Sayfa yolu
Kapitalizm deprem gibi 'kriz'lerden besleniyor: Kentsel dönüşümün ekonomi-politiği
Mehmet Tüzün
Yayın Tarihi: 23.02.2023 , 09:00 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54
Deprem sonrasında kamu hastaneleri yıkılmış, onbinlerce yurttaş enkaz altındayken ne kadar yeni konutun, ne sürede tamamlanacağı açıklandı. Kentsel dönüşümün gerekliliğinde uzlaşılmış, uzmanlar nasıl bir kentsel dönüşüm sorusuna cevap arıyordu. Ancak bu defa kışın ortasında, değil konut, çadıra ulaşamamış insanların önünde, olağanüstü hal koşullarında ihale ve proje hazırlık süreci tamamlandı, firmalara yer teslimine geçildi.
"Türkiye Yüzyılı"nın "Yüzyılın Felaketi" karşısında vicdanları nasıl ezdiği gizlenemiyor, yönetim krizi tüm ağırlığını ortaya koyuyordu.
Uzmanlara ince ayar
Yönetim krizini sezen sermaye sınıfı da boş durmadı, perde arkasında bilim insanlarını ve uzmanları ısıtmaya başladı. Sahne bir süreliğine işin uzmanlarına bırakılacak mıydı, 1999 Depremi sonrasında olduğu gibi. 1999 Depremi'nden sonra betonarme kalitesi belirlenmiş, yönetmelik çıkarılmış, afet toplanma merkezlerine kadar düşünülmüştü. Ama yapı denetim özel şirketlere verildikten sonra deprem uyarı sistemlerinden mikro bölgelemelere göstermelik hazırlıklar kısa sürede bir kenara bırakılmıştı. Bilim insanları sahneden alınırken, inşaat sektörü, diğer sektörlerden sermaye çekecek kadar ayrıcalıklı imar izinleri ile sağlanan yüksek rantla bugüne değin hızla yapılı çevre üretti. Yirmi yılı aşkın süre sonunda, nihayet gerçekler kendini dayattı. İstanbul'da 2 milyona yakın boş konut vardı ama, deprem güvenliği olmayan konutlar için Türkiye'nin her yerinde fahiş kiralar ödeniyordu.
Bu hafta yazdığı yazıyla Fatih Altaylı, sermayenin yardımına koşmayı görev bildi. Kentsel dönüşümün kapalı kapılar ardında değil, uzmanlarla takviye edilerek yapılması gerekliliğinden bahsetti. Ancak, gerçekler tedirgin etmiş olmalı ki, bilimi kentlere sokmayı önerdiği anda, aklına merkezi planlama ve "Sovyet komünist modeli" geldi. Yarım yamalak laflarla "Sovyet modeline inat"la kara çalmaya kalkıştı.
Oysa, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri'nde bugünkü anlamıyla bir kentsel dönüşüm hiç olmamıştı, Altaylı'nın dediği gibi bir ihale sistemi de yoktu. Üstelik tarihe saygıdan bahsedecekse, kültür varlıklarının korunması açısından Moskova'daki anıtlara ve tarihi mahallelere veya en küçük sosyalist kentlerde bile kurulan müzelere bakması yeterli olurdu. Sosyalist Cumhuriyet'lerin aklı ve bilimi mekana nasıl soktuğu üstüne fazla söze gerek yok. Çünkü, kent ile kırı birbirine karşıt hale sokan kapitalist ekonomiyi durduran, milyarlarca işçinin aklını, vicdanını ve iradesini temsil eden bu güç karşısında, sermayenin akılsızlığını savunmak, ancak kuru bir "inat"la dile getirilebilir.
