965 gibi erken bir tarihte bu tür bir provokasyona yanıt vermek durumunda kalmıştı. Bize ondan kalan en berrak düşünsel metinlerden biri olan bir belgede —Uruguaylı Marcha haftalık dergisinin editörü Carlos Quijano’ya yazdığı mektupta— Che, kapitalist sözcülerin sosyalizme karşı yürütülen ideolojik mücadelede sıkça başvurduğu bir argümanı şöyle aktarıyordu: Bu toplumsal sistemin ya da bizim inşa etmeye çalıştığımız sosyalizmin, bireyi devlet uğruna ortadan kaldırmakla tanımlandığı yönündeki iddia.

Mektubunda, diğer düşüncelerinin yanı sıra şu noktaya değinir: “Devrimin bu kurumsallaşması henüz sağlanmadı. Sosyalizmin inşasının kendine özgü koşullarına uygun, hükümet ile toplumun bütünü arasında tam bir özdeşleşmeye olanak tanıyan, burjuva demokrasisinin sıradan kalıplarından mümkün olduğunca uzak duran yeni bir şey arıyoruz… Devrimin kurumsallaşmasını yavaş yavaş oluşturmak için bazı deneyimler yapıldı, ama acele etmeden. Karşılaştığımız en büyük engel, herhangi bir biçimsel unsurun bizi kitlelerden ve bireyden ayırmasından, devrimin en önemli nihai hedefi olan insanın yabancılaşmadan kurtulmasını gözden kaçırmamıza yol açmasından duyduğumuz korkudur.

Bu nedenle, sosyalizmin yaşadığı ciddi çatışmalardan sonra, ki bunların bazılarını Che'nin kendisi de öngörebilmişti, Küba'da aşmaya çalıştığımız gibi, paternalizmin mirasını taşıyan geniş bir devletten, yapısı çok daha küçük, ancak modernliği, etkinliği ve sosyal duyarlılığı açısından daha büyük bir devlete geçiş kolay olmayacaktır.

Bu ikilem, ülkenin derin yapısal dönüşümünün kaderini belirleyen kamu politikalarının ilerlemesi veya gerilemesi ile tek başına çözülemez. Bu dönüşüm, günümüz dünyasında en dikkat çekici dönüşümlerden biridir, ancak bunu görmezden gelmek isteyenler de az değildir. Bu ikilem aynı zamanda devleti küçültmek, kaosa sürüklemek ve parçalamak için bireysel ve toplumsal öznellikte de ortaya çıkar, bu nedenle siyasi amaçlarla manipüle edilir.

Neredeyse tüm alanlarda uzun yıllar devletin üstünlüğüne alışmış ve sorunlarımızın çözümünün önemli bir kısmının bu yapıdan çıkmasını bekleyen bizler, ağırlığı ve değeri doğrudan varlığımıza müdahalesinden çok, tüm toplumu güçlü ve etkili bir şekilde düzenleme kapasitesine bağlı olacak bir devlete geçişi “genetik” olarak her zaman kabul etmeye hazır değiliz.

Bu durumun gerçekleşmesi mantıklıdır, çünkü tüm çarpıklıklarına rağmen, o devlet adaletin, kişisel ve ulusal onurun, eşitliğin, özgürlüğün, sosyal ve uluslararası dayanışmanın ve temel hakların korunmasında hayati bir rol oynamıştır; tanınmayı hak eden bu nitelikler olmadan, şüphesiz, kendi içinden ve dışardan gelen sayısız fırtınalar arasında çökerdi.

Ancak, bu değişim için vatandaşların önemli bir kısmı yeterince hazırlıklı değilse ve devleti bu yöne doğru ilerletmekle sorumlu olanlar da hazırlıklı değilse, Parti ile Devlet arasında, devlet ve şirketler arasındaki işlevler arasında ve diğer müdahaleler arasında mevcut olan karışıklıkların, Cumhuriyet'in yeni kurumsal tasarımında her bir aktörün sınırlarını ve yetki alanlarını belirsizleştiren karışıklıkların, öngörülemeyen bir süre daha devam etmesi muhtemeldir.

Bu durum, modelin güncellenmesinin temelini oluşturan başlıca dönüşümler arasında yer alması tesadüf değildir. Belge, ekonomik ve sosyal kalkınmanın yönlendiricisi, tüm aktörlerin koordinatörü ve düzenleyicisi olarak devleti, sistemlerini, organlarını ve yönetim yöntemlerini mükemmelleştirmeyi hedeflediğimizi belirtmektedir. Bu, devletin kendisine özgü işlevlere odaklanması gerektiği anlamına gelir.

Kavramsallaştırmanın devlete atfettiği işlevler arasında, sağlık, eğitim, güvenlik ve sosyal yardım, kültür, fiziksel aktivite ve sporun teşviki, değerler eğitimi ve kamu hizmetlerinin kalitesi alanlarında sürdürülebilirlikle ilgili evrensel ve odaklanmış sosyal politikaları konsolide etmek; kamu yönetimini modernize etmek; yetki ve görevleri belediye düzeyinde olmak üzere bölgesel ve yerel düzeylerde ademi merkeziyetçileştirmek; devlet ve hükümet kadroları politikasını ve rezervlerini daha etkili bir şekilde uygulamak ve Cumhuriyet Anayasasına dayanan hukuk kuralları sistemini mükemmelleştirerek yurttaşların haklarını güvence altına almak yer almaktadır.

