Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Jason Arday vakası ne anlatıyor?

Medya ve üniversite tarafından önce göklere çıkarılan, dünyanın en iyisi, star akademisyen diye tanıtılan bir akademisyene bir anda şehvetle, daha fazla beğeni ve tıklama saplantısının da etkisiyle intihalci ve yalancı diye hakaret yağdıranlar psikolojik olarak yok etmek istedikleri hedeflerini gerçek bir linçle, bir ölüme sebep olarak sonlandırmış oldular.

Eren Korkmaz

Yayın Tarihi: 17.08.2026 , 00:53

Ağustos ayının  başından bu yana Britanya medyasında yoğun bir şekilde yer alan Cambridge Üniversitesi öğretim üyesi Jason Arday’in aleyhindeki kampanya Arday’in yaşamına son vermesine neden oldu. Alanında tarihin en genç siyah profesörü olan ve eğitim fakültesinde ırkçılık ile siyahların ve azınlıkların yaşadıkları ayrımcılığa ve eşitsizliğe değinen çalışmalar yapan Arday özellikle ırkçı ve sağcı medyanın linç kampanyasına maruz kaldı, hayatının her aşamasına yönelik iddiaları ve CV’si, akademik makaleleri didik didik edildi, intihaller yaptığı ve yalan söylediği iddia edildi. Kendisini ilk başta savunan Cambridge Üniversitesi bu kampanya sonucunda geri adım atıp soruşturma açacağını belirtti, Arday iddiaları kabul etmedi ama cevap da vermedi, istifa etti. İstifası kampanyanyayı daha da yükseltti ve sonunda Arday’ın 41 yaşında yaşamına son vermesiyle tartışmalar yeni bir boyuta taşındı.

Burada sağçı ve ırkçı kesim özellikle DEI (Diversity-Equity-Inclusion / çeşitlilik, eşitlik ve katılımcılık) politikaları nedeniyle “dezavantajlı” kesimlerden gelenlere, göçmen ve azınlıklara yönelik kayırma yapıldığını, hak edenin işi alamadığını, Britanya’nın tarihi öneme sahip kurumlarının “woke” ideolojisinin esiri olduğunu öne sürdüler, hak etmeyen insanların sadece siyah olduğu için bu pozisyonlara geldiğini savundular. DEI politikalarının yıldız ismi olarak gösterilen Arday bu sefer kurban olarak seçildi, dolayısıyla son yıllarda adına “kültür savaşları” denilen tartışmaların yeni bir aşamasına geçildi.

Bu tartışmalar aslında kapitalizmin ve neo-liberal politikaların üniversiteyi nasıl çürüttüğünü gösteren önemli veriler sunuyor. Dolayısıyla bu “kültür savaşlarında” bir taraf olmak yukarıdan aşağıya çürümeyi yok sayan ve meseleleri kişilerle sınırlayan yetersiz bir yaklaşım olacaktır. Medya ve üniversite tarafından önce göklere çıkarılan, dünyanın en iyisi, star akademisyen diye tanıtılan bir akademisyene bir anda şehvetle, daha fazla beğeni ve tıklama saplantısının da etkisiyle intihalci ve yalancı diye hakaret yağdıranlar psikolojik olarak yok etmek istedikleri hedeflerini gerçek bir linçle, bir ölüme sebep olarak sonlandırmış oldular.

Arday yoksul bir aileden gelen, council house denilen belediyelerin alt gelir gruplarına verdikleri evlerde büyüyen, 11 yaşına kadar konuşamayan, 18 yaşına kadar okuyup yazamayan otistik bir insan. Ama yoğun bir çabayla iyileşiyor, okullarını bitiriyor, doktorasını yapıyor, bu arada sporla da ilgilenen biri olduğu için koşulara ve yarışmalara katılıyor, dernekler için bağış kampanyaları yapıyor ve bir başarı öyküsü olarak hikayesi dikkat çekiyor. Glasgow gibi birkaç üniversitede kısa bir süre akademisyen olarak çalıştıktan sonra 2023’te Cambridge Üniversitesinde kürsü sahibi bir profesör (full professorial chair) olarak atanıyor. Bu Cambridge’de bir hocanın alacağı en üst düzey konumu temsil ediyor ve alanında otorite olanlara verilen bir unvan. Bu dönemde BBC’de çeşitli TV ve radyo programlarına çıkıyor, en son otobiyografisini yazıyor ve kitabının tanıtım kampanyasının öncesinde bu linç kampanyasına maruz kalıyor.

