Kalıcı yaz saati uygulaması: 'Karanlığa uyanma' bizi nasıl etkiliyor?

Sonbaharın ilk gününü geride bırakırken son yıllarda uygulanan 'kalıcı yaz saati uygulaması' ve karanlıkta güne başlamak zorunda olmanın etkilerini Psikiyatrist Endam Köybaşı'yla konuştuk.

Kaya Emre Uzmay

Yaz saati uygulamasının kalıcı olmasının 5. yılına girdik. 22 Eylül itibariyle gece ve gündüz artık eşit olmaktan çıktı ve karanlıkta uyanma, şafak sökmeden işe gitme, çocukların güneş görmeden derslere girmeye başlamaları önümüzdeki aylar alışmamız beklenen başlıklar haline gelecek.

Yaz saati konusunda resmi makamların "İTÜ Raporu" olarak isimlendirdikleri belge, kışın karanlıkta uyanmamıza vesile olan gerekçe olarak sunulmuştu. Raporun bir kısmının "gizli" olduğu için kamuoyuyla paylaşılması söz konusu olmazken raporu hazırlayan kişilerin de ortalıkta olmaması dikkat çekmişti.

Konuya ilişkin Psikiyatrist Endam Köybaşı'yla "kalıcı yaz saati uygulmasını" konuştuk.

Aslında son bir haftadır her sene yaşadığımız 'karanlığa uyanma' ve bu halde işe gitme dönemine tekrar girdik. Bu uygulama başlayalı 5 yıl oldu, insanların buna alışıyor olması gibi bir şey söylenebilir mi? İnsanlar bundan gördükleri fiziksel bir zarar var mı?

Öncelikle iki tane soru var, birincisi ‘neden rahatsız olmuyorlar’. Bir kere Türkiye’nin tamamı aynı şekilde etkilenmiyor, en çok batı bölgeleri etkileniyor. En fazla etkilenen illerse İzmir ve İstanbul.

Rahatsız olduklarına dair verileri en azından sosyal medyada ya da insanların günlük hayatta söylediklerinden anlayabiliyoruz, ama elbette bunun bir tepkiselliğe dönüştüğünü söyleyebilmek mümkün değil, çünkü böyle olması gerektiğini de düşünüyor olabilirler. Oysa bu yapay bir uygulama, bildiğiniz üzere ülkede 2016 yılı öncesine kadar hem kış saati, hem de yaz saati olmak üzere iki farklı uygulama vardı. Hem “tasarruf” hem de “mutluluk” getireceği gerekçesiyle toplam yaz saati uygulamasına geçtik. Bu da günlerin daha geç başlamasına ve söylediğin gibi insanların karanlıkta erken bir saatmiş gibi işe gitmeleri başladı.

'Fiziksel ve zihinsel sounlar ortaya çıkabiliyor'

Evet insanlar rahatsızlar ama bunu dile getirme veya buna bir çözüm üretme konusunda çok da bir eyleme geçmiyorlar diyebiliriz. Bunun etkilerinin doğrudan hissedilmesi açıkça çok da mümkün değil, ya da hissediliyorsa bizim bunu kayıt altına alabilmemiz zor. Çünkü yaptığımız çalışmalarda ve incelenen araştırmalarda özellikle yaz saati uygulamalarına geçiş dönemlerinde insanların hem fiziksel hem de zihinsel olarak bundan etkilenebildikleri ortaya konuldu. Fiziksel olarak en fazla hormonal sistemleri, kardiyal sistemleri gibi önemli sistemleri etkilenebiliyor, zihinsel olarak da çökkünlük belirtileri ortaya çıkabiliyor. Elbette bu sorunları yaşayan insanların yaz saati uygulamasına bağlayabilmeleri mümkün değil, bunların ancak geniş araştırmalarla sonuçları ortaya konulup ondan sonra müdahale edilmesi gerekir.

Ancak tahmin edileceği gibi bu tür araştırmalar mevcut değil, yapılmasını bekleriz ama çok bununla karşılaşmadık.

