Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Kazım Öz'den gizli sansüre karşı 'hakikat komisyonu' önerisi: Hangi filmlerde hangi sahneler atıldı, ortaya çıksın

Gösterimine bir gün kala yasaklanan 'Oy'una Geldik' filminin yönetmeni Kazım Öz, sinema sektöründe üreten herkesin önce otosansürü konuşması gerektiğini vurguladı. Bir hakikatler komisyonu öneren Öz "Son 20-30 yılda çekilen filmlerde hangi sahneler atıldı, nasıl ilişkiler kuruldu, nasıl anlaşmalar yapıldı, bu ortaya çıkar umarım" dedi.

Mehmet Okuroğlu

Yayın Tarihi: 10.03.2025 , 00:44

Senaryosunu, Kasım 2024’te görevden alınan CHP’li Ovacık Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül’ün yazdığı ve başrolde İlyas Salman’ın yer aldığı 'Oy'una Geldik' filmi, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından, vizyona girmeden hemen önce yasaklanmıştı. Yasaklamanın gerekçesi ise “Sinema Filmlerinin Değerlendirilmesi ve Sınıflandırılması ile Desteklenmesi Hakkında Kanun”un 4. Maddesi olarak gösterilmiş, öte yandan ilgili maddenin hangi unsurunun filmi kapsadığı konusu belirsiz bırakılmıştı. Yasaklamanın ardından film ekibi çok sayıda oyuncu, yönetmen ve sinema emekçisinin de katılımıyla bir basın açıklaması yapmıştı.

Filmin yasaklanması ve yaşanan süreci; sansür, otosansür ve tüm bu baskılara karşı mücadele konularını filmin yönetmeni Kazım Öz ile konuştuk.

İsterseniz önce film hakkında konuşalım.

Filmi 2023 yazında çektik. Filmin yaklaşık 1-1,5 sene 'post'u devam etti. İşte bildiğiniz gibi, bittikten sonra tabii ki, en büyük sıkıntı, kim dağıtacak, nasıl dağıtacak, ne zaman vizyona gireceğiz, reklam bütçesi, o bütçesi diye böyle bin tane sorunla uğraşıyorsunuz. Çekmekle bitmiyor sonuçta. Hatta çektikten sonra yeniden başlıyor.  Dağıtımcılarla görüştük ve birçok dağıtımcı sinyali verdi bize aslında. “Biz bunu dağıtamayız, çok politik, seyircisi de olmaz.” Hepsi esasında filmdeki politik eleştiriden korkuyorlardı. Onun altına imzalarını atmak ve ona bir yoldaşlık yapmak istemiyorlardı. Belki de başlarına gelecekleri biliyorlardı. Sonra Özen Film'in sahibi Mehmet Soyarslan izledi, çok beğendi ve filmi dağıtmak istediğini söyledi. Vizyon tarihini belirledik ve çalışmalara başladık ve vizyona tam bir gün kala filmimiz yasaklandı bildiğiniz gibi. Öncesinde “Eser İşletme Belgesi” verilmedi. Bizim aslında başvuru tarihimiz 30 Aralık 2024. Ben yeni yıla kalmadan başvuralım ki bir önceki yıl başvurulmuş olsun diye böyle çok titiz davrandım. Ne olur ne olmaz, gecikmeye yol açabilir diye. Evet bu 45 gün süre içerisinde çok sık da aradık. Sıkıntı yok, filmin vizyonuna bayağı var, yetişir, diye diye oyaladılar. Son gün yani gala günü, resmi olmayan yoldan, bir telefon aldık. O yüzden aslında galada ben biliyordum filmin yasaklandığını. Ama galada açıklamak istemedim, moraller bozulmasın diye. Bir de, galanın böyle bir politik, siyasi bir müdahalenin gölgesinde olmasını istemedim doğrusu. Acaba seyirci filme ne diyor? Nasıl görüyor? diye. Sonra diğer gün açıkladık. Genel müdürle görüştüm, yetkililerle görüştüm. Bir ihtimal sanki, çözmeye çalışıyoruz dediler. Sonra, Pazartesi bir mesajla öğrendim bunun çözülemeyeceğini. Ve ertelemek, daha doğrusu iptal etmek zorunda kaldık.