Arday aleyhinde kısa bir süre Cambridge Üniversitesinde çalışan bir akademisyen iddialarda bulunmaya başlıyor. Bu yaşam hikayesinin çelişkili olduğunu, Arday’ın bu konumu hak etmediğini, hatta doktora tezinin ve makalelerinin çalıntı olduğunu iddia ediyor. İntihal incelemesi yapan bir dijital programdan çıkan sonuçları paylaşıyor. Bu programlarda belirli bir oranda benzerlik kabul edilir, onun üstüne çıkıldığında incelenir. Doktorasını veren Liverpool Hope Üniversitesi iddiaları inceliyor ve intihal olmadığı kararına varıyor. Makalelerini yayınlayan akademik dergiler de benzeri bir incelemeden sonra ufak düzeltmelerle makalayi kabul ediyorlar. Özetle bazı referansların verilmediği söylenip ekleniyor, bazı yerler de tırnak işareti içine alınıp alıntı olarak gösteriliyor. Ancak bunlar yeterli bulunmuyor, halen woke ve DEI kültürünün kendisini koruduğu iddia ediliyor.

Şayet bu detayda bir akademik inceleme yapılsa bu tür hataların bulunmayacağı akademisyen pek olmaz. Özellikle doktora araştırmacıları ve doktora sonrası araştırmacı gibi erken aşamalarda, bilhassa da sosyal bilimlerde belirli teorilerden ve hocalardan esinlenme, etkilenme oldukça yaygın bir konu. Akademisyenler deneyim kazandıkça, yazdıkça kendi özgün dilini ve yaklaşımını geliştirebilir.

Ancak mesele bir beyaz akademisyene yapılmayan satır satır inceleme ile sınırlı kalmadı. Arday’ın yaşamına dair iddialar da sorguya çekildi. 18 yaşına kadar ismini yazamayan bir otistik genç nasıl olur da 10 yılda doktora sahibi olur? Bir kişi dünya çapında profesyonel bir sporcu değilse nasıl 35 günde 30 maraton koşabilir? Bunun gibi sorularla mesele bir magazinel olaya döndü. Artık bir akademik “star” değil yaşamı yalanlardan ibaret biri vardı karşılarında, vuruş serbestti. Bunları incelemenin artık bir anlamı kalmadı. Ayrıca Arday okuyup yazamasa da eğitim alıyordu, bunları aştıktan sonra da eğitimini sürdürmesi mümkün. Irkçılık ve siyahların yaşadığı zorluklar konusunda kendi deneyimleri de çalışmalarına yön veren önemli bir kaynaktı.

İşin bu yanında ciddi bir haksızlık ve açıkça linç kampanyası var. Diğer yanda ise üniversitelerin kurumsal yönetimlerinin izledikleri yol var. DEI denilen politikalar bu kurumların kendilerini temize çekmesi ve tartışmaları özünden saptırması için işlevli oldu. Eşitsizliği açığa çıkaran yapısal, sistemsel meselelerde hiçbir değişiklik yapmadan bu konularda ilerici adımlar atıldığı iddia edildi. Bu sayede Arday’in çalıştığı fakültede başka bir akademisyenin yaratılış teorisinin müfredata girmesi gerektiğini, evrim teorisinin Avrupa-merkezci monokültürün bir dayatması olduğunu iddia eden bir çalışma yapılabildi.

Akademide, bilhassa sosyal bilimlerde dekolonizasyon ve eleştirel teori oldukça değerli. Ancak akademisyenler marksizmden ve örgütlü mücadeleden uzaklaştıkça bu eleştirilerin kapitalizmi ve iktidarı hedefe alması ve toplumsal mücadelelere entelektüel katkı sunması mümkün olmuyor. Akademinin neoliberal CEO’lar ve yönetimlerce performans odaklı yönetilmesi ve akademisyenlere dayatılan güvencesiz çalışma şartları ve aşırı rekabet de hem bilimsel çalışmayı hem de bilim insanlarını çürüten bir yolu açıyor. Özellikle Oxford ve Cambridge gibi prestijli üniversitelere gelmek kadar orada kalmak ve yükselmek de ciddi bir stres ve rekabet kaynağı oluyor. Ücretlerin düşüklüğünün ve perfomans baskısının üstüne bu üniversitelerde ayrıca doçentliğin altında kalıcı pozisyonların olmaması da eklenince çok sayıda genç akademisyen, doktora sonrası araştırmacı, projelerde araştırmacı/asistan ve okutman görevlerinde kısa süreli sözleşmelerle, oradan oraya savrularak çalışmak zorunda kalıyor. Bu da aynı fakültede yönetimde olan, kalıcı pozisyonu olan, aynı zamanda şirketi olan, danışmanlıklarla ve “girişimcilikle" farklı gelir kaynakları olan diğer hocalarla aradaki uçurumu ve karşılıklı desteği ve dayanışmayı bozuyor. 10-15 yıl doktora sonrası araştırmacı olup bir türlü bir üst konuma çıkamayan veya her yıl başka bir şehirde ders vermek zorunda kalan, zamanının önemli kısmını proje ve iş başvuruları ile geçiren akademisyenler sosyal, ekonomik ve psikolojik sorunlarla uğraşıyorlar. Azınlık kökenli veya göçmen akademisyenler bu sorunları daha katmanlı yaşıyorlar.

