Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

İDOB, The Rake's Progress ve opera ağalığı

İDOB'da sergilenen Stravinsky’nin The Rake’s Progress adlı operası, bir ay önce emekli olan müdür Suat Arıkan’ın kurumsal bilinç eksikliğine yaslı yönetim anlayışının örneklerinden biri ile gölgelendi

Melis Gönenç

Yayın Tarihi: 21.06.2022 , 10:20 Güncelleme Tarihi: 29.09.2025 , 22:12

Stravinsky’nin 1948-1951 yılları arasında bestelediği ve ilk kez 1951’de sahnelenen  The Rake’s Progress (Hovardanın Sonu) adlı yapıtı, opera tarihinin köşe taşlarından biri olmamakla birlikte, defalarca sahnelenmiş, önemli tartışmalara ve değişik sahne yorumlarına konu olmuştur. Türkiye prömiyeri 2016-2017 sezonunda gerçekleşen bu operanın planlanan temsil takvimi pandemi koşullarına takıldığı için epey aksadıktan sonra, Haziran’ın 6’sı ile 11’i arasında beş temsil verilmek suretiyle nihayet tamamlandı.

Aytaç Manizade’nin rejisi, solist performansları, koro, orkestra, dekor-kostüm, ışık, libretto çevirisi ile ilgili yazılması gereken epey kalabalık cümleler olmasına, içinden geçtiğimiz siyasal ve kültürel dönem ile ilişkilendirilebilecek anlamlı yorum unsurları taşımasına, bu niteliği ile de, zaten gecikmiş kapsamlı bir değerlendirme yazısını hak etmesine  karşın, yaşanan bir olay, ne yazık ki, yapıtı mercek altına alma kaygısının önüne geçmiş durumda.

İDOB’un ağası Suat Arıkan

25 Mayıs’ta emekli olan Suat Arıkan, İDOB’u, üç kez görevden alınıp, üç kez mahkeme kararı ile göreve iade edilmek suretiyle, fiilen 16 yıl yönetmiş bir isimdir. Daha önceki yazılarımızda kendisi ile ilgili değerlendirmelere yer verdik. Yönetiminin 2007-2014 dönemi giderek artan, 2016-2022 dönemi ise çok baskın biçimde tam bir ağalık rejimi görünümü arz etmektedir. Siyasal ortama koşut, yıllar içinde daha az kurumsal kaygı, amaç, refleks taşıyan, kişisel çıkar ve eğilimlerini kurumsal işleyiş ve derinleşme çabasının önüne geçiren bir yönetim anlayışı. Her iki tarih diliminin, Cumhuriyet’in en karanlık dönemlerinden ikisi -ilki Ergenekon, diğeri, Saray rejiminin kurulma süreci- ile örtüştüğünü anımsatalım. İslamcı iktidar sanatsal anlamda opera-balenin genetiğine müdahale ederken, yönetsel anlamda da merkezileşme/tek adam rejimini dayatmış, her iki işlem için de DOB içinde işbirlikçiler edinmiştir. Arıkan onlardan biridir. İşi o noktalara vardırmıştır ki, tek adam konumunu korumak için, sanatçı müdür yardımcılığı, başrejisörlük gibi koltukları yıllarca boş bırakmış, resmi görevi olmadığı halde, fiili görev oldubittisi ile kendine yakın bazı kişileri yönetimde söz sahibi kılmıştır. Oysa, tek seçici ve karar verici konumunun, biat ve itaat kültürünü yerleştirmesi bir yana, yandaşlık/yanaşmalık halkası oluşumunu da hızlandıracağı kimse için sır değildir. DOB gibi yüksek sanat kurumlarının başına gelebilecek en büyük felaketlerden biri budur. Yüksek sanatın böyle bir atmosferde soluk alıp vermeye başlaması ile, sanatsal çöküş mekaniği de harekete geçirilmiş olur. Son yıllarda İDOB sahnesinin dört başı mamur perişanlığını hep birlikte izliyoruz. Arıkan’ın İDOB’u içine düşürdüğü bataklık işte budur.  

Bu yönetim anlayışı ve yapılanmasının iki önemli zararı olmuştur:

1) Kurumsal derinlik ve bilinç törpülenmiştir. Bu konu bu ülke için çok büyük önem taşıyor; opera ve bale gibi yüksek sanatların geçmişi tarihin derinliklerine uzanmadığından, verimli çalışabilmelerinin tek güvencesi, kurumsal kimlik ve işleyişlerini siyasal/kişisel iradelerin dışına taşıyabilmelerinden geçiyor. Arıkan, bu anlamda, kurumu şahsi kumpanyasına çevirmiştir.

2) Sanatsal düzey ciddi düşüş göstermiştir. Siyasal telkinler, piyasa duyarlılığı, keyfi seçimler, kişisel hesaplar sahneye olumsuz yansıdığı gibi, ekip motivasyonunu da rendelemiştir.

16 yıllık sürecin ayrıntılarını İDOB yazı dizimize saklayarak, en son yaşanan örneklerden birine, The Rake’s Progress operasındaki solist seçimi ile ilgili olana gelelim. Konu, yukarıda sözünü ettiğimiz her iki düzlemde de -kurumsal ve sanatsal- karşılık bulduğundan, yanı sıra, ağalık rejiminin getirdiği keyfilik ile güç zehirlenmesinin tipik bir örneği sayılabileceğinden, ele alınmayı fazlası ile hak ediyor. Zaten, basına da yansımış olduğunu belirtelim. (İDOB’da Tuhaf Şeyler Oluyor, 10 Haziran 2022, mavi-nota.com)

Şan bölümü başkanına başrol

Konuya uzak olanlar için iki küçük not:

1) Konservatuarların şan bölümlerinde eğitmenlik, bölüm başkanlığı gibi görevler üstlenen kişilerin güçlü solistler olmalarına gerek yoktur. Bırakın solistlik ya da koristliği, hiç sahne yaşamı olmamış isimlerin bile bu konumları işgal ettikleri bilinmektedir. Sahne ile pedagoji arasında her zaman doğru orantılı bir ilişki olmaz.