Gerçek basitleştikçe, gizlemek zorlaşır
Türkiye kapitalizminin yıldız mimar yaratarak gerçekleri örtmeye kalkması ise şüphesiz bir hezeyan. Deprem riski ve boş konutlar yan yana getirildiğinde kimsenin aklına yıldız mimar gelmez. Akla gelen kiraların neden bu kadar yüksek olduğudur. İnşaat maliyetinin enflasyonla yükselmesi bu gerçeğin ancak küçük bir parçasını oluşturur ve durumu açıklamaya yetmez. Kiraların yüksek olmasının asıl sebebi toprağın özel mülkiyetidir. Yani kent sürekli nüfus akınına uğrarken, konutların boş tutulması hatta hisse senedi gibi bekletilmesi özgürlüğüdür. Bu konutların kullanımı inşaat sektörünce engellendiğinden ve geciktirildiğinden kiralar katlanarak artar. Bunun doğrulanması için insanın kafasını kaldırıp etrafında kullanılmayan rezidanslara bakması yeterli. Taşınmazların kiraya verilmemesini ve ilanda kalma süresini sınırlayan sıkı bir yasal düzenleme bile bu hileyi açık etmeye yeter. Ama yüksek arsa fiyatlarının sürmesinin sadece yapı inşa sanayi değil, banka ipotekleri için de ne kadar önemli olduğunu mortgage krizi göstermiş olmalı. Bu fiyatların yükselmesi ile fonlanan kapitalist ekonominin bunu durdurması beklenemez.
Ülkemizde de kentsel toprağın özel mülkiyeti sarsılmaz bir yasa gibi kabul edilse de, dünyada tamamı kamu mülkiyetindeki topraklarda inşa edilmiş olan kapitalist kent örnekleri de var. Ama Türkiye kapitalizmi, toprak rantı ile öyle iç içe bir ekonomi yarattı ki, aksi akıllara komünizm hayaletini getiriyor.
Nerede başladı?
Türkiye’de sermaye sınıfının yapılı ve doğal çevrede yarattığı tahribat, Amerikan emperyalizminin anti-komünizm propagandasını kendine bayrak yapmasıyla başladı ve bugüne kadar devam etti. Menderes nasıl kent ile kır arasındaki dengeyi bozduysa, Özal da kendi kendine yeterli olan üretim altyapısını darmadağın etti. Şu halde bile sosyo-politik dönüşüm olmaksızın kentsel dönüşümle depremin üstesinden gelineceği iddia ediliyor. Oysa değil kenti ayağa kaldırmak, kamu yatırım ve harcamaları için kamulaştırma dahi yapamayan bugünkü sermaye düzenini ve kenti anlamak için 1950'li yıllara gidilmesi gerekir.
Menderes, milyonlarca köylüyü topraksız bırakıp kente sürerken, onlar için kentte konut üretmeyi hiç düşünmedi. Ekonomik kriz kapıyı çaldığında gecekondulara İmar Kanunu'nda af çıkardı. Bu yolla sadece işçilerin derme çatma yapıları yasallaşmış olmadı, kentleşme için gerekli malzemenin nereden ve hangi şartlarda alınacağının da planlanması gereksizleşti. Demirden çalan, deniz kumunu en az işlemle kullanmaktan çekinmeyen kurnaz müteahhitlik firmaları, inşaat malzemesi tedarikçileri güç kazandı. Bu yüzden o tarihten sonraki yapılar, deprem karşısında onarımla, güçlendirmeyle bile ayakta zor duruyor.
1999 Depremine nasıl gelindi?
Kapitalist düzen sadece Türkiye'de değil, dünyada da aynı yasalarla işler, işçilere konut üretemez, üretmez. Ortalama kârın ancak toprak rantı ile karşılandığı yapı inşa sanayi bunu yapmaz, rant ellerinden alınırsa sektör değiştirme özgürlükleri onlara tanınmıştır. Bu yüzden Türkiye'de düşük faizli kredi ve kamu arsası sağlansa da, kriz ve yüksek enflasyon, yani kapitalizmin istikrarsız doğası yüzünden çok sınırlı sayıda konut üretilebildi ki, maliyet düşürülerek inşa edilen yapılarda kullanılan beton harcının kalitesizliği çıplak gözle ayırt edilebilir, karot almaya bile gerek bırakmaz.