Bu talebe verilen cevap ise işe alımlarda DEI kriterlerinin dikkate alınması oluyor. Kağıt üstünde eğer bir işi almayı hak eden, aynı puana sahip 2 aday varsa “dezavantajlı” kesimden gelenin o işi alması gerekiyor. Ama pratikte bunun yarattığı farklı sorunlar oluyor. Üniversiteler kendilerine yönelik tartışmaları kesmek ve örnek olması açısından bu kez azınlıklardan çıkan star akademisyenlerin arayışına giriyor. Olağanüstü şartları aşanlar bu sayede öne çıkıyor. Veya benzer durumda 100 kişiden birkaçına piyango vuruyor. Birinin proje başvurusu kabul alıyor, diğerinin konusu o dönem popüler oluyor, bir başkasının çalıştığı alanda bir hoca olmadığı için ihtiyaç duyuluyor, bununla birlikte kişisel ve politik meseleler ve çıkarlar da fazlasıyla rol alıyor.

Doğal olarak azınlık ve göçmen kökenlilerin bir kısmı bu starları örnek alıp onların mucizesini kendilerinin tekrar etmesini nasip ediyor ve onların arkasında kültür savaşında taraflaşıyor. Azınlıklardan gelen başka bir kesim de kendisini ve çalışmalarını seçilmişlerden daha yetersiz bulmadığı için buna tepki duyuyor, bu politikaların göstermelik olduğunu anlıyor. Diğer yandan beyaz, İngiliz akademisyenler ve beyaz işçiler için bu politikalar önlerine çıkarılan engeller olarak görülüyor, yapılan atamalar yozlaşma ve kayırmacılık olarak adlandırılıyor. Bu da gündelik faşizm ve ırkçılık için birer delil oluyor.

Dolayısıyla bu politikalar bir yandan kapitalizmin yapısal eleştirisini engelliyor, kurumsal ırkçılığa ve sömürgeciliğe dair eleştiriler bu örneklerle temizleniyor, hatta üniversiteler bu konuda neredeyse “aktivist” şekilde geçmişte köle ticaretine karıştıkları için özürler dileyip siyahlar ve etnik azınlıklar için burslar ve pozisyonlar duyuruyor. Diğer yandan çalışanlar birbirleriyle kavga ediyor, ortak talepleri savunmaları engelleniyor.

Cambridge ve Oxford’dan BBC’ye Britanya emperyalizminin temel kurumları verdikleri burslarla ve atadıkları hocalarla “veriye dayalı” şekilde geçmişleriyle hesaplaştıklarını iddia ediyorlar ve eleştirileri “artık öyle değil” diye göğüslüyorlar. Diğer taraftan sınıf içinde bölünme ve ırkçı fikirlerin yayılması için koşullar oluşuyor. Cambridge Üniversitesi için şu anki esas kaygı da kendilerinin “dünyanın en iyisi” diye parlattıkları ve PR yaptıkları hocayı savunmamaları ve hocanın yaşamına son vermesi nedeniyle bir çözüm bulamamaları oluyor. Şimdi avukatlar, danışmanlar ne yapacaklarına dair kafa yoruyor, Cambridge’e verecekleri faturaları şişiyordur. Ondan sıra Oxford, Londra gibi diğer üniversitelere gidip onlara kurumsal prestij ve krizden çıkış üzerine yeni danışmanlıklar verirler. Diğer yandan bir şekilde kadro alan siyah ve azınlıktan hocalar kamuoyuyla görüşlerini paylaşmadan önce benzeri bir linçle hedef olup olmayacakları kaygısıyla hareket edecekler.