Esas soruya geri dönecek olursak insanların bu konuda ses çıkarmamasından ziyade biliminsanlarının bu konuda çalışma yapmıyor oluşu, araştırma için bile emek harcamıyor olmaları bana çok daha fazla şaşırtıcı geliyor. Çünkü Türkiye kalıcı yaz saati uygulamasına geçen bilebildiğim kadarıyla tek ülke.

Diğer taraftan, gerçekten etkileri var mı, yabancı araştırmalardan yola çıkarak var, ama kalıcı yaz saati uygulamasının değil, yaz saati uygulamasına geçilen dönemlerde kişilere yönelik çalışmalar bunlar.

'Kışın karanlıkta uyanmak insanların fizyolojik ritmine uyumlu değil'

Baktığınızda aslında bu çalışmalara kalıcı yaz saatti uygulamasının etkileri olabileceğini varsayabiliriz, çünkü kışın karanlıkta uyanmak insanların fizyolojik ritmine uyumlu bir şey değil. Bir insanı canlandıran, uyandıran, güne başlamasını sağlayan fizyolojik mekanizmalar tamamen gün ışığına bağlı. Bu fırsattan  mahrum kalıyoruz ve bunun bir takım zararlı etkileri olacağını öngörmek çok da zor olmayacaktır.  

Diğer taraftan eleştirel bir biçimde bunu almak daha doğru, fiziksel ve ruhsal açıdan da çocuklarda bunun büyük bir etkisi olduğunu söyleyebiliriz.

'Uyandığınız saatlerin aydınlık, uykuya daldığınız saatlerin karanlık olması gerekir'

Bu yaz saatine geçilmenin getirisi olarak sunulan şeylerin arasında her ne kadar karanlıkta uyansak da işten hava aydınlıkken çıkmamızı gösteriyorlardı.

Evet işten çıktığında havanın aydınlık oluyor olmasının vücudun fizyolojik sirkadyen ritimle hiçbir ilgisi yok. Sirkadyen ritim doğrudan bir uyku-uyanıklık döngüsü, bunu ancak şöyle söylerim, uyandığınız saatlerin aydınlık, uykuya daldığınız saatlerin karanlık olması gerekir. Dolayısıyla işten çıkmış olduğunuz saatin aydınlıkta olmasının fizyolojik veya ruhsal anlamda bir faydası olduğuna dair doğrudan bir kanıt bulunmuyor. İşten çıktığınızda havanın aydınlık olmasıyla daha az çalışmış gibi hissedebilirsiniz, ama öyle bir şey gerçekten söz konusu olmuyor. Şunu biliyoruz ki insanların çalışma saatleri kısalmıyor, aksine uzuyor, iş yoğunluğunun yıpratıcılığı son hızıyla devam ediyor.

'Karanlıkta uyanmak küçük çocukların üstesinden gelebileceği bir şey değil'

Buradan tek etkilenenler işe giden insanlar değil, çocuklar da ağır bir şekilde deneyimliyor, hatta çocuklu aileler bu süreci belki de en kötü geçiren kesim oluyor. Buna dair ne söylenebilir?

Elbette, okula gitme, özellikle ruhsal olarak bu zorunlulukların üstesinden gelebilme kolay değilken, hele bir de uyanma güçlüğü, hele bir de karanlıkta uyanmak gibi küçük çocukların üstesinden gelebileceği bir şey değil.

Okula gitseler dahi odaklanmaları, kendilerine anlatılan şeyleri öğrenmelerinde, eğitim sistemine dahil olmalarında ve buradan belirli kazanımlar elde edebilmelerini de olumsuz etkileyen bir süreç olduğunu söyleyebiliriz.

'Enerji tasarrufu adına bir getirisi yok'

Şunu söyleyebilirim, bu işin hem enerji tasarrufu adına bir getirisi olmadığını hem de bilimsel anlamda insanların ruhsal hallerine bir katkısı olmadığını çok iyi biliyoruz. Kaldı ki, bunun gerekçeleri içinde yer alan, işin psikolojik kısmına referans olarak gösterdikleri isimler bilim insanı olmalarıyla birlikte bu konuda söz söyleme ehliyetine sahip değillerdi. İşte bir psikoloji bilim dalından mezun ya da herhangi bir akademik ünvanı olmayan kişilerdi, zaten onlar da ortalıkta gözükmüyor.