2) Operada rol dağılımı yapılırken, aynı role birden fazla sanatçı seçilir ve dönüşümlü olarak çıkarlar.

2016-2017 sezonunda The Rake’s Progress sahneye taşınırken, yapıttaki temel rollerden biri olan Anne Trulove rolü için iki isim belirlenmiştir: Gülbin Günay ve Otilia İpek. Daha sonra, Burcu Soysev de eklenecektir. Böylece, sahne ve vokal performansları farklı düzeylerde de olsa, kurum içinden, bu rolü taşıyan üç sanatçı “cast”ı oluşturmuş olur. 2021-2022 sezonunda Otilia İpek kendi arzusu ile çekilince, geriye iki isim kalır. İşte, tam bu sırada, Suat Arıkan, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi İstanbul Devlet Konservatuarı Sahne Sanatları Bölümü Opera Anasanat Dalı Başkanı Tülay Uyar [Hatip]’in Burcu Soysev’in yerini almasının daha uygun olacağı düşüncesi ile Soysev’i “cast”tan düşürür.

Böyle bir karar verilemez mi?

Elbette verilir. Kurum dışından sanatçı angajmanı doğal olduğu ölçüde, işlevsel de olabilir. Ancak, bunun için, iki koşulun yan yana gelmesi gerekir:

1) Kurum içinde, değişik nedenler ile, bu rolü üstlenecek bir sanatçının bulunmuyor olması. Kurumdan kasıt, önce İstanbul Operası, ardından, diğer opera müdürlükleridir. Kurumsal kimlik ve refleks böyle bir yönelimi zorunlu kıldığı gibi, tersine bir tutumun, etik açıdan da ayakta kalabilirliği yoktur.

The Rake’s “cast”ında kurum içinden iki sanatçı olduğuna ve sahneye çıkmalarına biçimsel bir engel bulunmadığına göre, bu koşul yerine gelmemiş demektir.

2) Kurum dışından getirilecek kişinin sanatsal açıdan, kurum içindekinden belirgin biçimde daha üstün niteliklere sahip olması.

Burcu Soysev’in The Rake’s Progress’deki performansının, diğer iki isminkine göre vasat sayılabileceği doğrudur. Ancak, Arıkan bu ölçütü pusula olarak kullanmamış olacak ki, sahneye çıkarmadan önce kendisini dinlemiş, en azından vokal açıdan rolü taşıyabileceğine ikna olmuştur. Ardından, 3 Şubat ve 27 Kasım 2017’de sahneye çıkarmıştır. Yine bir sorun görmemiş olacak ki, 2020 Mart’ında yeniden çıkmasına onay vermiş ancak, pandemi nedeniyle temsiller askıya alınmıştır. Nihayet, 2021 Aralık’ında The Rake’s Progress’in sahneye taşınmasına karar verilmiş, fakat, pandemi nedeniyle bir kez daha ertelenmesi söz konusu olmuştur.

Bu durumda, Burcu Soysev adının Aralık 2021’de başlayacak beş temsillik The Rake’s Progress “cast”ından düşürülüp, yerine Tülay Uyar [Hatip]’inkinin yazılmış olması, Suat Arıkan’ın, 2020 Mart’ı ile 2021 Ekim’i arasında aldığı bir kararın sonucu olmalıdır. Tülay Uyar [Hatip]’in ise, en geç Ekim 2021’den itibaren Anne Trulove rolüne çalıştığı biliniyor.

Arıkan’ın Soysev’i birdenbire çok yetersiz bulup, beş temsillik Rake’s’in en az ikisini batıracağını anladığı varsayımının, yukarıdaki veriler çerçevesinde hiç de gerçekçi olmadığı düşünüldüğünde, elde yalnızca, Tülay Uyar [Hatip] adında son derece yetkin bir solist bulduğu varsayımı kalıyor.

Peki, gerçek, bu varsayımı doğruluyor mu?

Bir müzikal sevdalısı: Tülay Uyar Hatip

Tülay Uyar [Hatip] İDOB çevresinin tanımadığı bir isim değil. Kurum ile ilişkisine kısaca göz atalım:

Gencim, güzelim, rakiplerimi üzerim.

İstanbul Güzel Sanatlar Lisesi’ni bitirdikten sonra (1996), Bilkent’te şan eğitimi alıyor (1996-2001). 2003 yılında, İDOB müdürü olup, aynı zamanda Mimar Sinan’da hocalık yapan Mesut İktu’nun yüksek lisans öğrencisi olur ve tezini onunla yazmaya karar verir. Son derece hırslıdır, mutlaka Opera’ya girmek istemektedir. Mesut İktu etkili bir isimdir; seçim doğrudur. Fakat, iki önemli engel vardır: Vokal kapasitesi opera için oldukça sıradandır, üstelik, sağlam bir eğitimi de yoktur; teknik yetersizliği dikkatlerden kaçmayacak ölçüdedir. Nitekim, açıklarını gidermek için, yıllar içinde, değişik ülkelerde, farklı eğitmenler ile çalışacaktır. Öte yandan, vokal kapasitesi ve tekniği operadan çok, müzikale yatkındır. Dolayısıyla, İktu onu opera sahnesine çıkarma riskini göze almaz. Zaten kısa süre sonra koltuğu Suat Arıkan’a bırakacaktır. Arıkan ise müdür olur olmaz (14 Aralık 2003), 2004 yılı içinde, Tülay Uyar’ı üç operaya birden çıkarır: Jenufa (üç kez), Il Trovatore (iki kez), Aşk İksiri (altı kez)Gerçi hiçbirinde önemli rol üstlenmemiştir -biyografisinde bu yapıtlarda yer aldığından söz etmeme nedeni bu olmalıdır- ama, yine de Arıkan’ın, hırsı ile yeteneği arasında doğru orantı bulunmayan birine yönelik bu ilgi ve gayretkeşliği, İDOB sanatçılarının dikkatini çekmiş, belirli bir huzursuzluğa yol açmıştır.

