Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

İDOB'da kırılan fay: Büyük çöküş

İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin 2023-2024 sezon açılışı, üstelik Cumhuriyet’in 100. yılında, kuruma yakışmayan ama sürpriz de sayılmayacak bir düzeysizliğin simgesi oldu.

Melis Gönenç

Yayın Tarihi: 08.10.2023 , 00:00 Güncelleme Tarihi: 29.09.2025 , 22:12

İstanbul Devlet Opera ve Balesi (İDOB) 2023-2024 sezonunu, 27 Eylül akşamı, AKM’de, “Sezon Açılış Gecesi” etkinliğiyle açtı. “Sezon Açılış Gecesi” tanımı, etkinliğe ad bulamayan basının yakıştırması değil, bizzat İDOB yönetiminin tanıtım bülteninde yer alan garabet. İDOB bir yüksek sanat kurumudur; sezon açılışı, yeni ya da röpriz bir opera ya da bale temsiliyle yapılmalıdır. Bunların da adları olur: Aida, La Boheme, Carmen, Kuğu Gölü vb. Kına gecesi, sıra gecesi, kadir gecesi gibi, “Sezon Açılış Gecesi” olmaz. Büyük görgüsüzlük, liyakatsızlık göstergesidir.

Tamam da, bu tanımlama ile temsilin içeriği arasında bir ilişki yok mu?

Tabii ki, var.

Beethoven, Mozart, Bellini, Verdi, Çaykovski, Donizetti, Mascagni, Gounod, Puccini, Bizet’den “seçkiler”, Minkus ve Adam’dan “çarpıcı bölümler”. Best of türü toplama mı dersiniz, yoksa ortaya karışık mı? Ya da az kuru az pilav mı? Ne derseniz deyin; izlediğiniz, danslı manslı bir konser. Ne opera, ne de bale. Hep söylüyoruz; DOB, İslamcı iktidarın yönlendirdiği işbirlikçi yöneticilerin eliyle hızla irtifa kaybediyor. Son yıllarda bütünüyle gazino formatına oturdu. Yüksek sanat kurumu bilinci, kültürü ve refleksleri epey rendelendi. Bu bir siyasal projedir. Laik Cumhuriyet’in yüksek sanat anlayış ve kurumlarını, popüler kültür bataklığında iğdiş etme projesi. Artık “opera” ile “konser” eşanlamlı etkinlik biçiminde kavranır oldu.

Peki, sezon, yaz döneminde hazırlanacak yeni, özgün rejili bir opera yapıtıyla açılamaz mıydı? Örneğin, Mayıs’ta toplanmış olan Sanat Kurulu’nun, 2023-2024 sezon programı kapsamında sahnelenmesine karar verdiği Don Giovanni’yle?

Hayır.

Neden?

Sana ne!

Tamam, bir basamak inelim; aynı tarih, aynı kurul… 2018’de Süreyya’da sahnelenen Faust’un, AKM sahnesine adapte edilmesi projesiyle?

Hayır.

Neden?

İşte…

O halde biz söyleyelim:

İDOB’un yönetiminde Ayşem Sunal adında bir sekreter müdürle, Efe Kışlalı adlı sorumsuz bir başrejisör var da ondan.

Bu iki pısırık, 29 Eylül akşamı aynı çorbayı Süreyya sahnesine de döktüler. Bu kez danssız konser; sahne küçük de…

Koltuğum, koltuğum, canım koltuğum…

İDOB müdürlük makamında bir sekreter: Ayşem Sunal

Bir yıl önce, 10 Ekim 2022’de, Sol Haber’de, İDOB’un sezon açılışıyla ilgili bir yazı kaleme almış (https://haber.sol.org.tr/haber/istanbul-devlet-opera-ve-balesinde-aksak-sezon-acilisi-351224), 25 Mayıs 2022’de emekli olan müdür Suat Arıkan sonrasında oluşturulan yeni yönetimin özel durumuna dikkat çekerek, “Ayşem Sunal ve oluşturulan yeni İDOB yönetimi çok zor bir dönemde elini taşın altına koyan insanlardan oluşuyor. İslamcıların ve Oğlan’ın [DOB Genel Müdürü Murat Karahan] kuklaları mı, İDOB’u kurtarmaya çalışan fedailer mi? İkincilerden olmaları arzusu hepimizin yürek sesi… DOB üzerindeki İslamcı karanlığın dağılmakta olduğunu müjdeleyen şafak olmaları o kadar çok insanın umudu ki…” demiştik.

