Sayfa yolu
GÖRÜŞ | Sosyalizm açısından Hegel’in önemi: Dönüşüm sonuçta öznenin bir ürünüdür
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Haber Merkezi
Yayın Tarihi: 21.01.2023 , 08:53 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54
Geçen yıl Nota Bene Yayınları’ndan “Hegel'in Gölgesi” kitabı yayımlanan Yener Orkunoğlu, Hegel, Marx ve sosyalizmin kuruluş/gelişme dönemlerinde bilincin/öznenin rolü üzerine sorularımızı yanıtladı. Röportajı, “İslamcılığa karşı hem burjuva aydınlanmasının gerektirdiği görevleri, hem de sosyalist aydınlanmanın gerektirdiği “iki” görevi birlikte yürütmek gerekir”, diye düşündüğünü belirterek bitiren Orkunoğlu, bu görevlerin yerine getirilebilmesi için birçok insanın felsefi sorunlara ilgi göstermesi gerektiğini vurguluyor. Hegel’e atıfla değişim ve dönüşümde öznenin rolüne ve bilim-felsefe-sanat üçlüsü ile beslenen politik yaklaşımın önemine dikkat çekiyor.
Orkunoğlu’nun röportajda da dile getirdiği Marksizmin Hegel ile ilişkisi ve bu bağlamda Friedrich Engels’e getirilen eleştiri çerçevesi daha önce soL’da da yayımlanan makalelerle Gelenek dergisinin Aralık 2020 tarihli 151. sayısında tartışılmıştı.
***
Hegel’in önemi dünya komünistlerince, reel sosyalizm döneminden beri biliniyor ve işleniyordu. Örneğin, iki sosyalist profesörün, hep reel sosyalizm çerçevesinde kalmış bir Hans Heinz Holz’un veya bir Domenico Losurdo’nun kitap ve makaleleriyle yaptıkları Hegel çağrıları, 1990’larda yayına girmiş olan Topos dergisi, bu konuda ciddi ipuçları veriyor. Siz kitabınızda “Marx’ı bırakıp Hegel’e dönelim” demiyorsunuz elbette. Bilinç, ideoloji, medya, siyaset gibi “arayüzlerin” önemini vurgulamak açısından bu kitabınızla yeni kapılar açılması gerektiğine işaret ediyorsunuz. Kendiniz de bir kapı açma çabası içindesiniz. Siyasetin bir altyapı öğesi olarak değerlendirilmesi yolundaki vurgu, bugün neden ve ne kadar önemli sizce? Hegel’in bu doğrultusunu sizce bugün nasıl görmek gerekir?
YENER ORKUNOĞLU - “Marx’ı bırakıp Hegel’e dönelim” gibi bir düşüncem yok. Ancak amacım, Marx sonrası Alman Marksizm’indeki bazı eksiklikleri aşmak ve Marx’ın teorisini Hegel ile zenginleştirmektir. Burada iki düşünceye dikkat çekiyorum: Eksikleri aşmak ve zenginleştirmek.
Hans Heinz Holz ve Domenico Losurdo gibi düşünürlerin Hegel felsefesinin önemi üzerinde sürekli durmaları, gerçekten takdire değer bir tutumdur.
Benden çok önce, Marksizm’deki eksikliklere ve sorunlara işaret edenler oldu. Fakat bu sorunlara, ilk dikkat çeken düşünürlerden biri, Plehanov’dur. Rus Marksisti Plehanov, bir yandan üretici güçler ile coğrafya arasında bir ilişki kurması açısından önemlidir. Diğer yandan bilincin, fikirlerin ve bireyin rolünü dikkate alması açısından Rus devrimci hareketi üzerinde önemli bir rol oynamıştır.
Plehanov’a göre, idealist tarih anlayışında, doğru bir yan vardır; yani fikirlerin dünyayı yönettiğini ileri süren idealist tarih anlayışı, belirli bir hakikati dile getirmektedir. Fakat bu hakikat bütün bir hakikat değildi, çünkü fikirlerin doğuşu ve kaynağı konusunu karanlıkta bırakmaktadır.