2005 başında Arıkan iki Broadway müzikali sahneleme kararı alır. Batı Yakasının Hikâyesi (2005-2006) ve Fantastik (2005-2009). Her ikisinde de Tülay Uyar’a bu kez ana rol nasip olmuştur. Uyar’ın alımlı fiziğinin müzikal sahnesine yerleşmesini kolaylaştırdığı düşünülebilir. Müzikal, hele Broadway tarzı olanlar, operacılar için daha alt sınıf, yöneticiler için ise, salonu doldurma ve PR amaçlı etkinlik türü olduğundan, kurum dışından birini ana rollerden birine çıkarmanın, ne kurum sanatçılarının ciddi tepkisine yol açacağı, ne de kurumsal işleyişe yönelik radikal bir müdahale olarak algılanacağı izlenimi hakimdir. Üstelik, neoliberal estetik fırtınası opera sahnesine hatırı sayılır bir “müzikal” baskısı uygulamaktadır. Diğer bir etmen ise, Suat Arıkan’ın bir opera sanatçısı, hele yöneticisi için çok “hafif” karşılanması gereken “pop starlık” kültürüne eğilimidir. 1989-1994 arasında Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Gencay Gürün’ün, Efes Pilsen sponsorluğunda gerçekleştirdiği Evita müzikalinde Peron rolünü canlandırmış, Zuhal Olcay, Füsun Önal, Deniz Türkali, Nurseli İdiz, Ruhsar Öcal, Cihan Ünal, Neco gibi isimler ile sahneyi paylaşmıştır. Evita o kadar ses getirir ki, sahnedekilerin hepsi yıllarca magazin sayfalarını süsleyip, pop ikon mertebesine erişirler. Suat Arıkan bu tadı hiç unutmamış, nimetlerinden yararlanmış, pop figürü kültürü ile yüksek sanat arasındaki ters orantıyı, ilkinin lehine yeniden düzenlemek istemiş, bunun ise, ancak opera-balenin kurumsal ve kültürel derinliği tahrip edilerek yapılabileceğini idrak edememiş ya da umursamamıştır. Buna en çok sevinecek olanların, opera-baleyi sulandırıp, ortadan kaldırmak isteyen islamcılar olması sürpriz sayılabilir mi?

Aşağıdaki alıntı, Arıkan’ın müdür olduktan iki hafta sonra verdiği bir söyleşiden. Opera ve kurumsal kültürüne nasıl baktığının anlamlı bir örneği:

ÇAPKIN STAR

Sınırlı bir çevrede de olsa İstanbul opera hayatında yıldızlaşan ilk erkek sanatçı sizsiniz. Fiziğiyle de ilgi çeken. Ekşi Sözlük'te (internet sitesi) sizin için "4. Murat'ı izlenir kılan basbariton güzel sesli, güzel gözlü, güzel insan" demişler.

Teşekkür ederim. Eskiden gişede solist listesi asılmazdı. Adımı sorarlarmış. Gişe bilmezdi, öğrenene kadar devamlı gelip sorarlarmış. Duyunca bu bana büyük bir keyif verdi.

Pop star muamelesi, poster erkeği olmak nasıl bir duygu?

Opera asık suratlı bir sanat değil ki... Ben de zamanında hayranı olduğum Nicolai Ghiaurov'un posterini Almanya'dan bavuluma koyup getirdim, duvarıma astım.

"Yani fiziğimle de beğenilmek hoşuma gidiyor," mu diyorsunuz. (Suat Arıkan yine gülerek anlamazdan geliyor.) Sizi "çapkın" diye tanımlıyorlar.

Ben... Sadece kişisel özgürlüğüne önem veren bir yapım var. Yanlış anlaşılmaya 'çok müsaitim' diyeyim.

Oldukça politik oldu. Evet olarak alıyorum bu cevabınızı... (Yine mahcup, ama gururla gülümsüyor). Dedikoduya devam edelim... Tek bir temsil hariç bütün Evita'ların Peron'u sizdiniz. Haydi bizim için Evita'larınızı değerlendirin. (Müzikalinin ilk sahnelenişinde Zuhal Olcay, Deniz Türkali, Arsen Gürzap ve Füsun Önal; ikinci seferde Nurseli İdiz ve Ruhsar Öcal, Evita'ydılar. Suat Arıkan burada epey nazlandı.)

Bana Müslüman Peron diyorlardı. Dört Evita'yla. Sırayla, her gece biriyle. Hepsinin artısı eksisi vardı. Zuhal Olcay'ın oyunculuğu ile almış olduğum elektrik beni çok mutlu etti. Ruhsar Öcal ile her zaman uyumlu olduk.

Dışarıda örneği çok. Popla flörte ne diyorsunuz?

Beş yıl kadar önce Nilüfer'le böyle bir niyetimiz vardı. Bazı sorunlar nedeniyle bunu hayata geçiremedik. Eğer operaya olumlu bir katkısı olacaksa neden olmasın? Popüler isimlerin de rol alacağı bir müzikal var kafamda. Şimdilik çok erken. Henüz yaratıcı kadroyla normal programı bile görüşmedim. Bahsetmek için çok erken olur.” (Operada “Peron” dönemi, radikal.com.tr, 27 Aralık 2003)

Sanırım, herhangi bir yoruma gerek bıraktırmayacak kadar açık.

