Sayfa yolu
GÖRÜŞ | Toplumdan uzak düşen bilim
Cenk Öner
Yayın Tarihi: 28.07.2026 , 00:55
Günümüzde bilim, üretim sürecinde hiç olmadığı kadar merkezi hale geldi. Tarihsel süreç boyunca yaşanan birikim ve sıçramalar ve 21. yüzyılla birlikte yaşanan müthiş ilerlemeler, bilim ve teknolojiyi tarihteki en ileri seviyeye getirdi. Buna rağmen toplumun geniş kesimleri hem Türkiye’de hem de genel olarak dünyada bilimsel düşünceden neden oldukça uzak ve gitgide uzaklaşıyor?
Bilimsel ve teknolojik gelişmelerin hızı giderek artmaktayken kitlelerde yaygın olarak bilimsel dünya görüşü tutunamıyor, komplo teorileri, mistisizm, astroloji, sahte tıp gibi alanlara çok sayıda insan meylediyor.
Geniş emekçi yığınlarının doğal afetlerden pandemilere, sağlık alanından iklim değişikliğine, uzay ve astronomiden evrim teorisine ve başka pek çok konuda manipülatif ve temelsiz iddialara, sözlere inanması, bilim dışı kimi tezlere itibar etmesi söz konusu.
Dijitalleşme ve sosyal medya üretimleri de bu süreci besliyor. Uzun ve kanıta dayalı düşünme biçimleri geri plana itilirken, kısa, çarpıcı ve çoğu zaman doğrulanmamış içerikler öne çıkıyor.
Bu şekilde, bilimsel temeli olmayan pek çok düşüncenin alıcısı olabiliyor. Sonuçta aşırı genellemeci, altı boş ve yüzeysel tezlere kapılmak mümkün hale geldi.
Komplo teorileri akıl almaz bir karşılık bulabiliyor. Birkaç örnek vermek gerekirse, küresel iklim krizinin ve aşırı hava olaylarının doğal olmadığı, bazı devletlerin iklimi kötü etkilemek istedikleri ülkelere havaya kimi kimyasallar püskürten uçaklar gönderdiği, HAARP benzeri sistemlerle doğal afetlerin, depremlerin tetiklendiği, COVID-19 pandemisi sürecinde üretilen aşıların, insanları kısırlaştırmak veya vücutlarına mikroçipler yerleştirerek onları küresel bir merkezden kontrol etmek amacıyla bir araç olarak kullanıldığı gibi komplo teorilerine inanan ve bunları anlatan epey insan olduğuna şahit oluyoruz. Bunları çoğaltmak pekala mümkün. Özellikle sağlık alanında oldukça fazla sayıda örnek var.
Kuşkusuz konunun siyaset ile kurulan bağı da etkilemesi, genellemeci, toptancı kimi yaklaşımların yayılmasını kolaylaştırması da söz konusu. Irkçılığın, yabancı düşmanlığının yayılmasının, kulaktan dolma söz ve iddiaların alıcısının artmasının da bu tabloyla ilişkisi var.
Günde 10-12 saat ve haftanın 6 günü çalışan ve yoksullukla boğuşan insanlardan bilimsel ve nesnel düşünceye yaklaşmalarını ne kadar bekleyebiliriz diyebilliriz.
Ayrıca bu durumu eğitim eksikliği ile açıklamak da söz konusu olabilir.
Ancak eğitimi tek başına bir çözüm olarak değil; içinde bulunduğu düzende neye hizmet ettiği ile, neyi, nasıl, kimin çıkarları için öğrettiği ile birlikte değerlendirmek gerekiyor.
Elbette eğitim sisteminin bilimsel zeminden uzaklaşması, ülkemizde egemenlerin tercihleri doğrultusunda yaşanan dinselleşmenin eğitim sistemini ve müfredatı dönüştürmesinin de pek çok geriletici sonucu oldu ve oluyor. Sorgulayan, okuyan ve araştıran insan tipolojisi yerine biat eden insan amaçlandığı için, eğitim süreçleri de sınavlara odaklı ve bilimin yaşamla bağını kurmadan yapılanıyor.
Öğrenciler eğitimi, okumayı ve bilimi yaşam boyu ilişki kurulacak kavramlar olarak değil, katlanılıp bitirilecek zorunluluklar olarak algılıyor. Bilimsel yöntem öğrenilmeden, bilimle gerçek bir bağ kurulmadan liselerden, üniversitelerden mezun olunabiliyor.
Ancak sadece bunlar ile yetinmek konuyu biraz yüzeysel olarak ele almak anlamına geliyor.
Bilimsel düşünce ile toplum arasındaki kopukluğun gitgide artmasının nedenlerine daha yakından bakalım.
Bilim neden ve nasıl gelişti?