Lenin, I. Emperyalist Paylaşım savaşı sırasında Plehanov’un sosyal şovenizmini eleştirmesine karşın, Marksist felsefe konusunda en önemli eserlerin Plehanov tarafından kaleme alındığını vurgulamaktan çekinmemiştir.
Üzerinde düşünülmesi gereken soru şudur: Neden Almanya’dan değil de Rusya’dan bir düşünür Marksizm’in sorunlarına dikkat çekmiştir? Bence bu sorunun cevabı önemlidir. Üç noktaya dikkat çekmek isterim:
Birincisi, Rusya’nın Batı’dan farklı özgül koşullara sahip olmasıdır. İkincisi, II. Katerina (1729-1796) yönetimi sırasında Rusya'ya yayılan Fransız Aydınlanma felsefesi, önemli bir rol oynamıştır. Gizli örgütlenme, iktidarı ele geçirme, silahlı mücadele gibi Fransız devrimci geleneği, Rusya’da Narodnik örgütlenmelere yol açmıştır. Üçüncüsü ise, Hegel’in felsefesinin devrimin cebri olarak, çok erken bir dönemde Rus aydınları tarafından kabul görmesidir. Örneğin, çok önem verdiğim Alexander Herzen açısından, Hegel felsefesi iki önemli şeyi açığa çıkarmıştır: Bağımsız eylem ve kişiliğin özerkliği.
Kısacası, Rus devrimci geleneği, kendi özgünlükleri temelinde, Fransız devrimci geleneği ile Hegel felsefesini birleştirmeyi başarmıştır. Bu senteze dayanarak, Marksizm’i yorumlamıştır.
Kitaplarımda ve bazı makalelerimde Engels’e felsefi konuda yönelttiğim üç temel eleştirimi tekrar etmek isterim. 1. Engels, Doğa bilimlerine önem vererek, felsefeye gerek kalmadığını ileri sürdü. Bence felsefeyi küçümseyen bu tutum, pozitivizmin Marksizm’e sızmasın kapı araladı. 2. Engels’in, doğadaki diyalektik ile toplumdaki diyalektik arasında ayrım yapmaması, bilincin ve eylemin rolünün küçümsenmesine götürmüştür. 3. Bilincin küçümsenmesini onun saydığı üç diyalektik yasada görmek mümkün. Neydi bu üç yasa? A- Niceliğin niteliğe dönüşümü ve tersi yasası. B- Karşıtların karşılıklı iç içe geçmesi yasası. C- Yadsımanın yadsınması yasası.
Bu üç yasa içinde bilincin ve eylemin rolü nerede?
Sonuç olarak şuna vurgu yapmak istiyorum: Alman Marksizm’inde eksik olan şey, bilinç ve eylemin rolüne yeterince önem verilmeyişidir. Çünkü ekonomik materyalizm, kapitalizmin zorunlu olarak kendiliğinden sosyalizme doğru evrileceği veya kapitalizmin kendiliğinden çökeceği gibi düşüncelere zemin hazırlamıştır. Amacım şunu bilince çıkarmak: Politikanın ekonomi karşısında önceliği vardır; dolayısıyla bize gerekli olan “ontolojik politik” yaklaşımdır. Ontolojik politika ile kastedilen şey, bilim-felsefe-sanat üçlüsü tarafından beslenen politik yaklaşımdır.
Değişimin ve dönüşümün öznenin eseri olduğuna dikkat çekmesi açısından Hegel önemlidir.
Prof. Dr. Holz’un Hegel’deki devrimci dinamikle Marksizm arasındaki bağların altını özellikle çizmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Hangi “ihtiyaç” buna neden olmuş olabilir? Sonuçta reel sosyalizmin kapsama alanından geliyor bu tür uyarı ve eleştiriler…
Prof. Dr. Holz ve Ernst Bloch gibi filozoflar, Hegel felsefesinin devrimci özünü kavrayanlar ender filozoflardır. “Hegel ve Fransız Devrimi” (1957) adlı eserinde Joachim Ritter, Hegel felsefesinin esasta özgürlük felsefesi olduğunu, vurgular. Ritter, şöyle der: “Hegel felsefesini en çok etkileyen olay Fransız Devrimi’dir. Hegel’in felsefesi gibi, en iç dürtüsüne kadar devrimin felsefesi olan ikinci bir felsefe yoktur.”