Suat Ağa’nın sefası, İDOB’un cefası

Gel gör ki, Arıkan’ın İDOB sahnesi ile pop ya da Broadway sahnesi arasındaki makası daraltma rüyası, o tarihte oldukça tatsız bir olaya evrilecektir. Kadrolu solist sanatçılardan biri, Batı Yakasının Hikâyesi’nin başrolüne kurum dışından Tülay Uyar’ın getirilme kararını şikâyet konusu yapar. Hazırlanan 19 sayfalık müfettiş raporu, İDOB’un kamuoyu nezdinde son derece olumsuz bir algının nesnesi olmasına yol açacaktır. Raporda, Batı Yakasının Hikâyesi’nin rejisörü Altan Günbay ile Tülay Uyar [Hatip] arasında yaşanan cinsel taciz iddialarına işaret edilip, tarafların birbirlerini suçlayan beyanlarına yer verilir. Ardından da, müdür Arıkan’ın kurum içi çapkınlık maceralarına. Tam bir kepazelik söz konusudur. Kurumun imajını koruma kaygısı güden sanatçılar nezdinde büyük rahatsızlık ve tedirginlik doğuracak bu haber, basına sızmakta gecikmemiştir (sabah.com.tr, 24 Nisan 2006). Arıkan görevden alınır. Ama çok daha önemlisi, sorumsuzluğu ve basiretsizliğinin, siyasal açıdan çok hassas bir dönemde, kuruma verdiği zarardır: İslamcılar, Laik Cumhuriyet’i tasfiye amacı ile, hazırlıklarına başladıkları Ergenekon sürecinin hemen öncesinde, Batı sanatının en seçkin, Laik Cumhuriyet’in ise en arı kurumlarından biri olan operanın, gerçekte bir ahlaksızlık yuvası, seks panayırı olarak sunulmasından epey memnundurlar. Suat Arıkan’ın bu kurumu yönetebilecek niteliklere sahip olmadığı o dakika kanıtlanmıştır. Oysa, islamcılara tam da onun gibi, kişisel zaafları ile koltuk tutkusu arasında doğru orantı bulunan, sıfır kurum bilinçli yöneticiler gereklidir. İlerleyen yıllarda, onlar Arıkan’ı pençik oğlanına, Arıkan da İDOB’u gasilhaneye çevirecektir.

Bu arada, Arıkan’ın, “Toplu bilet satışlarından birkaç sene kapalı gişe oynayacağız gibi geliyor” (Andante, sayı 15, s.58) dediği Batı Yakasının Hikâyesi bir sezon sonra kaldırılacaktır.

İDOB’da kadrolu solist olmak için müthiş çaba harcayan hırslı müzikalcimiz Tülay Uyar [Hatip]’in İDOB sahnesine sağladığı sanatsal katkı epey cılızdır ama, piyasadaki ticari başarı ve becerisi görmezden gelinebilecek türden değildir. 2003’te açtığı, “çocuklara ve yetişkinlere müzik, dans ve tiyatro dersleri” veren iki sanat okulu  -Tülay Uyar Müzik Okulu- çok işine yarayacaktır. Suat Arıkan’ın bu okullarda ders verdiği kulislerde konuşulanlar arasındadır.

Tülay Hanım bütün çabasına karşın, ne kadroya alınabilir, ne de solistlik hırsından vazgeçirilebilir. 2005-2007 arasında Arıkan’ın iki kez görevden alınıp, müdürlük koltuğundan iki yıl uzak kalması, müzikalcimizin işini daha da zorlaştırır. Opera ile müzikal arasında neden nitelik farkı olduğunu, ilkinin yüksek sanat sayılıp, diğerinin sayılmamasını bir türlü anlayamamaktadır; Bilkent’te, müzik türlerinin eşit ve geçişken olduğu, özellikle, müzikal ve cazın en az opera kadar yüksek sanat sayılması gerektiğini, tersini savlayanların eski dünya’da kalmış örümcek kafalılar olduğunu öğrenmemiş midir? Tabii, bir de, müzik ticaretinin müzik sanatının atar damarı olduğunu… 2005 yılında, Garo Mafyan, Atilla Özdemiroğlu ve bir dizi cazcının yer aldığı, Bahçeşehir İstanbul Gelişim Müzik Okulu adlı projede de yer alacak, bu bağlamda, konservatuarlarda salt opera eğitimi verilip, müzikal eğitimi verilmemesini eleştirecek, yalnızca İstanbul Konservatuarı’nda müzikal bölümü olduğuna işaret edecektir. (milliyet.com.tr, 21 Mart 2005)

2008’e gelindiğinde, müzikalin İDOB kilidini açamayacağını nihayet anlar; İstanbul Operası’nın kurumsal kültür ve refleksleri henüz törpülenmemiştir. Bunun için Ergenekon sürecini beklemek gerekecektir.

Bakara-makara bakanın opera aşkı

İDOB kapısında umut tekeri çevirmektense, Londra’ya gidip, sesini ve tekniğini yetkinleştirmesinin daha doğru bir seçim olduğuna karar verir. Hem Londra müzikal damarının da güçlü olduğu bir yerdir. Bu arada, ülkesi ile ilgili çok önemli bir şey daha öğrenmiştir: Yüksek sanat kurumları yöneticilerinin siyasal iktidar çevrelerinden esen rüzgârlara çok duyarlı olduklarını. Gereğini yapacaktır. Kendi internet sayfasında yer alan İngilizce biyografide, 35 ülkede sahneye çıktığı, bunların, Dışişleri Bakanlığı’nın desteği ile gerçekleştiği yazılı. Nedense, Türkçe biyografide Dışişleri Bakanlığı desteğinden söz etmeyi uygun bulmamış.