Yeni yönetime yönelik hakkaniyetli bir değerlendirme için sezon sonunun beklenmesi gerektiğini belirtirken, İDOB’un başına getirilecek müdürün gerçek bir müdür olabilmesi için taşıması gereken nitelikleri ise şöyle sıralamıştık:

1) Oğlan’ın İDOB’a, DOB adlı özel şirketinin acentesi muamelesi yapmasına izin vermeyecek, kurumsal kimlik ve işleyiş duyarlılığını her şeyin üzerinde tutacak bir müdür.

2) Oğlan ve Arıkan’ın kökleştirdiği kötü huylu tümör, “tek adam” anlayışını, kurumsal çarkları işleterek aşabilecek bir müdür.

3) Pansuman Remzi [AKM Sanat Yönetmeni Remzi Buharalı] üzerinden gelecek, “kâr ortaklığı”na dayalı her tür kurum dışı piyasa unsuru talebine karşı, kurumsal kültür ve saygınlık süzgecini kullanabilecek bir müdür.”

Ayşem Sunal bu derece güçlü kurum kültür ve bilincine sahip, çok sağlam etik, kişilik hatlarından güç alan biri miydi?

Durum tartışmalıydı. Olumlu, olumsuz yönleri vardı. 

Sunal ailesinin bir ferdi olması, o kültürel mirası taşıması açısından çok olumsuzdu; bu aile Türk balesinde, koltuk hırsı uğruna hiçbir kurumsal ve kişisel etik sınırı tanımayan kötü bir geleneğin temsilcisidir. Ama Ayşem Sunal’ın bale kariyerini Batı’da yapmış olması, ablası Zeynep Sunal’ın aksine, hem aile şemsiyesi dışında varlık bulup,  o zararlı kültürel genlerden uzak kalabilmiş olabileceği varsayımına, hem de kurumsallık algı, etik ve refleksine dair çok daha gelişkin bir formasyona sahip olabileceği meşru beklentisine kapı aralıyordu. Nitekim İstanbul balesindeki yöneticiliğinin, bu çerçevede, anlamlı ve dolgun veriler sağladığı gözden kaçmıyordu. Fakat bir yandan da, İstanbul balesinin başındaki yaklaşık yedi buçuk yılın altı yılı aşkın süresinin, Suat Arıkan müdürlüğünün iyice ağırlaşan ağalık dönemine denk geldiği dikkate alındığında, Sunal’ın, Arıkan’ın ağalık rejiminden rahatsızlık duyarak, bunu açıkça dile getirip getirmediği, ya da, “Burası Türkiye, demek ki bu işler böyle yürüyor. Önemli olan koltukta kalabilmek, kalanı teferruat”  biçimindeki Şark kafasını benimseyip benimsediği çok açık biçimde gözlemlenemiyordu.

Sözün özü, Ayşem Sunal yöneticilik nitelikleri açısından çok bilinmeyenli bir denklemdi.

Ama kötü başlamıştı. Bırakın müdürlüğü, müdür vekili olarak bile ataması yapılmamıştı. O koltuğa, “Sen otur, sonra bakarız” denmiş, aylar sonrasında hâlâ ataması yapılmamış, bu da onu hiç rahatsız etmemişti. Ayrıntılar, yukarıda linki bulunan yazıda yer alıyor. 

Şu soru kaçınılmazdı; sorduk:

“Beş aydır düşürüldüğü sekreter konumundan rahatsızlık duymamasını, koltuk düşkünlüğü ile mi, bürokratik dil ve deneyim şifrelerine henüz hâkim olamaması ile mi açıklamalı?”

Ve yanıtladık:

“Ayşem Sunal “müdür koltuğunda sekreter” konumunu kabul ederek, yalnız kendi kişiliğine değil, İDOB üzerinden, DOB’un kurumsallığına, istemeyerek de olsa zarar veriyor. İslamcıların ve Oğlan’ın işbirlikçisi durumuna düşüyor.”