Holz, Ritter’in bu saptamasını kabul ederek, bundan hareket ederek Hegel felsefesi ile Marx arasında belirli bir bağlantı kurmaya çalışır. Hegel diyalektiği, mevcut gerçekliğin sürekli bir değişim içinde olduğundan hareket eder. Toplumdaki değişimi ise mümkün kılan ise, özne-nesne çelişkisi ve gerilimidir. Hegel, değişimi mantıksal açıdan temellendirirken, özellikle bilinç olgusuna vurgu yapmaktadır. Bu nedenle, Hegel felsefesinden şu çıkarsama yapılmaktadır:
“Bilinci daha yüksek bir seviyeye gelen halk, yasaları hâlâ eski konumda ısrar eden yasal düzenlemelere itaat etmez; onların yıkılması gerekir ki, bunu durdurmaya hiçbir şeyin gücü yetmez.”
Marx ise, bu değişimi, toplumsal olgulara ve sınıf çelişkilerine dayandırmaktadır. Bana göre, bu bakış son derece önemlidir; ancak bu bakış, değişim olgusunda bilinç faktörünü yeteri kadar dikkate almayan bir izlenim bırakmaktadır.
Yeri gelmişken, Prof. Dr. Holz ile tanıştığımı da ifade etmek isterim. Onun bir kitabını, “Niederlage und Zukunft des Sozialismus” (Sosyalizmin Yenilgisi ve Geleceği), Almancadan Türkçeye çevirmek istediğim için onunla ilişkiye geçtim. 2009 yılında İsviçre’ye gidip görüştüm. Türkçe çeviriye önsöz yazmasını rica ettim. Bu vesileyle onunla bir röportaj da yaptım, ama o dönem, eşimi yeni kaybettiğim için yayınlama fırsatı ve isteği duymadım; uygun bir zamanı beklemeyi tercih ettim. Arşivime baktım. Röportaj, hemen hemen bütünüyle yazılı hale gelmiş durumda. En kısa zamanda yayınlamayı planlıyorum.
Kitabınızın bir yerinde Hegel’de “restorasyonun mümkün olamayacağı” düşüncesinin yer ettiğine dikkat çekiyorsunuz. Bunun marksist-leninist ideolojiye ve reel sosyalist kadrolara bir biçimde miras kaldığını ve “sosyalist bir iktidardan sonra karşıdevrim mümkün değildir” kolaycılığı olarak yansıdığını söyleyebilir miyiz? Reel sosyalizm deneyimine baktığımız zaman, Stalin ve beraberindeki kurucu kadroların yaşadığı sert çekişmelerden tersi bir izlenim ediniyoruz. Yani eski düzene dönüşün mümkün olduğu endişesi dikkat çekiyor. O çok sert ve yer yer acımasız hesaplaşmaların bir karşıdevrimin mümkün olduğu tedirginliğine karşılık geldiğini düşünebiliriz. Sizce, Hegel’deki restorasyonun olanaksızlığı fikri nereye açılıyor?
Burada iki tür “restorasyon” arasında ayrım yapmak gerekir. Bu ayrımı anlayabilmek için, feodal toplumdan kapitalist topluma geçiş ile kapitalist toplumdan sosyalizme geçişin birbirinden farkını ortaya koymak gerekir. Kapitalist üretim tarzı, meta üretimi ve ticaret, bizzat feodal toplumun bağrında doğup gelişir. Klasik terminoloji ile konuşursak, kapitalist toplumun alt-yapısı, feodal toplumun içinde doğar gelişir. Değişen alt-yapı üzerinde, politik bir devrim gerçekleşir ve politik devrim, burjuva toplumunun önündeki her tür (ekonomik, politik, ideolojik, kültürel) engeli ortadan kaldırmayı daha ileri boyutlara götürür. Bir başka şekilde söylemek gerekirse, önce burjuvazinin “toplumsal devrimi” büyük ölçüde feodal toplumun bağrında gelişir, “politik devrim” ise sonradan gelir.
