Sayfa yolu
'Kraliçe öldü, yaşasın..!'
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Cemil Fuat Hendek
Yayın Tarihi: 20.09.2022 , 21:12 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54
“Büyük Britanya İmparatorluğu”nun tahtını en uzun süre işgal eden şahıs 96 yaşında hayata veda etti, dünya ayağa kalktı. İngiltere hakim sınıflarının ve emperyalizminin düşmanları uzun yıllardır nafile bekledikleri olay üzerine sevinçle yerlerinden sıçrarken, birileri de yasa boğuldu.
Ve en sonunda dünya çapında, devletlerin en tepesine çöreklenmiş politikacılar ve bir kısım kral-kraliçe v.d. feodal kalıntının katıldığı, gezegenimizde milyarlarca insanın da televizyonlardan izlediği bir cenaze töreniyle vücudunu toprağa veriyorlar.
Şimdi biz ne yapacağız? Ölen kraliçenin şahsını hedef alıp, Brezilya’daki bir moderatör gibi sövecek miyiz? Ya da şimdi sırası gelen oğlu Charles’ı hedefe koyup, “gözün üstünde kaşın var” misali, kişiliği üzerinde tepinecek miyiz? Sorunumuz rastlantıyla belli bir zamanda, belli bir ailede doğmuş olan bu kişilerden, onların karakterlerinden, davranışlarından, hayat tarzlarından mı ibaret?
Yoksa asıl görevimize mi odaklanmalıyız? Asıl olanı, sadece İngiltere’ye özgü olmayan tarihsel bir ihaneti, onlara bu misyonu biçen yasallığı bir kez daha ortaya dökmek mi olmalı işimiz?
Burjuvazinin emekçi yığınlara ilk ihaneti
Britanya adalarında ekonomik gücüne uygun bir iktidara özenen burjuvazinin arayışları, arada kısa bir duraklamayla 1642’den 1649’a dek süren iç savaş sonunda gerçekleşen bir yarım devrimle sonuçlandı. Hani şu Büyük Krallık’ın tarihine tam bir yalanla “Utkan Devrim” olarak kaydedilmiş bir burjuva devrimiyle... Bir açıdan utkanlık yalandı, çünkü utku her iki tarafa da dağıtılmıştı. Ya da “doğruydu, çünkü her iki taraf da utkan olmuştu” mu demeliyiz? Çünkü burjuvazi belirli haklar elde ederken, kral da konumunu korumayı başarmış, meşrutî bir düzene geçilmişti.
İç savaşın tek kaybedeni ise, iç savaş boyunca parlamento taraftarlarının özgürlük vaadiyle, diğer tarafta kral yanlılarının mezhep demagojileriyle aldattıkları emekçi yığınlar, henüz gelişmekte olan endüstri işçileri, yoksul köylüler oldu. Burjuvazi, kendi devriminin ilerlemesinden korkarak monarşiyle barıştı, onu yeni düzenin bir parçası olarak muhafaza etme yoluna gitti. Aslen karşımızda durmakta olan, İngiliz burjuvazisinin o günlerden günümüze dek uzanan ve değişmeyen düzenidir. Ve bir ihanetin sürgit devamıdır.
Benzeri, 1789 Fransız Burjuva Devrimi ertesinde de olmadı mı? Paris sokaklarını dolduran, barikatlara tırmanan, Bastille’e hücum edenlerin ezici çoğunluğu paçavralar içindeki Paris’in emekçileriydi. Feodal düzenin baskılarından kurtulma sevdasındaydılar. Asilleri, Katolik Kilisesi’nin temsilcilerini, o baskı rejiminin parçası olan ayrıcalıklı her kim varsa başlarından atmak üzere kazma kürek yola koyulmuşlardı. Tabii burjuvazinin önderliğinde ve onun verdiği sözlere kanarak. Düzenin yeni sahibi haline gelmekte olanlarsa, çok geçmeden o devrimci ilerlemeye “dur” demek gerektiğini fark ettiler. Onları iktidara taşıyan yığınlara artık gereksinimleri kalmamıştı. Şimdi sıra, bu yığınları yeni düzene sadık, çalışkan, önüne konan ekmeğe razı, sessiz bir yığın haline getirmeye gelmişti. Barikatlardan indirilmeleri, kendi güçlerinin daha fazla farkına varmadan ve ona uygun biçimde örgütlenmeden, bu sefer başka yasalarla zapturapt altına alınmalıydılar. Nitekim bir süre sonra Fransa’da da monarşiye geri dönüldü.
Öldürüldükten sonra hortlatılmış bir kurum
Kısacası, burjuvazi devrimlerini yapıp, iktidarı ele geçirdikten sonra, alaşağı ettiği feodal kurumlarla yeniden barıştı. Onu yeni düzenin dayandığı bir destek sütunu haline getirdi. Asya ve Afrika’daki sözde asilleri bir yana bırakalım. “Çağdaş demokrasinin eşiği” Avrupa’da halen Birleşik Krallık (İngiltere), İspanya, Hollanda, İsveç, Norveç, Danimarka, Luxemburg, Monako, Andorra ve Lichtenstein’da şatafatlı yaşamları için devletten her yıl yüz milyonlarca avro bütçe ayrılan krallar, kraliçeler ve bir takım sözde “asil zevat” kışlık-yazlık saraylarında siyasi varlıklarını devam ettiriyorlar.