O 5 ay, 17 aya uzadı. Ayşem Sunal 17 aydır “sekreter müdür” konumunda. Hiç rahatsız değil. Sekreter müdürlüğü üzerinden 17 ay geçtikten sonra, artık gerçekçi ve nesnel bir performans değerlendirmesi yapabilmenin tüm unsurlarına sahibiz.

Ama öncesinde…

Bir büyük yönetsel trajedi: Efe Kışlalı

Genel Müdür Murat Karahan’ın İDOB müdürlük koltuğu için aklındaki isim Efe Kışlalı idi. Bir yıl önce şöyle yazmıştık:

“[Karahan’ın amacı] saygınlık ve ağırlığı yerinde olup, iletişimi düzgün, sevilen ama nazının da geçeceği birini müdür yapmak. Bu isim Efe Kışlalı idi. Sanatsal kapasitesi belirli bir kalibrenin üzerinde, kariyer çizgisinde özellikle orta Avrupa’nın yer aldığı ciddi bir isimdi. Oğlan ile “üç tenor” formatındaki birliktelikleri, burada alaturka da söylemesi, yumuşak başlı oluşu ve yöneticilik deneyiminin bulunmayışı Oğlan için onu epey cazip bir aday kılıyordu ancak, Kışlalı öteden beri o koltuk konusunda çok iştahlı olmayan biriydi ve bu yönü de hiç kimse için sır değildi. Özellikle, DOB’un yerlerde süründürüldüğü böyle bir dönemde, olası bir İDOB müdürlüğü ile isminin yıpranmasını ve artık sonuna gelinen lanetli bir zaman diliminin baş aktörlerinden biri olmayı kabul etmeyeceği kesindi.”

Efe Kışlalı müdürlüğü kabul etmedi ancak, gözlerden daha uzak olacağını varsaydığı başrejisörlüğü kabul etti. Operayı kendisi yönetecek, sorumluluk ise Ayşem Sunal’a yazılacaktı. Etliye sütlüye karışmamayı yaşam felsefesi benimsemiş olan Kışlalı, bu modeli kişiliğine epey uygun bulmuştu. Tabii, işin bir de yurtdışı gidiş gelişleriyle ilgili boyutu var. Hadi, o konuya girmeyelim…

Sonuç ne oldu?

Sunal-Kışlalı ikilisi: Bir pısırık sandalye

Saray’ın Oğlan üzerinden yürüttüğü yıkım politikasının İDOB’a yansısı olan sanatsal ve yönetsel yozlaşma sürecini, görece de olsa frenleyebilme yerine, daha da hızlandıran bir 17 aya tanık olduk.

Oğlan’ın hesabı doğru çıkmıştı. Meğer Ayşem Sunal makam aracı ve koltuğundan başka hiçbir kaygısı olmayan zavallının tekiymiş. Cıncık bulmuş deli gibi koltuğa sarıldı. O koltuğa oturduğu 17 ay boyunca, Oğlan’ın İstanbul’daki sekreterliğinden başka bir işlev görmedi. Kendisinde var olduğu varsayılan batılı anlamda kurumsal profesyonellik ve görgünün, batmakta olan İDOB gemisinin sigortası olabileceğine yönelik bütün beklenti ve hayalleri sulara gömdü.

Gerçekten o kadar pısırık, o kadar zavallı ki, değil İDOB’u, çay ocağını bile… Neyse… 

Bilançoya bakalım:

1) Bir opera-bale kurumunun performansı, öncelikle, sezon içindeki yeni yapım sayısı, ardından da, söz konusu yapımların o kurumun özgün çalışmaları olup olmadığıyla ölçülür. Ortak çalışmalar (co-production) yapılabilir ama bunlar, birinin yaptığını diğerinin kopyalaması biçiminde değildir. 

2022-2023 sezonunda İDOB’un “yeni” olarak sunduğu tek opera yapıtı, 4 Şubat’ta prömiyeri yapılan La Boheme’dir. Ama bu da özgün bir çalışma değildir. İzmir Devlet Opera ve Balesi’nin 1 Şubat 2020’de prömiyerini yaptığı yapıtın kopyalanmış halidir. Ne reji, ne dekor, ne kostüm, hiçbiri İDOB damgası taşımıyor.