''Bu film, bizim kırmızı çizgilerimizin hepsini aşmış' demişler'

Peki filmin konusu neydi, neden bu kadar rahatsız oldular sizce?

oyuna geldik

Tabii rahatsız olacaklarını biliyordum, çünkü film bir belediye başkanının hikayesiydi.
Ovacık gibi solcu bir kasabada sağcı, muhafazakar bir parti nasıl iktidara gelir ve iktidarı nasıl yürütür? Bunun hikayesini işliyoruz biz. Doğal olarak, bu iki sorunun cevabı şu an mevcut iktidarı da ilgilendiriyor. Ve üstüne alınmaları da belki bu yönüyle doğal. Çünkü bahsettiğimiz dönem bunların dönemi. Bu filme kimse gidip şöyle bir dava açamaz: Burada bana hakaret var, burada şu var, bu var. Bu kurmaca bir film. Yani bunu çok rahatlıkla savunabiliriz. Ama tabii ki, sanat sonuçta hayatı anlatır. Yani her ne kadar kurmacadır, hayal ürünüdür falan desek de, bildiğimiz hayat üzerine bir kurmaca, bir hayal ürünü ortaya koyuyorsun. Burada da herhalde kendilerini çok iyi gördüler ki ve buna inanamadıkları için yasakladılar. Böyle masum bir yaklaşımı da gösteriyorum ben aslında. Yani yakıştıramadılar kendilerine. “Hayır ya biz bu değiliz, biz burada çarpık bir şekilde anlatılmışız” diye bir şey gelişti. Bu da doğal. Çünkü suç işleyenler her zaman suçlu olduklarını anlamazlar, bilmezler. Bazıları bilerek bunu yaparlar ama bir kısmı da hiç bunu bilmez. Kendilerini çok pirüpak sanırlar ama bazen bir ayna tutulur, aslında yüzü kirli, kıyafetleri kirli. Demek ki bildiğiniz gibi değil. 
Burada rahatsız olmalarının sebebi; duyduğum kadarıyla, “Bu film, bizim kırmızı çizgilerimizin hepsini aşmış” demişler. Bunlar açısından bakıldığında kırmızı çizgi nedir? Galiba biri dindir; bunların dinciliği daha doğrusu… Biz din dediğimizde, onun altını ısrarla çizmek istiyorum, yanlış anlıyor insanlar: ben gerçekten insanların maneviyatına çok saygı duyarım. Onunla inandığı şey ile arasındadır bu.

Belki de 'kırmızı çizgi' din değil de 'ihaleler'di

Ama bunu araçsallaştıran, bunu bir iktidar aygıtı olarak kullanan ya da Marx'ın deyişiyle bir uyuşturucu olarak kullanan, burada takiye yapan, öyleymiş gibi davranıp aslında öyle olmayanlara bizim filmimizin eleştirisi var. Neden alınmışlar ona şaşmak istiyorum ama; demek ki bir takiye durumu var burada. Mesela bu filmde başkan, seçimi kazanmak için, Alevi olmasına rağmen, namaz kılıyor. Burada bir parantez açmak lazım. Bizim Dersim Aleviliğinde namaz kılınmaz. Ama bu başkan, başkan olabilmek için namaz kılıyormuş gibi yapıyor. Aslında galiba burada bir temsiliyet ortaya çıktı. Bir cevabı bu olabilir. Bir diğer şey de, aslında bu daha çok sistemin işleyişiyle ilgili bir şey.

Bunun kapitalizmle bir bağı var. Mevcut rejimin niteliğiyle bir bağı var. Şöyle bir örnek vereyim. Biraz spoiler gibi oluyor ama izlenmeyi engellenemez bence bu. Belediyeye bir ihale geliyor. Bir düğün salonu yapılacak. Maliyet 200 bin lira. İhale öyle bir hale geliyor ki, 600 bin liraya çıkıyor.