Bu tartışmalar başlayınca Jason Arday’ın yazılarını ve konuşmalarını inceleyip yetersiz bulan ve eleştiren, onun yükselişinin kayırmacılık olduğunu düşünen “sol”dan yaklaşımlar da öne çıkmıştı. Bu ırkçı linç kampanyasına daha geniş bir meşruiyet sunmuştu. Artık iş işten geçti. Arday kendisini alanında dünyanın en iyi siyah profesörü ilan etmemişti, bu, üniversitenin iddiasıydı. Bunun üzerine TV ve radyoda programlara davet edilmesi de bir suç değildi. Arday’ın akademik makalelerine dair bulunan hataları düzelttiği de biliniyor. Hayatına dair anlattıklarında abartı olup olmadığının bir anlamı yok. Ayrıca kendisi üniversitenin yönetimine alınmıyor, rektörü gibi 500 bin GBP yıllık maaş da almıyor. Bu tartışmalara yol açan kendisinin doktoradan sonra birkaç yıl içinde kürsü profesörü olarak kadrolu bir işe atanmış olması. Oysa kadrolu ve güvenceli iş her akademisyen için savunulması gereken bir konu.

Diğer yandan akademide doktora sonrasında birkaç yıl içinde kürsü profesörü olarak atanmanın normal bir durum olmadığı da açık. Burada Cambridge Üniversitesinin kurumsal PR derdinin öne çıktığı ve hocanın öne atıldığı anlaşılıyor. Gelecek vaat eden, zorlu koşullardan çıkan genç bir akademisyenin fikirlerini geliştirmesi, kendi sesini bulması, teorisini derinleştirmesi için gerek duyacağı zamanı ve imkanı dahi üniversite yönetimi kendisine tanımıyor.

Bunun örneklerini Oxford’da da görmek mümkün. Siyah ve başarılı, gelecek vaat eden, iyi bir doktora tezi yazan ve bunu kitaplaştıran bazı gençler mezun olduktan sonra hemen doçent olarak atanıyor. Burada güvenceli ve kadrolu bir iş veriliyor ama diğerlerine “kötü örnek” olunmuyor ve aynı zamanda istatistiklerde, “veriye dayalı politika” adı altında fakültede şu kadar siyah hoca var demek mümkün oluyor ama bu, söz konusu araştırmacı nezdinde de her zaman iyi sonuçlar vermiyor çünkü o pozisyonu aldığında ona uygun kriterler ve hedefler ile karşılaşıyor. Bu hedefler ve kriterler de üniversitenin ticarileşmesi ve kapitalizm içindeki yeriyle paralel özelliklere sahip olduğu için bu rolün altından kalkmak kolay olmuyor. Bu da bir şekilde ortaya çıkınca ve diğer hocalarda yapılmayan soruşturma bu kez kamuoyu önünde, hatta küresel kamuoyunun önünde linç amaçlı yürütüldüğünde hem akademisyenin bunu psikolojik olarak kaldırması mümkün olmuyor hem de ilk kutlamaların ardından hem yönetim hem iş arkadaşları hem de öğrenciler tarafından sorgulanıyor, bir profesöre göre yeterli bulunmuyor, kayrıldığı düşünülüyor, bozuk düzenin temsilcisi gibi hedef alınabiliyor. Oysa bu hocaları oraya atayanlar hem üniversiteyi istedikleri gibi yönetmeye devam ediyor, hem hedef olmaktan kurtuluyor, üstüne bir de azınlıkları güçlendirmek için elimizden geleni yapıyoruz, müfredatı değiştiriyoruz, şu kadar siyah öğrenciye burs veriyoruz, bu kadar siyah hocayı kadroya aldık diyorlar. Onlar iyi liderlikleri nedeniyle alkışlanırken ve ilerici pozlar verirken burs alamayan veya kadro alamayan diğer öğrencilerin ve hocaların tepkisini çekiyor.

Sonuçta genç bir hoca, zor bir konumdan gelip gösterdiği başarının ötesinde bir konuma atılıp sonrasında lince uğradığında yalnız bırakılıyor. Cambridge yönetimi için de bir canın kaybından öte kurumsal prestiji kurtarmaları gereken “tatsız bir olay” olarak konunun gündemden düşmesi bekleniyor.


soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.