Yani, 2022-2023 sezonunda İDOB’un sahnelediği tek bir özgün yeni opera yapıtı yoktur. 

2) Klasik balede de kurumsal değer ölçütleri farklı değildir. Koreografi dışarıda tutulmak kaydıyla, yeni ve özgün tanımı aynı ağırlığı korur. Ayşem Sunal’ın klasik baleden geliyor oluşu, bu konuda çok daha cevval, inisiyatifli olacağı beklentisi doğurmasına karşın, durum bütünüyle ters yönde gelişmiş, Oğlan’ın sekreteri olmaktan öteye gidemediği bir kez daha doğrulanmıştır. 

Şöyle:

Sunal, yaz başında, yeni sezon için Kuğu Gölü’nü düşünmektedir. Üstelik profesyonel bir refleksle, Rusya’dan bir koreograf getirilmesini ister. Çok doğru bir karardır. Vladimir Vasiliev üzerinde durulur. Gel gör ki, Oğlan katiyen kabul etmez. “Amerika’dan bir koreograf olursa, vize veririm” der. 

Neden? O baleden anlamaz ki…

Yok, yok… Tamamen kişisel çıkara dayalı siyasal nedenlerle.

Nasıl yani?

Kaç defa yazdık; en büyük kompleksi La Scala ve Metropolitan’a çıkamamış olmak. DOB’u kendi menajerlik şirketi gibi kullanıp, kamu kaynaklarıyla PR’ını yaptırarak, mutlaka buralara çıkmak istiyor. Sırf bu amaçla, AKM açılışı için, her iki sahnenin de gözdesi ünlü Rus soprano Anna Netrebka’yı getirtip, onunla Aida’da söylemek istedi. Ret; “Sinan ile açılacak” dendi. Bu kez, her iki sahnenin diğer bir gözdesi Romen soprano Angela Gheorghiu’yu, 2022 yazındaki 13. İstanbul Opera Festivali için getirtip, onunla Tosca’da söylüyor. Ardından, 2022 Eylül’ünde, her iki sahne için de çok güçlü bağları olan Placido Domingo’yu Antalya’ya getirtip, yanında söylüyor.

İşte, Kuğu Gölü yerine La Bayadere’in tercih edilmesi bu sürecin doğrudan uzantısı. 2022 Şubat’ında başlayan Rusya-Ukrayna savaşı, Rus sanatçılar ve yapıtlara karşı Batı’da yaptırımlar uygulanmasına yol açıyor. Listenin başında Anna Netrebka yer alıyor. Metropolitan yönetimi sözleşmesini feshediyor. Rus fobisi hortluyor. Oğlan’ı alıyor bir korku; hem Kuğu Gölü, hem Rus koreograf… Değil Metropolitan, La Scala, elindekileri bile kaybetme riskine karşı, ”Asla olmaz”ı basıyor. Tek bir koşulla kapıyı yarı açık bırakıyor: Amerikalı bir koreograf bulunması.  

Ayşem Sunal çapında bir sanatçının, “Öyle şey olur mu?! Ben İDOB’u senin kişisel çıkarlarına göre mi yöneteceğim? Bale için neyi uygun görüyorsam, o sahnelenir. İşine gelmiyorsa, hemen koltuktan kalkarım” demesi beklenirken, tam bir sekreter tavrıyla, “Elbette efendim. Siz nasıl uygun görürseniz” diyor.

Sonunda La Bayadere’de karar kılınıyor. Oğlan oturaklı zar atmış oluyor; yapıtın bestecisi L. Minkus Rus değil, Avusturyalı. Üstelik fonda Doğu dünyası var. Olay Hindistan’da geçiyor. Saray’ın giderek vurgulama peşinde olduğu “Avrasya” anlam alanı ve duyarlılığına kolayca eklemleniyor.

Bu kadar mı?

Elbette, hayır.

Oğlan, Ayşem Sunal’a yalnızca bir sekreter olduğunu anımsatan matkabı yine çalıştırıyor: Petra Conti vakası.

