Sayfa yolu
GÖRÜŞ | Kültür sanat alanında sessizlik gerçekten bozuldu mu?
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Günselin Seda Çetinkaya
Yayın Tarihi: 05.09.2025 , 23:18 Güncelleme Tarihi: 06.09.2025 , 22:57
Son dönemde kültür sanat dünyasından peş peşe gelen taciz ve istismar ifşaları, sektörde uzun süredir var olan sessizliği bozdu. Her gün sosyal medyada farklı gerekçelerle hikayesini yeni paylaşan insanlarla karşılaşıyoruz. Bu vesileyle yıllardır kulaktan kulağa fısıldanan ama yüksek sesle dile getirilemeyen bu olayların görünür olması, sadece bireysel suçları değil, çürümüş bir düzenin tüm katmanlarını da açığa çıkardı diyebiliriz.
İlk ifşalarla birlikte hissettiklerimiz ortaktı: şaşkınlık, öfke ve bir yandan da "zaten biliyorduk" duygusu... Sessizlik yerini görünür olmaya bırakırken, bu dalga kültür sanat dünyasının temellerini yıkmadı ama sarstı. Ancak hâlâ sorulması gereken sorular var: Bunlardan biri de sessizlik gerçekten bozuldu mu?
Ben kendi alanım olan müzik üzerinden devam edeceğim. Müzik, diğer sanat dalları gibi kolektif bir üretim süreci gerektiriyor. Orkestralar, korolar, sahne arkası ekipleri... Hep birlikte üretiriz ama ne yazık ki bu kolektif yapılar içinde eşitsizlikler varlığını sürdürür. Son günlerde adı geçen birçok kişi, sektörde "saygın", "usta" ve "otorite" olarak anılan figürlerdi. Bu insanlar, konumlarını güç aracı olarak kullanarak genç sanatçıları
–çoğunlukla kadınları ve maalesef kimi zaman çocukları– istismar ettiler. Burada sorun yalnızca kişisel ahlaksızlıklar değil; bu davranışları mümkün ve sürdürülebilir kılan yapının ta kendisi.
Otorite ilişkileri, özellikle hoca–öğrenci, şef–orkestra liderliği gibi alanlarda, sorgulanamaz bir hiyerarşi yaratıyor. Bu durum, gücü elinde tutanların her türlü sınırı aşabilmesini mümkün kılıyor. “Sanatçının dehası her şeyi affettirir” anlayışı ise hem bu davranışları mazur gösteriyor hem de mağdurları yalnızlaştırıyor.
Bugünlerde tartışılan taciz olayları çoğunlukla cinsel içerikli vakalar üzerinden yürütülüyor. Ancak unutulmamalı ki, taciz yalnızca fiziksel ya da cinsel saldırı değildir. Psikolojik baskı, sürekli küçümsenme, tehdit, aşağılama ve sistematik mobbing de birer taciz biçimidir. Güç dengesizliklerinin olduğu her yerde, bu tür ihlallerin zemini vardır. Müzik gibi yaratıcı ama güvencesiz sektörlerde, “katlanmak” bir norm haline gelir. Rekabetçi ortamlar, kurumsal sessizlik ve “alanın dışına çıkarsan iş bulamazsın” tehdidi, birçok sanatçıyı yaşadıklarını anlatamayacak hale getiriyor..
İçinde bulunduğumuz sorun sadece "bazı kötü insanlar" meselesi değil. Bu, doğrudan kapitalist üretim ilişkileriyle bağlantılı yapısal bir krizdir. Büyük sanat kurumları, sponsorlar, yöneticiler, konservatuvarlar ve eğitimciler... Pek çoğu ya bu olaylara göz yumdu ya da üstünü örttü.
Bir başka boyut da medya. Sosyal medya ifşaları bu kez görünürlük kazandırdı, evet. Ama aynı zamanda bilgi kirliliği, linç kültürü ve manipülasyon tehlikesi de arttı.
Gerçek bir değişim istiyorsak, sadece bireysel ifşalarla değil; yapının kendisini sorgulayarak ilerlemeliyiz. Konservatuvarlarda taciz, toplumsal cinsiyet ve etik konuları zorunlu eğitim olarak müfredata girmeli örneğin. Hoca–öğrenci ilişkisi yeniden tanımlanmalı; "usta–çırak" romantizminin ve istismarın arkasına saklanmamalı. Orkestralarda ve kurumlarda etik komiteler oluşturulmalı. Sanatçılar arasında dayanışma ağları kurulmalı, özellikle genç sanatçılar için güvenli alanlar yaratılmalı. Sendikal yapıların güçlenmesi, hukuki ve psikolojik destek mekanizmalarının kurulması ise olmazsa olmazdır. Ve belki çok basit ama ilk adım; suçlular korunmamalı.
Burada gördüğümüz tablo, aslında sadece sanat alanına özgü de değil. Şiddet ve taciz toplumumuzda dayanışmanın azalmasının bir semptomu. Bugün ‘mobbing’, ‘taciz’ ya da ‘emekçiler arası şiddet’ dediğimiz şeyleri tekil olaylar olarak görmek bizi yanıltır; hepsi aynı güvencesiz ve rekabetçi sistemin ürünü. Çıkış yolu da bireysel vakaları tek tek cezalandırmaktan değil, birbirimiz için kaygılanmayı, dayanışmayı ve kolektif bir “biz”i yeniden inşa etmekten geçiyor. Ancak bu şekilde hem emek hem de sanat dünyasında gerçek bir dönüşüm mümkün olabilir.
Sanatı, bu dünyayı değiştirme gücüne sahip bir araç olarak gördüğümüz için, değişimi sağlamak adına yalnızca bireysel suçları sorgulamakla yetinmemeli, aynı zamanda tüm sektörü, güç ilişkilerini ve yapısal eşitsizlikleri de sorgulamalıyız. Ancak bu şekilde gerçek anlamda “özgürleşmiş” ve adil bir sanat dünyası yaratabiliriz. O zaman sanat, sadece var olanı yansıtmakla kalmaz, aynı zamanda onu dönüştürme, yeni bir gerçeklik inşa etme gücüne de sahip olur.
Gerçek bir dönüşüm, yalnızca cesur ifşalarla değil, onları izleyen radikal yapısal müdahalelerle mümkün. İşte o zaman evet, sessizlik bozuldu diyebiliriz. Ama şimdilik sadece ilk çatlaktayız gibi duruyor.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.