Göçmenler ve Avrupa’nın krizi

Ortadaki sorunlara basitçe birer yanlış politika denilemez. Sığınmacı meselesi ve kaçakçılarla mücadele söylemi aynı zamanda önemli kozlar sunuyor, o nedenle bu meseleyi çözmek de istemiyorlar.

Eren Korkmaz

Göçmenler ve sığınmacılar açısından yine zor bir dönemden geçiyoruz. Hem Belarus-Polonya sınırında hem de Fransa ile İngiltere arasında son 2 haftada onlarca sığınmacı yaşamını yitirdi, binlercesi de ağır şartlarda, birbirleriyle kavgalı devletlerin arasında sıkışmış şekilde, askerlerin baskısı ve işkencesiyle karşı karşıyalar. Afganistan’ı, Irak’ı, Suriye’yi, Yemen’i, Libya’yı, Sudan’ı, Sahel’i yıkan, askeri ve siyasi müdahalelerle yaşamı çekilmez hale getiren devletler oralardan ayrılan insanların temel bir hakkı olan sığınma hakkını da reddediyorlar. Sığınma hakkını ortadan kaldırır, göç edenler için şartlar çekilmez hale gelirse daha fazla insanın gelmesine engel oluruz anlayışıyla her türlü yasa dışı yöntem uygulanıyor ve ne yazık ki bu politikalara ülkelerin içinde toplumsal desteğin yüksek olmasından da yararlanılıyor.

Yunanistan ve Akdeniz’deki durum

Önce Yunanistan göçmen botlarını geri ittirmeye, batırmaya başladı, bir şekilde adalara çıkabilenleri de AB desteğiyle hapishane şeklinde tasarlanan sözde “yüksek teknolojili, yeni nesil” mülteci kamplarına kapadı. Somos adasının ardından 26 Kasım’da yeni bir mülteci kampı da Koş Adasında papazların kutsamasıyla açıldı. Öncesinde adalara çıkanlar Atina’ya sevk ediliyor, orada kayıtları yapıldıktan sonra serbest bırakılıyordu, mülteciler de yolculuklarına devam ediyorlardı. AB fonuyla inşa edilen bu yeni hapishane tarzı kamplar ile mültecilere adalara çıkmayı başarsanız dahi yıllarca bu hapishanelerde kalacaksınız, bir yere gidemeyeceksiniz mesajı veriliyor.

Bununla da yetinilmiyor. Geçen ay basına yansıyan AB’nin gizli ordusu başlıklı haberlerde Yunanistan ve Bulgaristan’ın Türkiye ile kara sınırlarında sivil giyimli, maskeli, silahlı ve köpekli grupların mültecileri yakalayıp işkence ederek geri gönderdiği ortaya çıktı ve bunların polisle ve AB’nin sınır güvenliği örgütü Frontex ile bağlantılı olduğu kanıtlandı.

Sadece Yunanistan değil, Kuzey Afrika’ya gelip Akdeniz’i aşmaya çalışanlar da Malta ve İtalya gibi devletlerce kurtarılmak yerine Libya sahil güvenliğine bilgi verilerek Libya’daki köle kamplarına atılıyor. Libya’nın kendi içinde bir otorite yokken onbinlerce göçmen orada sıkışıp kaldı ve her gün UNHCR önünde yaptıkları eylemlere kimse ses vermiyor. Her ne kadar göçmen meselesi Türkiye ile Yunanistan arasında zaman zaman sorunlara yol açsa da AB’nin Türkiye ve Libya ile yaptığı anlaşmalar ve para desteği nedeniyle devletler arası ciddi bir kriz henüz açığa çıkmadı.

Polonya-Belarus sınırındaki kriz

Akdeniz ve Ege yolu zorlaşınca bu kez başka göç yolları devreye giriyor. Rusya, Ukrayna ve Belarus üzerinden Polonya ve Litvanya’ya geçip ardından AB içinde devam etmek uzun yıllardır bilinen bir yol olsa da hem pahalı hem de zor olduğu için öne çıkmıyordu. Bu nedenle daha çok ekonomik durumu daha iyi olan Afganların tercih ettiği biliniyordu. Diğer yollar kapanınca çoğunluğu Irak Kürdistanı’ndan binlerce göçmen bu yolu denemek zorunda kalıyor.

Bunun sonucunda ise Belarus ile Polonya ve Litvanya arasında kriz ortaya çıktı, buna Belarus’un yanında Rusya ve Polonya ile Litvanya’nın yanında AB de dahil oldu. Sınırlara karşılıklı askerler yığıldı, savaş uçakları gövde gösterisi yaptı, göçmenler iki sınır arasında aşırı soğuklara rağmen bir o yana bir bu yana ittirildi. Soğuktan ve açlıktan aralarında çocuk ve bebeklerin olduğu 10’un üstünde göçmenin yaşamını yitirdiği biliniyor, çok sayıda göçmen de hastanelik oldu.