Oysa kapitalist toplumdan sosyalist topluma geçişte, durum farklıdır hatta tersidir. Şöyle ki: Sosyalist üretim biçimi kapitalizmin bağrında doğmaz; dolayısıyla sosyalist üretim biçimine geçiş, ilkin “politik devrim” gerektirir ve bu politik devrim, yukarıdan aşağıya kolektif ve planlı ekonomiyi gerçekleştirmeye çalışır. Dolayısıyla politik düzlemde yapılan her hata, sosyalist üretim biçiminin gelişip yerleşmesinde önemli engeller çıkarır ve geriye dönüş için, restorasyon için önemli zemin hazırlar. Dolayısıyla, “sosyalist bir iktidardan sonra karşıdevrim mümkün değildir” sözü gerçekçi değildir. Sosyalistlerin iktidarda olması, sosyalist üretim biçiminin egemen olması demek değildir. Dolayısıyla “sosyalist iktidar” terimi, “sosyalist üretim biçimi” terimi ile özdeş şeyler değildir.
Lenin’in yaşamının yitirmeden önce, hastalığı nedeniyle, dikte ettirdiği iki makalesi var: En sonuncu “Az Olsun Öz Olsun”, diğer makalesi ise “Kooperatifçilik Üzerine” başlığını taşıyan makalesi. İlk makalesinde, esas olarak, çıkarcı amaçları için partiye girenlerin partiden tasfiye edilmesini konu edinir. İkinci makalesi çok ilginçtir. Aklımda kaldığı kadarıyla Lenin şunu ileri sürüyor: Dünya devrimin olmadığı koşullarda, sosyalizm ve kapitalizm belli bir dönem yan yana yaşamak zorunda kalacaktır. Ancak uzun dönemde kapitalizm ve sosyalizm yana yana yaşayamazlar. Lenin, sosyalizmin kapitalizm karşısında dayanabilmesi ve zafere ulaşması için, üç alanda (ekonomik, politik ve kültürel) yapılması gerekenlere işaret eder:
- Ekonomik alanda, verimliliğin artırılması. Sosyalizm, verimliliği artırarak, ekonomik alanda daha az çalışma olanağı yaratarak, BOŞ ZAMAN yaratmalı. Ve boş zamanı, emekçilerin kendilerini politik görevler üstlenmesi ve kendilerini kültürel açıdan geliştirmeleri için kullanmayı başarmalıdır.
- Politik alanda, devlet ve partideki bürokratik yapının aşılması: Lenin’e göre, kitleler politikaya katılmadan devlet işlerini üstlenmeden sosyalizm uzun dönemde başarılı olamaz.
- Kültür devriminin gerekliliği: Köylü ülkesi olan Rusya’da büyük kültürel dönüşümler ve kültür devrimi olmadan sosyalizmin geleceği garanti altına alınamaz.
Bana kalırsa, Sovyetler Birliği, bu üç hedefi gerçekleştirmede tam bir başarı sağlayamamıştır. Bunun nedenleri ayrı bir tartışma konusudur.
Ne var ki, birçok insan kolaycılığa kaçarak, Stalin’i eleştirmekte ve suçlamaktadır. Sosyalizmin çöküşünü, bütünüyle tek bir insana dayandırmak doğru değildir. Ancak Stalin, “köylü kafalı işçilerin”, bir meslek öğrendikten sonra, daha fazla ücret talepleri karşısında boyun eğdiği için eleştirilebilir. Yüksek ücret talepleri, parti içinde ve toplumda liberalizmin tohumlarını atmıştır. Fakat bu konuya girmeyelim. Çünkü çok ayrıntılı bir tartışmayı gerektirir ki, onun yeri bu söyleşinin konusu değil. Ancak Sovyet deneyi, son derece önemli bir deneydir. Bu deneyin olumlu ve olumsuz yanlarını dikkate alarak geleceğe bakmak gerekir.