Ama bu 400 bin lira orada maliyet dışında, aracılara dağıtılan paralara dönüşmüş oluyor. Şimdi bence bu daha çok şeyi anlatıyor. Belki de din de değildir. Birinci bu bile olabilir. Çünkü Türkiye böyle yönetiliyor şu anda. Belediyeler böyle yönetiliyor. Bir ihaleyi almak istiyorsanız bir bunun gerçek maliyeti var, bir de kağıt üstündeki rakamı var. İkisi arasındaki fark, aslında sistemin kendisi oluyor. Sistem o parayla ayakta duruyor. Onunla çalışıyor, onunla toplumu yönetiyor. Bu iki kırmızı çizgiyi aştığımız doğrudur.

Yasak kararının kuruldan oybirliği ile çıkması ilginç değil mi?

Yani sinema tarihinde acaba var mıdır böyle bir karar? Bir filmi yasaklayacaksınız, dokuz kurul üyesi var ve bunların her biri bambaşka kurumlardan. Milli Eğitim Bakanlığı’ndan var, İçişleri Bakanlığı’ndan var, Kültür Bakanlığı’ndan var. Dört ayrı sektörün temsilcisi var. Yani aslında Kültür Bakanlığı’na da sektörün temsilcisi demek lazım da… Dolayısıyla 9'un 5'i aslında kültür alanının temsilcileri sayılır. Yani nasıl oluyor da bir tanesi “hayır kardeşim ben bu karara katılmıyorum, karşı oy kullanıyorum” demedi ya da diyemedi. Şimdi büyük ihtimalle diyemedi. Mutlaka saçma bulan vardır o kurulun içinde. En büyük sorun bu işte. Yani öyle bir rejim, öyle bir sistem, öyle bir atmosfer oluşturuldu ki, insanlar onurlarından, saygılarından ödün verdiler. Mesela ben o kuruldaki sinemacının çok ciddi bir onur kaybına uğradığını düşünüyorum. Şimdi tam da kararda dayandırdıkları bir şey var. İnsan onuru diye bir şey var, yani bizim filmin yasaklandığı karar. İnsan onuru bu kuruldakilerin onursuzluğu aslında. Yani seyirci adına karar veriyorsunuz. Bu izlenmeyecek diyorsunuz. Peki seyirci iradesiz mi? Seyirci aptal mı? Seyirci nesne mi? Onun adına niye karar veriyorsun yani? Onları bile aptal yerine koymak olmuş oluyor. Dolayısıyla insan onurunu, aslında bu karar ihlal etmiş oluyor, bizim filmimiz değil yani.

'Yani aç kal, kendi filmine makas atma kardeşim'

Basın açıklamasında otosansürden bahsettiniz ve filmin başına gelen yasaklama kararının önemli bir şeyi ifşa ettiğini belirttiniz. Esasında pek çok yönetmenin ne yazık ki bu kurulun uygulamaları yüzünden otosansür uygulamak zorunda kaldığını söylediniz. Hatta “kendi filminin katili olmak” diye bir gerçeklikten bahsettiniz. Türkiye'de sinemanın ve kültür-sanat alanındaki pek çok üreticinin otosansür uygulaması, gerçekten çoraklaşmanın önemli nedenlerinden biri olsa gerek.

Evet, kişisel olarak bu süreçte tüm bu tartışmanın içinde benim en önemli bulduğum yan bu. Çünkü, onurumu kaybetmekle karşı karşıya olduğum durum bu durum. Neden? Çünkü aslında Zer'de bunu yaşadım ben. Zer'de bir deşifre oldu ama sektör anlamadı ya da bağımsız yönetmenler bile anlamadılar yani oradaki şeyi çok kişisel buldular. Kazım Öz işte, “Kürt politik kimliği var, o var, bu var herhalde bununla ilgili bir şeyler” diye düşündüler. Hayır öyle değildi. Bana resmi olmayan yollarla bu sahneleri çıkar dediler Zer'de. Biri geldi, bakanlık adına, saniyesine kadar yazılmış, çalışılmış. “Bunu çıkarırsan biz senin filminin vizyona girmesine izin vereceğiz.” Ben şu şartla keserim, siyah koyarım oraya. Kesildiğini seyirci anlar. Sorulduğunda da, neden siyah var diye? Zaten cevabı ortaya çıkar.