2022 yazında Arena di Verona’da, Oğlan, İtalyan balerin Petra Conti ile tanışır. Bir bakar ki, bir ayağı La Scala’da, diğeri Amerika’da. Hemen davet eder: “Ben genel müdürüm. Gel bizde oyna”. Tamam da, kadıncağız La Bayadere’de hiç dans etmemiş. “Olsun, İstanbul’u görürsün, yeriz, içeriz…”

Zavallı sekreter Ayşem; epey uğraşıp, yapıtı hazırlamış. Cast belirlenmiş. Aa, bir de ne duysun; Oğlan arayıp, “Petra Conti gelecek” demez mi?! 

Bozulur bozulmasına ama, o yalnızca bir sekreter…

Sonunda ne mi oldu?

Petra Conti prömiyere bile gelmedi. 28 ve 31 Ocak’ta dans etti. Nikiya rolünde parladığını söylemek kimseye nasip olmadı. Zaten pek de umurunda değil gibiydi. 

Peki, Oğlan’a La Scala ya da Amerika vizesi umudu?

Güldürme beni!

AKM yönetimi ile sorun var: “Bana ne!”

3) AKM’de Opera’nın prova salonu yok. Var olan da İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’na (İDSO) tahsis edilmiş. Sefillik o boyutlarda ki, örneğin, La Boheme’in provaları fuayede yapıldı. Sekreter müdür Ayşem Sunal’ın umurunda değil; parmağını kıpırdatmadı. Yok eğer kıpırdattıysa ve sorun 17 aydır çözülemediyse, ya kendisini takan yok demektir ki, bu da yalnızca sekreter olduğunun göstergesidir, ya da, “Bana ne! Makam aracım ve koltuğum var ya… Neden istifa edeyim?” zihniyetinin avaz avaz halidir.

4) AKM yönetimi, bale provalarını izlemek isteyen ama o temsilde görevli olmayan dansçılara izin vermeme kararı alır. -AKM kepazeliği ve Sanat Yönetmeni Pansuman Remzi’nin uğursuz rolünü ayrıntılı bir yazı konusu yapacağımızdan, bu tür magandalıkların asla sürpriz olmadığını söyleyip geçelim.- Doğal olarak, baledekiler isyan ederler. Ayşem Sunal’a koşarlar. 

Seninki ne mi yapar?

Gerçek bir sekreter refleksiyle, kendisine verilen şikâyet dilekçelerini, güçlü ifadeler taşıyan bir üstyazı kaleme almaksızın, AKM yönetimine sevk etmekle yetinir. Bildik sade suya sevk… “Üstyazı, imza falan… Sakat işler… Ya bir de, madem beğenmiyorsun, kalk o koltuktan, derlerse?” diye düşünüp ürperir.

Ne AKM yönetimi, ne Oğlan, ne de Bakanlıktan birileriyle ters düşmektense, İDOB’u kolaylıkla feda edebileceği mesajını vererek, 17 ay boyunca uysal kedi rolünde örümcek bağlar. Koltuğu kaybetme paranoyası o düzeylerde seyreder ki, önceki görevi olan başkoreograflığa birini getirmez. O koltuğu da tutar;  müdürlük elinden alınır da, bütünüyle koltuksuz kalırsa endişesiyle… Aman Tanrım! Düşüncesi bile sekreterimizi hasta etmeye yeter. 

5) Uzatmayalım. Son bir örnek yeni sezondan. Temsil takvimi açıklanmış, Faust operasının biletleri satışa çıkmış. Temsil 2 Ekim’de, AKM’de. Telefon gelir:

“-O gün salon Anadolu Ateşi’ne verilecek. Sizinkini başka güne alın.

- Nasıl olur?! Program onayınızdan geçti. İlan edildi. Biletler satışa çıktı.

-Çok konuşma! Beğenmiyorsan, koltuktan kalkarsın!”

Zavallı sekreter, hiç kalkar mı?:

“Aman efendim, lafı mı olur; bizimkini ayın 9’una alırız, olur biter…”

Efe Kışlalı mı, Adnan Şenses mi?

Balecilerin Opera’yı yönetemeyeceklerine dair yaygın bir kanı vardır. Yabana atılabilir olduğunu söylemek zor. Şöyle bir kimyasal başarı formülü gerektiği ileri sürülebilir: Ağırbaşlı, ciddi opera kültür ve görgüsüne sahip bir başrejisör eşliği.