Bir nedeni olmalı…

Bu dönemde, Dışişleri Bakanlığı ile birlikte, AB’den Sorumlu Devlet Bakanlığı ve dönüşeceği AB Bakanlığı’nın da, ki başında Bakara-makara bakan Egemen Bağış vardır, kültür işleri ile yakından ilgilendiği biliniyor. 2009 başından itibaren AB ile ilişkileri yürüten Bağış’ın kültüre ilgisi hızla artacak, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Danışma Kurulu’nun başkanlığını üstlenmesinin yanı sıra, İstanbul Modern ve Silahtarağa Santral müzelerinin kuruluşuna da öncülük edecektir.

Gazeteci merakı: Acaba, Tülay Hanım Egemen Bağış’ın desteğine mazhar olmuş mudur?

Diyelim ki oldu. Peki, ne karşılığında?

Elbette, Bakara-makara’nın sanat aşkı karşılığında…

Bakalım;

Müzikalcimiz 2009’da Londra’ya gider, bir buçuk yıl kalır. Konuyu İDOB ile sınırladığımız için, orada olup bitenlere girmeyelim. Ama, dönüşünde, yere çok daha sağlam bastığını duyumsamaktadır. Haksız da sayılmaz.

Sanatsal anlamda mı?

Daha çok sosyo-politik anlamda.

2010’da vitesi büyütür; zaten çok gecikmiş olan yüksek lisans tezini verir. İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda yedi yıl sürecek şan eğitmenliğine başlar. “Sanatta yeterlik”ini de burada tamamlayacaktır (2017). Sanat okulları da tam gaz faaliyettedir. İDOB’da solistliğe, geçmişe oranla çok daha yakın olduğunu düşünmektedir. Bu tarihte verdiği bir demeçte, İDOB ile organik ilişkisini vurgulamak amacı ile şu bilgileri verir:

2003-2008 arasında İDOB’da solistlik ve bir yıl boyunca halkla ilişkilerden sorumlu müdür yardımcılığı yapmıştır.” (Dergi Bilkent, Aralık 2010, sayı:14, s.31)

Yoksa, Arıkan Tülay Hanım için böyle bir makam mı ihdas etti?

Neyse…

Yaşasın! Nihayet gerçek bir opera. Ben bunu tez konusu yaparım.

2011-2014 arasında üç operada rol alacaktır: Kötülüğün Döngüsü, Midas’ın Kulakları, Jül Sezar. Arıkan’ın 2007-2014 müdürlük dönemine denk gelen bu dilim, islamcıların Ergenekon sürecini başlatıp bitirdikleri, DOB’da merkeziyetçilik/tek adam rejiminin yerleştiği, TÜSAK ile genetik müdahaleye hazırlanıldığı bir zaman kesitidir. Arıkan islamcıların kalıcı olacaklarını anlamış, yeni rejime hızla ayak uydurmuştur. Tülay Hanım’ı Kötülüğün Döngüsü’nde iki kez (3/12/2011, 6/4/2013), Jül Sezar’da bir kez (5/12/2014), Midas’ın Kulakları’nda, 2011-2014 arasında, on iki kez sahneye çıkarır.

Peki, Arıkan’ın bu inisiyatifi, kurumsal ya da sanatsal bir zorunluluktan mı kaynaklanmıştır?

Buna olumlu yanıt vermek hiç de kolay değildir.

Hırslı müzikalcimizin Londra dönemi, opera sanatçılığı niteliklerinin gelişiminde anlamlı bir ilerleme sağlamamış ancak, Londra Royal Academy of Music’den Mary Hammond’ı kendi okuluna çağırıp, öğrencilerine “müzikal tiyatro” dersi verdirmesi, PR bilinci ve ticari aklının epey gelişkin olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır. Tabii, müzikale olan eğilim ve duyarlılığını da.

Kötülüğün Döngüsü’nde The Governess rolüne 3 Aralık 2011’de çıkar. Rolün ilk iki “cast”ı Sema Günsoy ve Ayşe Sezerman ile arasındaki vokal performans farkı çok belirgindir. Müdür Arıkan’ın bunu atlamasına olanak yoktur.

O halde?

2011 yazında, Başbakan Erdoğan ve FETÖ’cüler, Afrika’nın, Osmanlı şefkati gereksinim ve nostaljisi içinde olduğuna karar verince, Somali’ye yardım kampanyası başlatırlar. Dönemin güçlü Bakara-makara Bakanı Egemen Bağış “aile dostu” Ajda Pekkan ile ortak bir basın toplantısı düzenleyip, süper starın Erdoğan ile Somali’ye gideceğini, ardından da İstanbul’da, Eylül sonu, Ekim başında, bütün geliri Somali’ye yardım fonuna aktarılacak bir konser vereceğini müjdeler. Konserin hazırlıklarını Başbakan Erdoğan’ın yakından takip ettiğini, İBB’nin konserin tanıtımı için tüm imkânlarını seferber edeceğini söylemeyi de ihmal etmez. (yenisafak.com.tr, 18 Ağustos 2011)

Konser 1 Ekim 2010’da, Kuruçeşme Arena’da yapılır. Erdoğan’ı temsilen Egemen Bağış bulunmaktadır. Üstelik, sekiz yaşındaki kızı da, sahnede Ajda Pekkan’a eşlik eden koroda yer alır.

İyi de, bunun konumuz ile ilgisi ne?

Şu: Ajda Pekkan’a eşlik eden koronun adı, Tülay Uyar Müzik Okulu Korosu’dur.

Ne tesadüf ki, aynı tarihte, Arıkan, hırslı müzikalcimizin tam bir operacı olduğunu idrak edip, Kötülüğün Döngüsü “cast”ında yer almasının opera sanatımız için anlamlı bir kazanç olacağına karar verir. Yine 2011’de başlamış Midas’ın Kulakları’ndaki Ay Tanrıçası ufak rolü, önce, Kötülüğün Döngüsü’ndeki The Governess, ardından Jül Sezar’daki Cleopatra rolleri ile telafi edilir. Bu listeye, İDOB Bahar Konseri (19/4/2011), Operadan Aryalar (9/11/2011), Verdi Konseri (19/11/2011), Operet ve Müzikaller Gecesi (23/11/2011), Fransa’dan Esintiler Konseri (9/5/2012), İDOB Açılış Konseri (29/9/2012), Beethoven 9. Senfoni (28/12/2012), Opera Müdürü (18/10/2013) gibi İDOB etkinliklerini de eklemeli.