Demek ki bir sahne varmış ki şimdi yok. Ben değil, onu mevcut iktidar istedi diye. Şöyle tabii ki, hiçbir yönetmen, hiçbir yapımcı tek başına bir ülkenin içinde bulunduğu yasal durumu ya da bir kanunu değiştiremez. Ama, en azından onurumuzu koruyabiliriz. Bir, iki failleri gösterebiliriz.

Orada ben siyahları koydum ve film öyle ilk gün gösterime girdi. Ve kurul toplandı. Siyahları kaldırma kararıyla yeni bir izin verdi. Ama artık deşifre olduğu için de benim için sıkıntı yok.

Çünkü halk biliyor kardeşim “bu filmi şu an sansürlü izliyorum.” Peki ben, hatta şunu öneriyorum, yani umarım bir gün olur, sinema alanında yaşanan gizli sansür ya da otosansürle ilgili bir hakikatler komisyonu umarım kurulur. Son 20-30 yılda çekilen filmlerde hangi sahneler atıldı, nasıl ilişkiler kuruldu, nasıl bir trafik yaşandı, nasıl anlaşmalar yapıldı, bu ortaya çıkar umarım. Çünkü benim sezgilerime göre, çok büyük kısmında otosansür durumu var. Burada aslında iktidarın bir tezgahı var, bir oyuna gelme durumu var hakikaten. Yönetmenler ve yapımcılar, sektör oyuna getirilmiş durumda. Nasıl? Yasayı öyle hale getirmişler ki yani açıklamıyor sana gerekçesinin ne olduğunu. İşte gerekçesini açıklamamasının sebebi:  Bir, sansürcü olmamak için. İki, resmi yollarla olan şey de sonuç alamayacağını belki biliyor.

Bazıları reddedebilir. Bunu gizli bir şekilde sana söylüyor ve sen de makası alıp kesiyorsun ve yolluyorsun adamlar sana ona göre izin veriyor. Yönetmen ve yapımcılar ortak oldular buna. Tamam zorundalardı, film vizyona girmeyecekti, ekonomik koşullar, onlar, bunlar ama son tahlilde biz ona bakamayız. Yani şey diyor ya, Bunuel’in bir lafı var: “geçim zorunluluğu sanatta fahişeliği meşru kılmaz.” Yani tabii ki aç kalabiliriz, tabii ki başka şeyler olabilir. Karşı karşıya gelebiliriz iktidarla. Ama bu da kendi filminin katili olmak anlamına gelir. Yani aç kal, kendi filmine makas atma kardeşim.

Az önce bahsettiniz ama kısaca bir değinelim. Şimdi süreç nasıl işliyor? Zer filmi yüzünden de bir soruşturma var üzerinizde. Yakında bir davası da var sanırım. Onun gerekçesi neydi?

Onun davası şu, şimdi o filme bahsettiğim anlamda bir sansür getirilmişti bazı sahnelere.

Ben de, YouTube'da, süreç geçtikten sonra filmi yayınladım ve o YouTube gösterimine dava açtılar. Ama orada dava açtıkları şey, mesela bir duvarda yazan bir takım sloganlar.

Bizim koymadığımız sloganlar bu arada. Zaten filmin hikayesiyle de hiçbir ilgisi yok. Sadece Dersim, Hozat, karakter orada gezerken fonda görünüyor. Yani sonuçta o atmosfer için geçerli. Yani böyle, 3-4 tane şeyden açıp örgüt propagandasından ceza vermek istiyorlar.

Filme tekrar dönelim isterseniz. Geçtiğimiz hafta Avrupa'da filmin galasını yapabildiniz galiba. Orada dağıtıma girecek mi?