AB Belarus’u kendisine yönelik yaptırımlar ve siyasi müdahaleler nedeniyle göçmenleri bir koz olarak kullanmakla suçluyor. Belarus’un en azından gelen göçmenleri sınıra yönlendirdiği ve durumdan siyasi bir fırsat çıkarmaya çalıştığı sır olmasa da burada asıl mesele Avrupa Birliği içindeki en gerici, mülteci ve kadın düşmanı yönetim olan Polonya hükümetinin mültecilerin sığınma hakkını reddetmesi, onların başvurularını almak yerine sınıra asker yığması, mülteciler soğuk ve açlık içindeyken yardım kuruluşlarının ve gazetecilerin bölgeye gelmesine izin vermemesi ve tüm bu süreçte Avrupa Birliği’nin tam desteğini almasıdır. Sadece siyasi destekle sınırlı kalmamış ve İngiltere gibi birçok ülke ayrıca Polonya sınırına asker de göndermiştir. Burada mültecilerin haklarını gasp eden, onların yaşadığı sorunları pekiştiren tutum esas olarak AB tarafından sergilenmektedir.

Fransa ile İngiltere arasındaki kriz

AB ve NATO ülkeleri Belarus karşısında net bir duruş sergilese de ve Türkiye vizesi ve bileti olduğu halde Suriye, Irak ve Yemen vatandaşlarını Minsk uçağına almayacağını ilan etse de sığınmacı meselesi bu ittifak içinde de ciddi çatlaklar oluşturuyor. En son aralarında çocukların ve hamile kadınların olduğu, yine çoğu Irak Kürdistanı’ndan 27 göçmenin Fransa’dan İngiltere’ye geçerken botun batması sonucu ölmesi, aynı günlerde başka botların son anda kurtarılması İngiltere ile Fransa arasında siyasi krizi tetikledi.

Zaten balıkçıların av sahası nedeniyle anlaşamayan, AB ile Kuzey İrlanda sınırı üzerinden pazarlıkların devam ettiği ve yakın zamanda Avustralya’nın denizaltı siparişinde Fransa’nın tasfiye edilmesi nedeniyle iki ülke arasında ciddi siyasi sorunlar devam ediyorken sığınmacılar nedeniyle iki ülke yöneticileri arasında kamuoyu önündeki tartışmalar yoğunlaştı. İngiltere göçmenlerin botlara binmesini engellemek için Fransa topraklarında İngiliz polisinin de devreye gezmesini, para ve teknoloji desteği vermeyi önerirken Fransa bunu egemenlik hakları nedeniyle reddediyor ve zaten binlerce göçmenin geçişine engel olduğunu savunuyor.

Olan göçmene oluyor

Tabii olan göçmenlere oluyor. Burada bazı konulara vurgu yapmakta fayda var. Öncelikle bu kriz orduların seferber edilmesine yol açsa da krize neden olan mülteci hareketliliği genel içinde çok küçük bir paya sahip. Milyonlarca mülteci komşu ülkelerde yaşamaya devam ediyor. Türkiye’de, Pakistan’da, İran’da, Ürdün’de, Lübnan’da, Bangladeş’te, Uganda’da milyonlarca mülteci yaşıyor. AB özgülünde günümüzdeki krizde ise birkaç on bin gibi sayılardan bahsediliyor.

İkincisi, insanların sığınma hakkı evrensel bir hak ve bu ülkelerin hepsi tarafından tanınıyor. Sığınma başvurusu güvenli sayılan ilk ülkede olacak diye bir şart da hukuki olarak yok, yani bir mülteci Suriye’den kalkıp Almanya ve Fransa gibi ülkeleri geçip İngiltere’de sığınma başvurusu yapabilir. Ayrıca Yunanistan, Polonya ve İngiltere hükümetleri tarafından yasalaşması planlanan geriye ittirme suçtur, sığınma hakkının reddidir ve insanların yaşamlarını tehlikeye atmaktadır.

Üçüncüsü Irak, Suriye, Afganistan, Sahel, Libya gibi ülkelerden kalkıp çeşitli kaçakçı ağlarından destek alarak Belarus’a veya Fransa’ya gelmek binlerce avro harcamayı gerektirmektedir. Sadece Belarus’a gelmenin yaklaşık 15-20 bin avro harcamaya neden olduğu basına yansıyor. Bu da hem göçmen sayısını azaltıyor hem de sığınmacılar arasında sosyo-ekonomik durumu görece daha iyi olan bir kesimi öne çıkarıyor.