Anladınız, değil mi?

İDOB’da ağalık rejimi, islamcı iktidarın yerleşmesine koşut biçimde ilerlemektedir.

Egemen Bağış FETÖ’nün 17-25 Aralık rüşvet salvosu sonunda bakanlıktan alınır. 15 Ağustos 2014’te yeni genel müdür Selman Ada da Suat Arıkan’ı görevden alır; Tülay Hanım’ın İDOB hevesi yine kursağında kalmıştır.

İyisi mi, akademik alana geçip, orada yükselmeli. Bakarsın, gün gelir, bu kez İDOB erkânı kapısında hazır ola geçip, opera sahnesine davet eder. Kim bilir?!

“Sanatta yeterlik”ini hızla tamamlar. 2016’da teslim ettiği, Benjamin Britten’ın Kötülüğün Döngüsü Üzerine Bir İnceleme başlığını taşıyan tezi 1 Mart 2017’de kabul edilir. Gerek İstanbul Üniversitesi bünyesindeki bu tezin, gerekse, Mimar Sinan’da 13 Ocak 2010’da kabul edilen, Cemal Reşit Rey ve Eserlerinin İncelenmesi başlıklı yüksek lisans tezinin, haklarında söylenecek ilginç şeyler olmasına rağmen, konumuz Tülay Uyar [Hatip] olmadığı için, akademik nitelikleri üzerinde durmuyoruz. Hemen ardından, 2017-2018’de Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda anasanat dalı başkanı olur. 2018’de doçent yapılır. 2020’de ise, Mimar Sinan’ın Opera Anasanat Dalı Başkanlığı’na getirilir.

Göz kamaştıran bir hız ve yükseliş!

Anadolu Üniversitesi rektörü Naci Gündoğan (2014-2018) ile Mimar Sinan Üniversitesi rektörü Handan İnci Elçin (2019-)’in siyasal ve kültürel kimlikleri biliniyor. Her ikisi de, islamcı iktidarın has odasından çıkmışlardır. Tülay Uyar [Hatip]’in muhteşem akademik yükselişi için elbette gerekeni yapacaklardır.

Yeniden İDOB: The Rake’s Progress

Şan bölümü başkanıyken opera söylemenin de tadı bir başka oluyor.

Bütün çabalarına karşın, Tülay Uyar [Hatip]’in kadrolu solist olma tutkusu mutlu sona ulaşamayıp, İDOB’dan uzaklaşmasının üzerinden yedi yıl geçmiştir ki, The Rake’s Progress’de ana rollerden birine çıkacağı ilan edilir. Kurumda ciddi bir şaşkınlık yaşanır. Sanatsal düzeyi hemen herkes tarafından bilinmektedir. Acaba, Arıkan’ın kararının arkasında bu kez ne vardır? Burcu Soysev konuyu müfettişin dikkatine taşır.

Arıkan’ın tek bir gerekçesi olabilir: Tülay Hanım’ın Anne Trulove rolünde sergileyeceği yetkin sanatçılık.

Merak bu ya, kalkıp gittik. Yerinde görelim dedik.

Üç perdelik operada tablolar ilerledikçe, bırakın vokal yeterlilik sorununu, seslendirdiği rolün kişilik özelliklerini dahi anlamamış biri ile karşılaştık.

Anne Trulove’ın kişilik çizgileri çok basit değildir. Toprak sahibi babası ile kırsal alanda yaşayan, Tom ile evlenip, huzurlu bir yaşam sürmek isteyen sıradan bir kız görüntüsü verir. Doğal olarak, gerçekçi ve pragmatiktir. Bu yönü ile tam bir konformist denebilir. Ancak, Tom’a duyduğu aşk, onu kurtarma misyonu, bu aşka konformizmin sınırlarını zorlayan güçlü bir etik boyut katar. O kadar ki, sanki aşk düşüncesine aşıktır. Muhafazakâr değerlere karşı çıkmamakla beraber, tembel, hayalperest ama bir o kadar da naif ve kolayca etki altında kalabilen sevgilisini aramak için babasını terk edebilecek kararlılıktadır da. Aldatılmış, bırakılmış bir genç kızın üzüntüsü ile, kararlı bir kurtarıcı arasında, hiçbir zaman zayıflık göstermeden gider gelir. Acıma ve sevecenliğinin nedeni zayıflığı değil, umududur. Terk edilmiş olmanın hüznü ile, hâlâ seviliyor olmanın umudu sahnede çok hassas bir terazide tartılır.

Tülay Uyar’ın yorumu ise, karikatürden kişiliğe bir türlü inemiyor. Hiçbir derinlik, dramatik nüans göremiyorsunuz. Bildiğiniz, sulu göz melodram kızı. Hani, hamile filan kalıp da, herifi aramaya büyük şehire gelen Yeşilçam marulu. Ayrıca, fiziği de rolün gerçekliğini yontar nitelikte. Anne Trulove gençlik tazeliği, paniği, heyecan ve canlılığı taşıyan, sahne çekiciliğini bu eksene oturtarak, “bel canto” parlaklığına payanda yapan biri olmalı. Uyar bu fiziki tablonun çok dışında. The Rake’s Progress neoklasik bir operadır. Esas esin kaynağının Mozart, özellikle de, Cosi Fan Tutte olduğu bilinmeyen bir gerçek değil. Dolayısıyla, solistin canlandırdığı kişiliğe Mozart ruhu üfleyebilmesi çok önemlidir. Tülay Uyar’ın Anne Trulove’ı bu sınavı hiç veremiyor. Broadway müzikallerinin karikatür tiplerine olan tutkusu daha ilerisine izin vermiyor.