Orada 28 Şubat'ta dağıtıma girecekti ama oradaki dağıtımcı çekindiği için vazgeçti. Türkiye kökenli bir dağıtımcı. Maalesef kendi ekonomik çıkarlarının zarara uğrayabileceğini düşünerek… Dolayısıyla  aslında Türkiye'deki sansür yasası fiili olarak Avrupa'da da geçerli. Bunu bir şeyle ispatlayamayız. Yani bunun yasal bir karşılığı yok, ama fiiliyatta şu an sadece Türkiye'de değil, Avrupa'ya, dünyaya yayılan bir sınır ötesi sansürle karşı karşıyayız burada.

'Yürütmeyi durdurma kararı için mahkemeye başvuruldu'

Bu sansür, otosansür uygulamalarıyla filmin başına gelen ortada, sinemacıların başına gelen de ortada. Peki bundan sonra nasıl devam etmeli? Yani siz film adına süreci nasıl devam ettirmeyi düşünüyorsunuz?

Tabii şimdi film yapmak çok maliyetli bir iş biliyorsunuz. Sanat alanları içerisinde en pahalı iş bu. Ve biz de bu filmi çekerken çok borçlandık ve planlarımız alt üst oldu. Ciddi bir zararla karşı karşıyayız. O yüzden tabii ki, bu filmi hem manevi açıdan, hem sanatsal açıdan, politik açıdan, vizyona koymak için elimizden geleni yapıyoruz. Maddi olarak da bunu toparlamaya çalışıyoruz. Şimdi film Avrupa'da vizyona girecek önümüzdeki haftalarda. Sonrasında da orada belli bir basınçla, Türkiye'de bu filmin yolunu açmak istiyoruz. Bunun tabii birkaç yolu var. Birincisi, öncelikle mahkeme yoluyla gitmek istiyoruz. Yürütmeyi durdurma kararı için mahkemeye başvuruldu. Peşinden tazminat davası açmak istiyoruz. Diğer açıdan, biz kamuoyunu bu vesileyle, hem bu yasayı, hem özellikle kültür sanat alanındaki bu yasaklara karşı harekete geçirmek istiyoruz. Bunun iktidarı zorlamasını, yani kolay, rahat, keyfi bir şekilde karar almasını engelleyecek bir direnç geliştirmek istiyoruz. Özellikle sektör bileşenlerinin bu konuda çok duyarlı olmasını bekliyoruz. Ve de seyirciyi tabii ki.

Otosansürden sansüre doğru bir tartışma

Esasında ancak mücadele verilerek bu filmin önü açılabilir. Yoksa bunu yasaklayanın insafına bıraktığımız andan itibaren, zaten olmayacağı aşikar. Yani aslında iktidarın kültür-sanat alanını yasaklamalarla dizayn etmeye çalıştığı bir durumdan bahsediyoruz galiba. Buna karşı sizce ne yapmak lazım?

Yani tabii şunu söylemek lazım. Bu 40 yıldır belki yasaklanan ilk komedi kurmaca film diyebiliriz. Ama belgeseller yasaklandı. Belgeselleri yasaklanan arkadaşlar, bazı kurumlar bunun mücadelesini de verdiler. Yani belki de bizim filmimizin gündeme gelmiş olması bir komedi olması, kurmaca olması, daha tanınan oyuncular ve ekip olmuş olmasındandır. Peki acaba bu kurulun aldığı başka kararlar var mı, sessiz sedasız geçen? Bu bile şu anda soru işareti.

Aslında şu an sektör, iktidarın Kültür Bakanlığı üzerinden parayla uzantısı haline
gelmiş durumda. Aykırı ses çıkaranları da, işte bizim gibi böyle marjinalize edip, aç bırakıp, siyasi olarak üstüne gelip, o alanda bir iktidar kurmak derdindeler. Tabii ki öncelikle, bunu bilince çıkarmak lazım. Öncelikle ne oluyor bunu tartışmamız lazım hakikaten. Mesela otosansür meselesinden başlayıp sansüre doğru gitmek lazım. Önce bu sektörde çalışan, üreten, yazan, çizen insanların kendi aralarında otosansürü konuşup, burada bir taviz vermeden, nasıl hareket edebiliriz diye bir noktaya gelmeleri lazım.