Ayşem Sunal müdür koltuğuna oturtulunca, gözler hemen başrejisörlük makamına çevrildi. 

Oraya Efe Kışlalı’nın getirilmesi doğru muydu?

Bugün anlaşılıyor ki, çok yanlıştı. En azından, böyle bir dönemde. Yani, DOB’un hem sanatsal, hem de kurumsal yönetim anlamında tarihinin en ağır saldırısına maruz kaldığı bir dönemde. 

Efe Kışlalı, opera şarkıcılığı anlamında, belirli bir düzeyin üzerinde olan ciddi bir isimdir. Ama, zor denizlerde kaptanlık yapabilecek biri değildir. İki nedenle:

1) Yöneticiliğin gerektirdiği “ilkesel” tutuma yatkın bir kişiliği yok. Sorumluluk almaktan kaçınan, hesabı başkalarına ödetme tavrı olan biri. Yönetim makamı ile mazeret beyanı makamını eşanlamlı sanıyor.

2) İstanbul Konservatuarı çıkışlı olmasının bir sonucu olsa gerek, opera sanatına bakışı çok liberal. Hiçbir ortodoksluğu yok. Bu da, opera kültür ve görgüsünde hatırı sayılır zafiyete yol açıyor.

Biz Üç Tenor neden futbolcular kadar popüler değiliz ki? Kör olası medya!

Nitekim yalnızca “3 Tenor” formatı düzleminde giderek sululaşıp, laubalileşen sürecin asli unsurlarından olmanın dışında, başrejisör sıfatıyla, 2022-2023 sezonunun tüm sanatsal ve kurumsal molozluğunun da baş sorumlularından biridir.

Popülerlik enfeksiyonuna bu derece kolay yakalanmış olmasının temel nedeni, kuşkusuz, opera sanatını yalnızca opera şarkıcılığı zannetmesinden kaynaklanıyor. Eğitimi sırasında sağlam bir opera kültür ve görgüsü edinememiş olduğundan söz etmiştik. 

Bakın ne diyor:

“Opera şarkıcılığı, sanattan çok performanstır.” (Hayat Sanat, 139. Bölüm, TRT 2, Eylül 2019)

Ardından da, opera sanatını futbol ile karşılaştırıp, opera sanatımızın, dünyada, en az futbolumuz kadar başarılı olduğunu söylüyor. Başarıyı görmeyen ise medyaymış.

İDOB’un başrejisörü, operanın başarı ölçütüne, futbolun popülerliği ayarından hiza veriyor. Doğal olarak da, operacı ile futbolcu benzerliğini “performans” üzerinden denkleştiriyor. Sanatmış, Laik Cumhuriyetmiş, kamu kurumuymuş, kamu hizmetiymiş, kurumsal derinlikmiş, rejiymiş, dekormuş, kostümmüş, özgün, yeni yapımlarmış… Bunların hiçbiri Efe Kışlalı’yı ırgalamıyor. Varsa yoksa popülerlik, şov.

Haksızlık etmiyor musun?

Neden?

“Popüler bir iş yapmayı, daha çok tanınmayı ister miydiniz?” sorusuna, bak ne yanıt veriyor da ondan: 

“Şov dünyası ayrı bir kategori, ben kendime yakıştıramam bunu. Bildiğim işi yaparım.” (gazetevatan.com., 3 Kasım 2006)

İyi de, bu sözler 2006’da söylenmiş. 3 Tenor formatının henüz ilk adımının atıldığı, İslamcıların Laik Cumhuriyet’e Ergenekon saldırısının henüz kuluçkadan çıkmamış olduğu bir dönemde. Sonrasında köprülerin altından çok sular aktı. Başrejisör Efe Kışlalı’nın içinde uyuyan Adnan Şenses çoktan uyandı.

Saçmalama!

O halde izle:

Yer:  Kuşadası. Tarih: 29 Temmuz 2023. Etkinlik: 3 Tenor konseri (Efe Kışlalı, Murat Karahan, Hakan Aysev)

Hadi, nezaketen, Adnan Şenses’in ceket dansının operacı veznindeki hali diyelim…

“Opera söyleyemedik ama ceket dansını operacılara öğrettik.”