Peki, ya vokal performansı?

Anne Trulove’ın yukarıda çizilen kişilik portresi, sesine, arı bir tını, parlak vokalizler, nüanslar arasında rahatça dolaşabilen helmeli bir kartela olarak yansır. Acı ve üzüntü ile beraber yaşanan kararlılık, hatta isyan, vokal alanda geniş bir nüans yelpazesi gerektiriyor. Terk edilmenin melankolik ifadesi, yanı sıra, hâlâ seviliyor olduğuna yönelik umudun vurgulu dışavurumu, dramatik olduğu kadar koloratur alanı da tarar.

Oysa, Uyar’ın sesi ne tını, ne renk, ne de teknik kapasite olarak Anne Trulove’ı yaşatabiliyor. Nüansları duyumsatmayan, tizlerdeki çiğliğin Anne Trulove kişiliğindeki saflık/arılık imgesini gölgelediği, vokal çizgilerdeki düztabanlığın dramatik derinliği avladığı, yalınlıktan uzak arya performansı ile vokal konfor duygusu yaratmayan fraz akışı eşliğinde tam bir mayınlı alana sürükleniyorsunuz.

Anne Trulove’ın vokal zirveye çıktığı iki noktada, birinci perdenin üçüncü tablosunda, “No word from Tom” (Tom’dan haber yok) ile başlayıp, “I go, I go to him” (Ona gidiyorum) ile biten bölümde, beklenen Mozart tarzı yalınlığın büyüsü yerine, yapmacık ve zorlama şovu, tizlerin gerektirdiği lezzetten eser olmaması, vokalizlerde sallanan sesi… Üçüncü perdenin üçüncü tablosunda yer alan ninnideki romans tarzını, arabesk acılı uzun havaya dönüştürmesi… Oysa, akıl hastanesindeki bu sahne, nostalji ile beslenen sevgili yumuşaklığı ile, şevkatli bir anne imgesinin üst üste geldiği bir vokal alandır. Uyar’ın ise böyle kaygıları yok; “Bakın tizlere ne kadar kolay çıkıyorum!” u kanıtlamaya çalışan öğrenci örneğinin peşinde.

Kendi çalıp, kendi söylemeye çıkmış gibi. Düo’larda bu tavrı çok belirginleşiyor. Üçüncü perdenin birinci tablosunda yer alan Anne-Tom düo’sunda, resmen kendine söylüyor, adeta monolog. Oysa, her ikisinin ruh hallerindeki karşıtlığın yansıtılabilmesi için, karşıdakine endeksli söyleme zorunluluğu var. Tom’u ikna çabası da aynı neden ile, inandırıcılıktan uzak kalıyor.

Bütün bunlar Tülay Uyar’ın sahnede, yalınlık ve doğallığın sağladığı özgüven izlenimine epey uzak düştüğünü, Anne Trulove’ı ne ruhsal, ne fiziki, ne de vokal olarak canlandırabildiğini gösteriyor.

İyi de, kısmen başarılı sayılabileceği yerler yok mu?

Var. İlk sahnede, Anne’ın evinde Tom ile düo’ları. Sıradan aşk muhabbeti. Amerikan müzikali havasına çok yakın.

Sanırım, bu kadarı yeterli.

Yani, Arıkan’ın “ille Tülay Uyar” diye tutturmasının sanatsal bir gerekçesi görünmüyor. Böylelikle, kurum dışından sanatçı getirme koşulunun ikincisi, sanatsal üstünlük de yerine gelmemiş oluyor.

O halde, Tülay Uyar [Hatip] neden kurum sanatçısı Burcu Soysev’in yerini aldı?

İDOB’da kapanması gereken dönem

Sorunun yanıtı, İDOB’da kurulmuş olan ağalık düzeni ile birebir ilişkilidir. Bu sorun sanatsal çöküşe yol açmamış olsa idi, kurumsal bilinç eksikliği açısından yine de eleştirmek ile birlikte, sanatsal parlaklık poliçesi karşısında sesimiz daha az çıkabilirdi. Ama durum tam tersi; hem kurumsal, hem de sanatsal çöküş yaşanıyor. Tek nedeni, Arıkan ağalığının İDOB’u esir almış olması. Bu kurum hiçbir zaman La Scala olmadı ama, bugünkü gibi gazino da olmamıştı.

“Arıkan gittiğine göre, artık işler düzelir” iyimserliği gerçekçi mi?

Bir kurumun etinden, sütünden bu kadar uzun süre yararlanmış biri, elini o kurum üzerinden kolay kolay çekmez. Hele bir de, sırtını o kurumun düşmanı siyasal iktidara dayama çabası ile sırnaşıp duruyorsa. Böyle durumlarda ilk yapılan şey, kurumu perde arkasından yönetmeye devam edebilmek için, kendine yakın bir ekip kurmak, içlerinden birini “emanetçi” müdür yapmaktır. Arıkan böyle bir ekip kurmuş, “emanetçi” müdürü de belirlemiştir: Nejat Işık Belen.