Bu aslında yeni değil, çok iyi biliyoruz. Geçtiğimiz on yıllar boyunca oldu. Hatta çok iyi bilinen, sansüre karşı İstanbul'dan Ankara'ya, bütün sinema bileşenleri bir yürüyüş gerçekleştirdiler. Bu bir örnektir; sonuçta tarihe bakıp mücadelenin nasıl yürütüldüğüne dair örnek çıkartmak da bir görevdir. Aynı biçimde olur olmaz, ama aynı maksatla, aynı iradeyle, aslında mücadeleyi yürütmek lazım. Sansüre karşı bir araya gelip belki de. Burada bir örgütlülüğe ihtiyaç var. Ne dersiniz?

Evet aynen. Yürüyüş de olur tabii ki kesinlikle. Mesela bugün biz basın açıklaması mı yapsak; yoksa sadece sosyal medyada paylaşımlarla mı yapsak, diye düşündük. Ama bence taviz vermemek lazım ve sokakla da ilişkili olmak lazım. Yeri geldiğinde sokağa çıkmak gerekir. Güzel bir şey, neden olmasın. Eğer bu yasaklar biraz daha deşifre edilirse, bundan mağdur olan kesimler daha fazla varsa, görünmüyorsa bunlar, bir araya geldiklerinde tabii ki Ankara'ya da yürüyebilmeliler.

Basın açıklaması

Peki hocam, aslında keşke sanatı ve sinemaya yaklaşımınızı konuşabilsek. “Kar Tanesinin Ömrü” diye çok güzel bir filminiz var. Keşke onu konuşabilsek. Bir yönetmen olarak, hikaye anlatıcısı olarak hayata nasıl baktığınızı, sinemaya nasıl baktığınızı, hayata nasıl müdahale etmek istediğinizi, sinemayı nasıl gördüğünüzü konuşsak. Bu karamsarlık geçtikten sonra belki tekrar oturup buna dair bir söyleşi yaparız sizinle. Ama belki kısaca Kazım Öz'ün sinemaya nasıl yaklaştığına dair bir şeyler söylemek istersiniz.

Aslında ben, kişisel olarak, hiç kendimi karamsar hissetmiyorum. Demek ki, doğru bir şey yapıyorum ki burada böyle bir reaksiyon var diyorum. Yani bu böyle, ezbere söylediğim bir şey değil. Madem şu an Türkiye'de demokratik bir rejim yok diyorsak, hatta zaman zaman faşizm olarak tanımlanıyorsa, dikta olarak tarif ediliyorsa, işte haklar çiğneniyor, insan hakları yok, ifade özgürlüğü yok diyorsak, böyle bir ortamda film çektiğimde benim filmim ya da ben çok rahat bir şekilde dolaşıyorsam, medyaya çıkıyorsam, paramı kazanıyorsam, o zaman birincisi, söylediğim yanlış. Yani ya Türkiye antidemokratik bir ülke değil ya da sen yanlış bir iş yapıyorsun demektir. Şimdi şu durumda evet, tabi ki bu, bana zorluk çıkarıyor. Ama umutsuzluk yaratmıyor. Demek ki doğru yoldayım diyorum. Ama zorluk çıkarıyor tabii ki. Mesela ekonomik olarak beni çok zorluyor. Beni en çok zorlayan şey, bunlarla boğuşmaktan film çekmeye geciktiğimi hissetmem. Beni en çok üzen bu. Mesela “Bir Kar Tanesinin Ömrü” de işte daha vizyona girmedi. Yani gösterimler oldu. Festival, onlar bunlar… Ama o filme de çok güveniyorum. Hatta bundan sonra onun için de başvuracağım. Bakalım ne olacak? Onu da vizyona koymak istiyorum. Yani her şeye rağmen bence film yapmak çok güzel ve devam edeceğim.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.