Bilim antik çağlardan bu yana sadece merak ürünü olmadı. Bilimi büyüten ve sürekli sınanıp yeni ilerlemelere mecbur bırakan her zaman üretim süreci, üretim ilişkileri olmuştur.
İnsan doğayı dönüştürürken, mevcut üretim ilişkilerini sürdürürken hep yeni ve daha ileri bilgilere ihtiyaç duydu.Tarım, madencilik, gemicilik daha sonraları sanayi, ulaşım, savaş teknolojileri hep yeni bilgilere ihtiyaç duydu. Bu nedenle bilim, üretici güçlerin gelişmesinin parçası haline geldi.
Kapitalizm ise bunu olağanüstü hızlandırdı.
Kapitalizm tüm dünyayı tek pazar haline getirdi, mühendisliği ciddi olarak geliştirdi, bilim insanlarını finanse etti, teknolojiyi üretime koştu, bilimi üretici güç haline getirdi.
Ama kapitalizm aynı zamanda bilimi metalaştırdı. 20.yüzyılın sonlarından bu yana ise bunu sınırsızca hayata geçiriyor. Neoliberalizm, büyük ölçüde bilimi piyasaya bağladı. Bilimsel araştırmalar büyük ölçüde şirketlerin çıkarları doğrultusunda, savunma sanayi, ilaç tekelleri ve teknoloji şirketleri tarafından yönlendirilir oldu. Bilim insanları topluma hizmete etmekten uzaklaşıp daha çok sermayenin etki alanına girdiler. Bilgi artık toplumun ortak mirası olmaktan uzaklaşıp şirketlerin ve sermayenin tahakkümüne daha çok girdi. Bilim profesyonellerin işi haline geldi, giderek dar uzmanlık alanlarına bölündü, insan kendi yarattığı bilgiye büyük ölçüde yabancı hale geldi.
Geçmişte bilgi kamusal bir değeri ifade ederken bu mekanizmalar günümüzde bunu değiştiriyor, değiştirdi.
Bilimin toplumdan uzak düşmesinde hepsinin payı var.
Bugün insanlar genel olarak bilimin üretimi veya arkaplanı ile ilgilenmiyor. Bilimi teknolojik son ürünler üzerinden tüketiyorlar.
Kullanılan araçlar, akıllı telefonlar, yapay zeka, otomobiller, GPS, tıbbi cihazlar, uçaklar, trenler, binalar hepsi bilimsel bir arkaplana ve tarihsel birikimlere dayalı olarak bugüne geldiler.
Ama bu arka plan, bu araçların çalışma mekanizmalarından başlayalım, doğayı, evreni açıklamaya çalışan teorilere, evrim teorisine, astronomiye, jeolojiye, pek çok başka bilimsel konuya kadar ilgi çekmiyor, araştırılmıyor, yüzeysel şekilde ele alınıyor. Bunların ancak en son noktadaki çıktıları somut bir araca dönüştü ise kullanılıyor.
Oysa bilgi kolektif emeğin ürünüdür.
Bir teleskop, bir aşı, bir bilgisayar, bir uzay aracı sadece bir veya birkaç bilim insanının değil, hem insanlık tarihi boyunca üretilen sayısız gelişmenin hem de doğrudan ve dolaylı olarak çok değişik alanlardan araştırmacıların ürünüdür.
Bilim toplumsal karakterde bir uğraştır ve bu bugün kapitalizm tarafından görülmez hale getirilmiştir.
Bilim yalnızca bir bilgi değil, bir düşünme yöntemidir.
Bugün kapitalizmin dayattığı yüzeysellik, dağınıklık ve yol açtığı yukarıda anlatılan yarılma diyalektik yöntem ve düşünceyi devredışı bırakmıştır.
Oysa diyalektik yöntem ve düşünce çelişkileri, değişimi, karşılıklı etkileşimi, tarihsel gelişimi ve bütünlüklü kavramayı öğretir.
Doğada, tarihte, toplumda belirleyici olan süreçlerin kendi içlerindeki karşıtlık ilişkileri ile ilerlediğini ve tüm süreçlerin bu maddi temelli yaklaşımla açıklanabileceğini öne sürer. Bu yaklaşım sadece doğa bilimlerinde değil, sosyal bilimlerde de analiz yeteneğini güçlü kılar ve çok daha fazla açıklayıcılık sağlar. Buna her konudan sayısız örnek üretmek mümkündür.
Günümüzde popüler bilim iletişimi alanında emek veren çeşitli platformların verdikleri son derece değerli emek, bilime topluma yaklaştırmak anlamında bazı ilerlemeler sağlasa da, bu tabloyu tersine çevirmeye yetmiyor.
Sorun yapısal, bunu görmek gerekiyor.
Dolayısıyla çözüm de yapısal olmak durumundadır.