Modelin projeksiyonunda, ekonomik ve sosyal alanda devletin işlevlerinin (hükümetin işlevleri dahil) Küba devletinin sosyalist karakterinden kaynaklandığı ve tüm ekonomik ve sosyal aktörleri yönettiği eklenmektedir. Bunlar arasında devlet ve hükümet politikalarının hazırlanması, uygulanması ve iyileştirilmesi, mali işlevinin yerine getirilmesi, resmi düzenlemelerin çıkarılması, bunların uygulanmasının yönlendirilmesi ve uyumunun kontrol edilmesi yer almaktadır.

Devletimize en çok karşı çıkan muhalifler bile inkâr edemez ki, son yıllarda Küba’daki dönüşüm çabalarının önemli bir kısmı —koronavirüs pandemisine ve Küba karşıtı saplantılı, fırsatçı kampanyalara rağmen— tam da bu amaca yönelmişti. Bu sayede, yalnızca zenginleştirilmiş, dengelenmiş ve Hükümet’in varlığıyla desteklenmiş yeni bir devlet yapısına değil, aynı zamanda tüm toplumu özgün bir dönüşüme götüren geniş kapsamlı politikalara da sahibiz.

Mülkiyet alanında yaşanan 180 derecelik dönüşü görmek yeterlidir; zira burada yapılan tanımlamalardan biri, mülkiyetin bir yandan kolektif sahibi olan halk adına devlete ait olması, öte yandan ise bu mülkiyetin farklı modellerle yönetilebilmesidir.

Küçük ve orta ölçekli işletmelerin ve serbest mesleklerin teşvik edilmesi, diğer ekonomik ortaklık biçimlerinin desteklenmesi, devlet işletmelerinin özerk bir şekilde gelişebilmeleri için kısıtlamaların kaldırılması (henüz olumlu sonuçlar vermese de) ve artık hiç de “görünmez” olmayan pazarın elinin, zaman zaman aşırı derecede görünür hale gelmesi, ekonomide kararları belirlemesi, bilim ve inovasyona yönetimde ve tabanla sistematik temaslarda vurgu yapılması, yeni Anayasa'dan türeyen yeni yasal ve kurumsal oyunun kurallarında rollerini dramatik bir şekilde değiştiren bir devletin kanıtıdır.

Günlük hayatımızdaki sorunlar karşısında —gıda pazarlarındaki temel ihtiyaçlardan diğer ürün ve hizmetlerdeki aksamalara, kamu ve özel aktörlerce sıkça körüklenen dizginsiz enflasyona, toplumsal dayanışma eksikliğine ve düzensizliğe, artan göçe ve hatta daha öznel ama bu koşullar tarafından beslenen umutsuzluk ya da inanç kaybı gibi “daha az somut şeytanlara” kadar— devrimci devletten tepki beklememiz, hatta bunu talep etmemiz, yurttaşların büyük çoğunluğunun bu devlete duyduğu güvenin bir göstergesidir.

Daha önce de vurguladığımız gibi, izin veremeyeceğimiz tek şey, görev ve sorumluluklarının yeniden düzenlenmesi ve uyarlanması sürecinde devletin her yerde var olan bir kurumdan yok olan bir kuruma dönüşmesi, yurttaşların, özellikle de mevcut durumdan en çok etkilenen ve en yoksul kesimlerin, psikolojik ve sosyolojik olarak kaderlerine terk edildiklerini hissetmeleridir. Bu, devletimizin doğasına aykırı olacaktır.

Bu durumun yalnızca devlete ve merkezi hükümetin tepkilerine bağlı olmadığını —ki bu da elbette önemlidir— vurgulamak gerekir; çünkü pek çok yetki ve karar artık başka kademelere aktarılmakta ve yetki paylaşımı diğer kurumlarla yapılmaktadır; böylece aşırı merkeziyetçiliğe son verilmesi amaçlanmaktadır.

Yukarıda belirtilen durumdan kaynaklanan ve artık gözle görülür hâle gelen bir sorun da, ülkenin üst düzey yönetim kademelerinden geliştirilen politika, program ve yaklaşımlarla, bunların tabanda —günlük yaşamda— nasıl karşılandığı ve hayata geçirildiği arasında ortaya çıkan uyumsuzluktur.

Uzun yıllar boyunca yukarıdan karar alma pratiği, kurumlarımızın ve yöneticilerimizin siyasi manevra kapasitesini köreltti; artık çok daha çeşitli ve çoğulcu bir toplumda, çıkarların eskisi gibi tek çizgide ve homojen olmadığı bir ortamda bu kişiler yeterince hazırlıklı değil. Bu durum, yeni katılım biçimlerinin tartışıldığı sosyalizmimizde neredeyse unutulmuş bir kavram olan uzlaşma alanında yetkinleşmeyi zorunlu kılıyor.

Aydın yazar Graziella Pogolotti, bir fablın öğüdüne atıfta bulunarak, “iki kulağımız ve bir ağzımız olduğunu” hatırlamamızı, yani iki kez dinleyip bir kez konuşmayı öğrenmemizi öneriyor. Tarihimizin büyük isimlerinden birinin dediği gibi, kararlar öyle alınmalıdır ki gerçekten uygulanabilir olsunlar; böylece yasal olanla meşru olan arasında geçmişte yaşadığımız çelişkiler yeniden ortaya çıkmasın. Ve kararlar adil ve demokratik biçimde uzlaşmayla alındıktan sonra, bunların uygulanmasını ve denetimini talep etmek gerekir.

Yukarıda söylenenlerde uysal bir babacanlık yoktur —tıpkı arzuladığımız devleti inşa etmenin de böyle olmayacağı gibi. Büyük Vladimir’in (Lenin’in) isabetle öngördüğü gibi, o soru hâlâ peşimizi bırakmıyor… Ve bırakmayacak da…


Yazar: Ricardo Ronquillo
Çeviri: Didem Kul
Tarih: 25 Mayıs 2025
Kaynak: Cubadebate

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.