Sadece bu kadarla da kalmıyorlar. Yüz milyarlarca avroyla ölçülen servetleriyle uluslararası sermaye piyasasında fink atıyorlar. Sınırlarının nerelere uzandığını bilemediğimiz mülklerinden gelen gelirler de devasa rantın bir parçası. Devriminden sonra emekçilere karşı nefretle savaşmaya başlayan burjuvazinin barıştığı bu feodal kalıntılar halen ayırımsız her ülkede burjuva devlet aparatında, düzenin partilerinde yüksek mevkilerde dolanıp durmaktalar.
Feodalizmin yaşatılan bir diğer kalıntısı da tüm hiyerarşisiyle düzenin ayrılmaz bir parçası olarak kabul edilen Katolik, Protestan, Ortodoks kurumlardır. Bunlar da onların iktidarını yıkan burjuvazi tarafında tam bir tufeyli takımı olarak düzene eklemlendiler. Yığınlara afyon dağıtan ve düzeni, kıskançlıkla savunan bir unsura dönüştürüldüler. Sadece kendi ülkelerinde değil, dünyanın her bir köşesinde kurulmuş kiliselere ekledikleri vakıflar ve çeşitli enstitülerle emperyalizmin çok önemli bir askeri olma görevini de üstlendiler.
Türkiye’deki benzeri ve bir hortlak sevdası
Buna benzer bir olay Anadolu topraklarında kurulan cumhuriyet sonrası olmadı mı? Padişahlık düzenine son veren kadrolar Doğu’da, Kürtlerin yaşadığı bölgede toprak ağalarının varlığına, kimisinin –içinde yaşayanlar da dahil- sayısız köyün “sahibi” olmaya devamına göz yummadılar mı? Üstelik uçsuz bucaksız arazilerin tapusunu da bunlara vermediler mi? Dahası da var: Bu feodal unsurların Büyük Millet Meclisi’nde sandalyelere yerleşerek düzenin yönetiminde söz sahibi olmasını, bir yandan da iş takibine girişmesini heyecanla selamlamadılar mı? Bu feodal kalıntılar, kendi “iktidar” alanlarındaki “tebaa”yı akıl almaz biçimde ezmeye ve sömürmeye devam etmediler mi? Milyonlarca Kürdün okuma-yazma öğrenmekten başlayarak, yurttaşlık haklarını kullanma bilincine kavuşmasına dek her alanda geri kalmışlığının devamını sağlamadılar mı? Böylece milyonlarca yoksul Kürdün on yıllarca düzene tabi bir tebaa olarak el altında tutulmasına önayak olmadılar mı? Tabii bu arada servetlerini Batı’da yatırıma dönüştürmeyi, oralarda da işçi sınıfını sömürmeyi ihmal etmediler mi? (Bu sorularımı ayrıntılı olarak yanıtlamayı Kürt devrimcilerine bırakıyorum.)
Ve şimdi çoktan ölmüş olanları hortlatma sevdası... Görüldüğü kadarıyla, Birinci Cumhuriyet’i yıkan AKP, yerine yenisini kurma çabasını sürdürürken burjuva devrimiyle alaşağı edilen padişahlık ve halifelik kurumlarını da hortlatmak için girişimde bulunmayı ihmal etmiyor. Arada bir, bir takım yobazlara ülkesini düşmana terk ederek, düşman gemisiyle sıvışan son padişahın torunlarını gündeme getirterek aktüel tutmaya çalışıyorlar. Aynı şey halife için de geçerli. Ülkesini düşman işgalinden kurtarmak için yola çıkan Mustafa Kemal ve arkadaşlarını lânetleyen fetvaların sahibini bağırlarına basıyorlar. İzledikleri yol, Avrupa’daki öncüllerinin yoludur.
Her ülkenin kendi sorunu
Bu tufeyli takımını, onlarla barışan burjuvaziyle birlikte geri dönemeyecek şekilde tarih sayfalarına gömmek her ülkedeki devrimcilerin sorunudur. Bize gelince... Biz en başından beri iktidarın şu andaki bir ya da daha fazla düzen partisine devredilerek piyasacı, yağmacı düzene son verilemeyeceğini söylüyoruz. Sorunun tek başına Erdoğan’ın iktidardan indirilmesiyle bitmeyeceğini anlatıyoruz. Bu düzende kimisi en kaba biçimiyle açlıkla karşı karşıya kalmış emekçi milyonlara tek kurtuluş reçetesini, sosyalizm hedefini gösteriyoruz. Şimdi işçi sınıfımızın, emekçi milyonların ufkuna umut dolu bir hedef koyduk: 2023 Yeniden!
Ve biliyoruz: Geçmiş devirlerin kalıntılarıyla kapitalizmin patronları istedikleri kadar el ele tutuşsunlar, sarmaş dolaş olsunlar kaçınılmaz olanı engelleyemeyecekler. Tarihin çarkı dönmeye devam edecek. Nazım Hikmet’in dizelerindeki gibi “çürüyen diş, dökülen et / bir daha geri dönmemek üzre yıkılıp gidecekler”!
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.