1980'li yıllarda da kente göç devam etti, kentsel rant yükseldi. Nüfusu küçük kentlerde tutan fabrikalar, maden ocakları kapatıldıkça, köyler boşaltıldıkça, işçiler ve köylülerin kentlere göçü dalga dalga sürdü. Yapı inşa sanayi de ucuz arsa üretilmesini istedi. Özal, yık-yap-sat'ı kurumsallaştırdı, yine gecekondu arsalarını yasallaştırarak kentsel arsa piyasasına dahil etti. Artık gecekondu yıkılacak yerine apartman inşa edilecek, işçiler arsa rantı karşılığında daire sahibi olacak, yapı inşa sanayi ise bu sayede ranta ortak olarak maliyet ve ortalama kârı çıkaracaktı.
Özellikle rantın yüksek olduğu mahalle ve caddelerde, bu sistem bir devri daim makinesi gibi çalıştı. Milyonlarca gecekondunun yerine yükselen apartmanlarda ortalama kâr için sadece güvenlik değil, basit işlevsel unsurlar bile feda edildi. Holler, kat sahanlıkları, balkonlar daraltıldı. Merkezi konumlu apartmanlarda bir yatak ve dolabın ancak sığabildiği, apartmanın aydınlığına bakan temiz hava alamayan odalar üretildi.
Özal'ın neo-liberal programı hem sanayisizleşme hem özelleştirmeyi dayattı. Kamu iştirakleri ve arazileri birer birer tekelci firmaların eline geçiyordu. Özal'ın kurduğu ilçe belediyeleri artık üretim değil, rant üzerinde yükseliyordu, bu yüzden ilçe belediyelerinin meclisleri müteahhitlerle doldu. Rant ne kadar yüksekse, belediyelerin gelirleri o kadar yüksek oluyordu. Olmadık yerlere ayrıcalıklı imar izni veriliyor, deprem dayanımına bakılmaksızın eski apartmanlara ofis ve dükkan ruhsatı düzenleniyordu. Duvarlar, kolonlar kesildi. Zincir mağazalar ve oteller dairelerin bölücü duvarları ile yetinmedi, kat düzeyinde apartmanları ayıran duvarları bile kaldırıp daireleri birleştirdi.
1990'larda da durum değişmedi. Anadolu kaplanları diye şişirilen hafif sanayiye dayalı orta büyüklükteki kentler nasıl plansız şekilde hızla geliştiyse, krizle birlikte aynı hızla iflasa sürüklendi. Ama yüzbinlerce emekçinin göçü ne bir planın sonucuydu ne de kentlerde biriken insanların ihtiyaçları için bir hazırlık yapılıyordu. 1999 Depreminde onbinlerce insanın ölümüne böyle varıldı. Buna neden olan koşullar üzerinde ise yeni inşaat teknolojilerini satın alabilecek güce erişmiş olan büyük inşaat firmaları türedi.
Ne istedilerse aldılar
Artık yeterince semirmiş inşaat sektörü yeni dönemi fırsata çevirecekti. Çünkü devlet gücü, işçi sınıfının gereksinim duyduğu konutlar için değil, yapı inşa sanayi ve bankalar için seferber ediliyordu. Yapı denetiminin kamu denetimi olarak yürütülmesine bu yüzden izin verilmedi. Enflasyon ve banka faizleri görece düşük seviyede seyrederken, tasarruflar bir araya getirilerek şehrin dışında yeni konutlar almak bir nebze mümkün oldu. Rant o kadar ölçüsüzce arttı ki, diğer sektörlerden sermaye çekmeye başladı.
AKP de yap-sat düzenini Hazine arazilerine sokarak bu değirmene su taşıdı. Böylece yapı inşa sektörüne diğer sektörlerden sermaye transferi sağlanmış oldu. Hazineye ait araziler, kıyılar, kamu şirketleri ve araziler özelleştirildi. Kat karşılığı, hasılat paylaşımlı projeler imar planları değiştirilerek hayata geçirildi. Yap-sat genelleştikçe kamuya, belediyeye ait arsalar ve en son askeri kullanımdaki arazilere taşındı. Rant, büyük müteahhitlerce ve devletin kurumlarınca paylaşılır oldu. Artık kentin üretim altyapısı ranta dayanamıyor, eski fabrika arsalarında alışveriş merkezleri, rezidanslar yükseliyor, tekelci firmalar ve kamu bankaları gayrimenkul yatırım ortaklıkları kuruyordu. Sermaye bununla yetinemezdi, yenileme projeleri ile kentlerin tarihi mahallelerine yöneldi. Tarihi endüstriyel yapılar ve arazileri de bundan payına düşeni aldı. En yüksek rant getirisine uygun ticaret, ofis, otel, konaklama gibi işlevler kentlerin eski kullanımlarını ve konut yaşantısını yok etti.