70’lerde bizde Birikim çevresinin ektiği Althusser manyasına (marksizmden Hegel’in kazınması) karşı çıkan çok oldu. Selahattin Hilav, Prof. Dr. Ömür Sezgin, Prof. Dr. Yalçın Küçük, Metin Çulhaoğlu…Yani entelektüel kapasitesi yüksek solcular karşıdevrimci bir ekibin Türkiye’deki marksizme yamamaya çalıştığı bu modaya kapılmadı… Böyle bakınca, şunu söyleme hakkımız var gibidir: Hegel’in bütün devrimci müktesebatıyla çağdaş marksizme de içkin olduğunu Türkiye marksistleri, aydınları kabullenmiş oluyorlardı… Bu konudaki düşüncelerinizi alabilir miyiz?
Öncelikle, Selahattin Hilav, Prof. Dr. Ömür Sezgin, Prof. Dr. Yalçın Küçük ve Metin Çulhaoğlu hakkında bir iki şey söylemek isterim. Ben, Yalçın Küçük’ün en az 20 kitabını okudum. Son derece önemli bir aydın ve düşünür. Son dönemlerinde, bence biraz yanlış yerlere sapmasına karşın, onun eserleri birçok insanın entelektüel gelişiminde önemli rol oynamıştır. Selahattin Hilav’ın Felsefi Yazılarını, Metin Çulhaoğlu’nun 3 kitabını okudum. Ömür Sezgin’in Marx ve diyalektik materyalizm konusundaki kitabından haberim var.
Ortadoğu toplumlarında felsefi bir gelenek olmadığı için, bir düşünürün görüşleriyle polemik yaparak onu gündemde tutma geleneği ne yazık ki çok zayıf. Umarım, bu durumu aşacak yeni bir gelenek yaratılabilir. Türkiye sosyalist hareketinin en önemli zaaflarından biri, Ortadoğu’nun bazı olumsuz özelliklerinden kurtulamamasıdır.
Nedir sizce bu olumsuz özellik?
Rasyonel düşünceye nazaran, duygusallığın daha ağır basması ve daha egemen olmasıdır. Aklın eğitiminden geçmeyen duygusallık ise, iki aşırı uç arasında gidip gelir: Ya göklere çıkarmak ya da yerden yere vurmak.
Yukarıda Lenin’in Plehanov karşısındaki tutumundan bahsettim. Plehanov’un siyasal anlayışı ile felsefi görüşü arasında ayrım yapmayı başaran biriydi Lenin.
Daha 15 yıl önce yayınlanan Postmodernizm ve Nietzsche’nin Gerçek Yüzü (2007) başlığını taşıyan kitabımda, Fransız filozoflarının moda felsefelere düşkün olduğunu, yapısalcı ve postmodern felsefelerin neden Fransa’da doğduğunu açıklamıştım. Bu çerçevede Althusser’in de görüşlerini eleştirmiştim. 1960’lı yıllarda yapısalcılığa ve Althusser’e ağır eleştiriler yöneltenlerden biri, değer verdiğim bir düşünür olan Henri Lefebvre idi.
“Hegel’in Gölgesi’ (2022) başlığını taşıyan son kitabımda ise, Hegel’i gözden düşürmeye çalışan Althusser’e eleştirilerimi devam ettiriyorum. Tabii, Althusser’i eleştirmem, onun Türkiye’deki taraftarlarına karşı da bir eleştiridir. Ancak şunu vurgulama gereği duyuyorum: Bir düşünürü eleştirmek kolaydır; ancak en zor olan şey, eleştirilen düşünürde değerli olan fikirlere dikkat çekmektir. Bunu herkes başaramaz. Bu anlamda Althusser’in “Devletin İdeolojik Aygıtları” konusundaki görüşleri, devlet teorisine bir katkıdır. Bu görmezden gelinemez.
Ancak bugün koşullar o kadar geri ki, İslamcılığa karşı hem burjuva aydınlanmasının gerektirdiği görevleri, hem de sosyalist aydınlanmanın gerektirdiği “iki” görevi birlikte yürütmek gerekir, diye düşünüyorum. Bunun için birçok insanın felsefi sorunlara ilgi göstermesini canı gönülden isteyenlerden biriyim.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.
.png)