Bilime amacını veren üretim ilişkileriyse, üretim araçlarının özel mülkiyete dayalı olduğu bir toplumsal sistemde gerçek bir çözüme ulaşmanın zemini bulunmuyor. Çünkü böyle bir düzende hiçbir şeyin toplum için planlanması, kurgulanması amaçlanmıyor. Bilim ve bilimsel düşünce de bundan payını alıyor.
Tarihte burjuva devrimlerinin yaşandığı ve sonrasında kapitalizmin aşılması üzerinden düzen değişikliği talebinin yükseldiği dönemlere daha yakından bakarsak, bu dönemlerde bilim insanlarının ve bilimsel düşüncenin önemi ve değerinin yüksek olduğunu görebiliriz.
Burjuva devrimleri ve monarşinin yıkılması sürecinde burjuvazinin bilim insanlarını kendi çıkarları için desteklemesi, finanse etmesi 19. yüzyıldan itibaren bilimde bir sıçrama yaşanmasının ana nedenidir.
Sonrasında 20. yüzyılla birlikte sosyalizmin bütün dünyada kendisini göstermesi, SSCB ve sosyalist ülkelerin kurulması bu sürecin önünü daha çok açmış ve toplum-bilim ilişkisi tüm bunların etkisi ile güçlenmiştir. Bu şekilde bilimsel düşüncenin prestiji de yükselmiştir. Çünkü kamusallık, toplum için bilim üretimi, halkın çıkarlarını öne çıkarmak mümkün olmuş ve bu, hayatın tüm alanlarına yansımıştır. Sosyalist deneyimler, bilimin kamusal niteliğini güçlendiren ve eğitimi geniş halk kesimlerine ulaştıran tarihsel örnekler ortaya koymuştur.
Böylece 19 ve 20. yüzyıllarda bu bağlamda bilimin her alanında çok önemli atılımlar yaşanmıştır.
Ancak 20. yüzyılın sonlarından bugüne gelen yaklaşık 40 yıllık süreçle birlikte bilimsel düşüncenin toplumsal etkisinin azalmasına ve toplum ile bağının kopmasına yol açan bir süreç tüm dünyada yaşanıyor.
Özet olarak bu dönemde yaşanan karşı devrim, neoliberalizmin yükselmesi ve bunun yaşamın tüm alanlarını etkilemesi bu tabloya yol açan ana etken olmuştur. Bugünkü toplumsal koşullarda kapitalizm tüm dağıtıcılığı, geri çekiciliği ve bilim karşıtı düşünceleri beslemesi ile insanları manipüle ediyor.
Burjuvazinin tarihsel olarak ilerici bir sınıf olduğu dönem çoktan sona ermiştir. Mevcut üretim ilişkileri üretici güçlerin ve bilimin toplumsal potansiyelinin önünde giderek daha fazla engel oluşturmaktadır. Bilimin gelişimi sürse bile, bu gelişme toplumun ortak ihtiyaçlarından çok piyasanın, rekabetin ve sermaye birikiminin ihtiyaçları tarafından belirlenmektedir.
Bu nedenle bilim ile toplum arasındaki kopuşun kalıcı olarak aşılması yalnızca bilim iletişiminin güçlendirilmesi ya da eğitim sisteminin iyileştirilmesiyle mümkün değildir. Sorunun kökü, üretim ilişkilerinde yatmaktadır.
Bu nedenle buradan kurtuluş bugün ancak üretim ilişkilerinin değiştirilmesine dayanan düzen değişikliği talebinin yeniden yükselmesi ile olacak ve bu şekilde bilimsel düşünceye yaslanma ve bilime olan güven yeniden yükselecektir. Böyle bir dönüşüm, bilimsel dünya görüşünün yeniden toplumsal ölçekte güçlenebilmesi için gerekli tarihsel zemini yaratacaktır.
Çünkü düzen değişikliği ihtimalinin toplumda algılanır hale gelmesi hemen her şeyin, başta bütün toplumsal ilişkilerin sorgulanması anlamına gelecek, hem de bu sorgulama hayatın tüm alanlarına dair yeni sorgulamaların önünü açacak ve bu sayede bilimsel düşünceyi referans kabul etme eğilimi güçlenecektir. Bu şekilde bilimsel düşünce yeniden toplumla güçlü bağlar kurabilecektir.
Bilim toplum ilişkisinin kalıcı olarak güçlenmesi ise sosyalist bir düzenin kurulması, halkın ihtiyaçlarının öncelenmesi ve kamusal mülkiyetin yerleşik hale gelmesi ile hayata geçebilecektir.
İşte o zaman bilim toplum etkileşiminin artması ile insanlığın yaratıcı potansiyeli serbest kalacak, günümüzün teknolojik olanakları halkın çıkarlarına dönük olarak kullanılabilecek ve bilimsel düşünce temelinde çok daha büyük atılımlar yaşanabilecektir.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.