Efe Kışlalı’nın başrejisörlüğe oturtulması tesadüfi değildir. Oğlan’ın Bilkent liberalizmiyle, Kışlalı’nın İstanbul Konservatuarı liberalizmi, aynı opera kültür ve görgü yetersizliğinde buluşuyor. 3 Tenor yoldaşlıklarıyla, İDOB’a başrejisör yapılması aynı gerçekliğin iki farklı görünümüdür. Nitekim Efe Kışlalı, ilk dakikasından son anına kadar, Oğlan’ın hiçbir girişimine, kararına en ufak bir tepki göstermedi. Tıpkı sekreter müdür Ayşem Sunal gibi. Onlara göre, operamız gayet güzel bir düzeyi yakalamıştı. 

Gecenin sabahında anlaşıldı ki, meğer ikisi de Oğlan’ın fedaisi, Saray’ın bendesi imişler.

Opera evi mi, konser evi mi?

İDOB bir opera-bale kurumu mu, konser kumpanyası mı? 

Sorumluluk taşıdıkları 2022-2023 sezonunda, Sunal-Kışlalı ikilisinin etkinlik listesinin dökümüne bakalım. 1 Ekim 2022 ile 31 Mayıs 2023 arasında, temsil sayısı itibariyle toplam 97 etkinlik var. Bunlardan 4’ü Kasım’da AKM’deki tadilat, 8’i ise Şubat’taki deprem nedeniyle yapılamıyor. 

Bir opera-bale kurumunun nasıl yozlaşabileceğini göstermesi açısından aşağıdaki rakamlar çok anlamlı: 

Opera temsil sayısı:              22 (4 yapıt için)

Bale-dans temsil sayısı:        36 (9 yapıt için)

Konser temsil sayısı:             30 (29’u vokal, 1’i enstrümantal/oda müziği)

Çocuk müzikali temsil sayısı: 9

Yani, sezondaki toplam etkinliğin % 31’i konser, %22,6’sı opera.

Peki, bu normal mi? 

Paris Operası’nın 2023-2024 sezonuna bakalım:

Opera temsil sayısı:       194 (21 yapıt için) 

Bale-dans temsil sayısı: 198 (17 yapıt için) 

Konser sayısı :                   26  (14’ü vokal, 12’si enstrümantal/oda müziği)

Yani, sezondaki toplam etkinliğin %6,3’ü konser, %46,5’i opera. Üstelik, vokal boyut içeren konser oranı bizde %30, Paris’te %3,4.

Dünyanın hiçbir ciddi opera kurumunda, konser sayısı, opera temsil sayısından fazla olamaz. İDOB’da yaşanan, kepazelik sözcüğünün çok ötesine geçmiş bir durumdur. Tam bir çöküş.

Öte yandan, konser diye, Ali Poyrazoğlu’nun Desiderata şaklabanlığından söz etmek bile insanın yüreğini burkuyor. Bu kurum popülerlik batağında panayır maskarası olamaz. Oldurmak isteyenler günü gelince bedelini öderler. Sunal-Kışlalı düosu Laik Cumhuriyet’in yüksek sanat kurum ve kültürünü hafife almamalı. Yarın zehir gibi sabahlara uyanmak da var.

İDOB’un, yönetsel olanın yanında, sanatsal çöküşünün bir diğer göstergesi, “çocuk müzikali” olarak adlandırılan türün kurum içinde dolgu maddesi olarak yer alışıdır. Bu etkinliğin adresi DOB değil, Devlet Tiyatrosu (DT) olmalıdır.

Sonuç

Ayşem Sunal ve Efe Kışlalı İDOB’un en zor döneminde, işbirlikçi ruhları, liyakatsız yöneticilikleriyle, giderek gazinolaşmaya itilen bu kurumu, İslamcıların siyasal projeleri doğrultusunda sırtından hançerlemiş, pısırık ve sorumsuz tutumlarıyla opera-bale tarihimizde yerlerini alacak sarsaklardır.

Oğlan döneminin hiçbir yöneticisi, Laik Cumhuriyet’in kültür değerleri nezdinde meşru değildir.

Unutmamalı ki, eğri ağacın doğru gölgesi olmaz. 

[email protected]

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.