Can çekişen kapitalizm
Ama yapı inşa sanayinin bu yükselişinin kapitalist bir ekonomide geçici olduğu tekrar kanıtlandı. Ücretler düşerken, kentsel rantın artışını sürdürmek için yabancılara mülk satışı yasallaştı. Gayrimenkul piyasası yeni müşterilere açıldı. Artık kente göç, kendi ülkesindeki savaştan, krizden kaçan göçmen işçileri de içeren uluslararası bir boyut kazanmıştı. Bugün yapı inşa sanayi boş konutların satışı için kamu bankalarından düşük faizli kredi verilmesini sağlayarak yol almaya çalışıyor. Ama ücretlerin düştüğü, kentsel rantın yüksek tutulmasının istendiği bir ortamda, ödenebilir bir taksit tutarı hesaplanamıyor.
Son 30 yıldır kent ile kır arasındaki karşıtlığı önemsizleştiren sayısız yayın yapıldı. Oysa kapitalist ekonomi farklı ölçeklerde savaş ve kriz olmadan yol alamıyor ve her aşamada milyonlarca işçi nüfus fazlası haline gelerek sürekli göçe zorlanıyor. Kentler durmaksızın metropollere, metropoller megapollere dönüşüyor ama kapitalist ekonomi hiçbir yerde işçilere başını sokacak bir evi kalıcı olarak sağlayamıyor. Bir işçi, hayatı boyunca çalışarak aldığı konutu en küçük bir krizde kaybediyor.
Ortaçağ karanlığında kentsel dönüşüm
Şimdi yeniden, depreme dayanıklı kentler, binaların inşasından bahsediliyor. Bazıları da mesela, İstanbul'un ne güneyinde, ne de kuzeyinde, ama "orta aks"ında yoğunlaşma öneriyor. Bunu başaracak işgücü zaten var ve bunun teknik olarak kapitalist ekonomide bile mümkün olduğu biliniyor. Ama unutturulmaya çalışılan şey, bu şekilde işçi sınıfının ne bu konutlara ne hastane ve okullara kalıcı olarak sahip olabileceğidir. Kapitalist ekonomide işçiden çalıp patrona vermenin, savaşın, krizin rastlantı değil, zorunluluk olduğudur.
Türkiye kapitalizmi bu yüzden Cumhuriyet kazanımlarının altını oyuyor, merkezi planlama yerine toplumsal bir savaş halini normalleştirmeye çalışıyor. Sevdiklerini enkaz altında kaybetmiş insanlara değil konut, çadır bile zamanında sağlanmıyor. Gerçeklerin gizlenmesi için halkın ortaçağ karanlığına ve kadere teslim olması bekleniyor.
Bir tarafta gelişen teknoloji, diğer tarafta üretimin dışına atılan milyonlarca işçi… Bir tarafta boş konutlar, öbür tarafta hasar alacağı beklenen, en kötü durumdaki binalarda fahiş kiralar...
Akıl ve bilimin kente sokulması merkezi planlamanın etkin kılınması ile mümkündür. Bunun için ise önce kent ile kır arasındaki karşıtlığın, yani işçileri sürekli nüfus fazlasına dönüştüren piyasa düzeninin durdurulması gerekir. Sonra ise kentte varolan bolluk içinde yaratılan kıtlığa son verilmelidir. Yoksa sermaye birikimi için yüzbinlerce emekçinin krizde, savaşta, depremde yıkıma uğratılmasına, otobüs durağının hasta odası olarak kullanılmasına engel olunamaz. Bu topraklarda, tarihe saygılı kent ve yeni şehirler ancak bu şekilde kalıcı olarak çözülebilir.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.