Nejat Işık Belen iyi bir sanatçıdır. Bürokratik çarklar arasına sıkıştığı için, çareyi ağa Arıkan’ın kâhyalığını yapmakta bulmuş, bu da, İDOB bünyesindeki saygınlığını zedelemiştir. Şöyle: Kadrosu Samsun’da, eşininki ise İstanbul Operası’ndadır. Kendisi de, on yılı aşkın bir süredir İDOB’da sahneye çıkmakta, kadrosunu İstanbul’a aldırmaya çalışmaktadır. Bunun en efektif yolunun müdür Arıkan’a yanaşmak olduğunu düşünmüş ve yıllar içinde onun adeta mutemedi olmuştur. Öyle ki, Arıkan yıllarca atamaktan kaçındığı sanatçı müdür yardımcılığı koltuğuna, gölge müdür yardımcısı olarak onu oturtmuş, ondan sadık bir hizmetkâr yontmuştur. Doğal olarak, Belen de, Arıkan’ın ağalık bataklığına girdikçe, Arıkan yönetiminin bütün olumsuzluklarına ortak olacak, resmen olmasa da, etik olarak bu yükün altında kalacaktır.

İki sonucu olur: Adı, Arıkan’ınki ile anılır hale geldiği için, hem İDOB, hem de Genel Müdürlük’teki sevimsizler listesine yazılır. Bu ise, kadro sorununu daha da içinden çıkılmaz duruma sokar. Arıkan’ın, sorunu bakanlık düzeyinde çözme vaatleri falan sabun köpüğüdür. Ne Arıkan’ın öyle bir ağırlığı vardır, ne de birinin yasını tutabilecek kişiliktedir. Kendine yararı olmayan hiçbir işe girmez. Zavallı Belen yanlış ata oynamıştır.

İyi de, bunların Tülay Uyar [Hatip]’in Anne Trulove rolüne çıkarılması ile ne ilgisi var?

Nejat Işık Belen’in kadrosunun İstanbul’a alınıp, emanetçi müdür yapılabilmesi için, eş durumu dışında da bazı sağlam gerekçeler sunma gereği ortaya çıkınca, kendisinin konservatuarda hocalık yaptığı, aynı zamanda da “sanatta yeterlik” sürecinde olduğunun belgelenmesinin yerinde olacağı düşünülür. Tamam da, bu işler ha deyince olmaz ki. Sahnedekiler ile okuldakiler arasındaki ilişkiler sanıldığı kadar kolay değildir. Öyle bir bölüm başkanı bulmak gerek ki…

Arıkan’ın o bölüm başkanını bulması zor olmaz: Tülay Uyar [Hatip].

Saray gülü rektörlerden Handan İnci Elçin, Mimar Sinan Konservatuarı Opera Anasanat Dalı Başkalığı’nı Tülay Hanım’a tahsis etmemiş midir?

2020’de koltuğuna oturan çiçeği burnunda başkan, 2021 Eylül’ünden itibaren Nejat Işık Belen’i yarı zamanlı eğitmen olarak Mimar Sinan’a alır. 2022 Şubat’ında ise, “sanatta yeterlik”ine başlatır.

İşte, tam bu sırada, Arıkan, Tülay Hanım’ı Anne Trulove’da izlemenin herkes için büyük bir zevk olacağı düşüncesi ile, rolü teklif eder.

Tülay Hanım altta kalır mı? Bonus olarak, 2021-2022 ders yılında, Arıkan’ın akrabası, İDOB’dan emekli İsmail Hakkı Aksu’nun Mimar Sinan’da Türk Opera Tarihi dersi vermesinin çok yararlı olacağını belirtir. Teklif memnuniyet ile kabul edilmiştir.

Yıllar önce giremediği İDOB’a, bu kez özel davet ile başrol oynamaya gelen hırslı müzikalci Tülay Hanım’ın manevi tatmin duygusunu betimlemeye sanırım gerek yoktur. O kadar mı? Birkaç yıl içinde profesörlük ünvanı alacağına göre, acaba, Anne Trulove akademik dosyasına şık ve işlevsel bir hediye de sayılmaz mı?

Ayrıca, bu kazan-kazan ilişki ağı, emeklilik sonrasında, Suat Ağa’ya da Mimar Sinan kapısını aralayamaz mı?

Bu tezgâhın şimdilik iki kaybedeni var: Kurum olarak İDOB, kişi olarak gariban Burcu Soysev.

Suat Ağa’nın veda selamı: Ağalar çiftliklerini kolay kolay terk etmezler, bilesiniz!

Sonuç

İstanbul Opera-Balesi’ne ağalık kültürü hiç yakışmıyor. Bu zihniyetin ne ölçüde derine işlediğini bilemiyoruz. Ancak şunu çok iyi biliyoruz: Arıkan’ın ayağı İDOB ve AKM’den kesilmeden, bu rezillikten kurtulmanın olanağı yok. Hadi, İDOB cephesi halledildi, diyelim. Bu kez de, Saray kuşlarından biri olan AKM Sanat Yönetmeni Remzi Buharalı, nam-ı diğer Pansuman Remzi’ye takılma olasılığı var; hoş, Pansuman Remzi rüzgâr gülüdür, kimse için kendini siper etmez, daha çok cebine bakar ama, Arıkan ile olan yakınlığı farklı katmanlar içeriyor. Neyse, Pansuman Remzi’yi yakında anlatacağız.

İDOB yeni bir dönemin eşiğinde. Henüz müdürlük koltuğuna bir atama yapılmadı. Yasal prosedür gereği, başkoreograf Ayşem Sunal Savaşkurt vekâleten bakıyor. Ancak, daha şimdiden, Arıkan pasının temizlenmesine yönelik genel bir arzu ve iradenin gözle görülür örnekleri verilmeye başladı bile. Hiçbir rejisörlük yeteneği olmayan, Arıkan yanaşmalarından Caner Akın'ın rejisörlük talebi, iki hafta önce, Teknik Kurul tarafından oybirliği ile reddedildi. Yeni kurulacak yönetimin liyakatı esas alan, keyfiliğe uzak, kurum çıkarlarını öncelikli sayan bu türden kararları geciktirmeden alacağını ummak istiyoruz.

Önümüzdeki dönemde, nefes boruları ve kanatları açılmış bir İDOB görebilmek dileği ile…

[email protected]

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.