Küçük çocuklu aileler olsa da genelde bekar genç erkekler ve kadınlar bu yolu tercih ediyorlar. Bunu bir aile stratejisi olarak düşünmekte fayda var. Aileler birikimlerini ortaya koyarak, gerekirse tarlalarını, evlerini satarak aile içinde bir veya birkaç kişinin yol masraflarını karşılıyor ve onlar hedef ülkelere varırsa ailenin geri kalanı getirmeleri veya geride kalanlara maddi destek sunması bekleniyor. Sığınmacıların İngiltere veya Almanya gibi bir ülkeyi hedeflemesi ise genellikle o ülkelerdeki mevcut ilişki ağlarına, tanıdıklarına, o ülkelerin yasalarına ve sığınmacının eğitimine, yabancı dil bilgisine göre değişim gösteriyor.

Sistem bozuk

Son olarak Avrupa Birliği’nde ve İngiltere’de sığınmacı ve göçmen sisteminin bozulduğunun ve yaşanan sorun ve trajedilerin sebebinin kendileri olduğunun altını çizmek gerekiyor. Bu sadece burada öne çıkan devletlerin sığınmacıların geldikleri ülkelerde yaptıkları yıkımdan dolayı değil. Kendi iç kamuoyularının da baskısıyla yeni göç hareketlerini istemeyen bu devletler insanların sığınma hakkını reddediyorlar ve yasal başvuru şartlarını neredeyse tamamen ortadan kaldırıyorlar. İngiltere’ye geçmeye çalışırken yaşamını yitiren Mariam adlı genç bir kadının İngiltere’de yaşayan nişanlısının yanına gelmek için yaptığı iki vize başvurusunun reddedilmesi üzerine bu yolu denediği ortaya çıkıyor.

Göç hareketliliğinin büyük çoğunluğunun yasal olduğunu, yasadışı sayılan göçmenlerin de yine büyük çoğunluğunun yasal bir vize ile gelip vize süresi bittiğinde geri dönmeyenlerden oluştuğu bilindiği içn artık yasal vize (sığınma statüsü, turist vizesi, çalışma izni veya oturum) almak oldukça güçleşti. Özellikle Suriye ve Irak gibi ülkelerden vize almak imkansız denilebilir. Türkiye gibi ülkelerde dahi vize için onlarca belge talep ediliyor. Dolayısıyla göçün sebepleri varlığını korudukça yasal yolların kapatılması daha zor ve tehlikeli diğer yolları öne çıkartıyor.

AB de İngiltere de resmi düzeyde esas kavgalarının kaçakçı ağlarıyla olduğunu iddia ediyorlar. Göçmenlere bu acıları yaşatanların da onları kandıranların kaçakçılar olduğu, bu suç örgütlerinin dağıtılması gerektiğini iddia ediyorlar. AB Belarus’u insan kaçakçılığını organize etmekle suçlarken İngiltere ile Fransa da birbirlerini kaçakçıların suç şebekelerini dağıtamamakla itham ediyor. Toplumların içinde göçmenlere sempati duyanlar da kaçakçı ve suç şebekeleri söylemleri ile pasifize ediliyor. Ancak belirtmek gerekir ki mültecileri bu kaçakçı ağlarına mecbur bırakanlar da zaten AB ve İngiltere’nin mevcut politikaları. İnsanların sığınma hakkı ve göç talebinin zorbalıkla engellenmesi insanların kaçakçılardan medet ummasına neden oluyor.

Mevcut sorunların yaşanmasında AB’nin belirleyiciliğinin bir nedeni de mülteci hareketliliğini engellemek için Türkiye ve Libya gibi ülkelerle anlaşmalar imzalaması ve mültecileri tutmaları için para teklif etmeleri. Bu da Türkiye’den Fas’a birçok ülke yönetimine AB’ye şantaj yapma imkanı sunuyor. Özetle hem içeride yasal yolları kapamaları hem dışarıda göçmenler için diğer ülke yönetimleriyle pazarlıklar yapmaları sorunun daha da derinleşmesine neden oluyor.

Yanlış politikalar mı, bilinçli tercihler mi?

Yukarıdaki meselelere basitçe birer yanlış politika denilemez. Sığınmacı meselesi ve kaçakçılarla mücadele söylemi aynı zamanda önemli kozlar sunuyor, o nedenle bu meseleyi çözmek de istemiyorlar. Yasadışı ve tehlikeli geçişleri önlemek adı altında sınırlara son teknolojik ürünlerin de kullanıldığı yoğun bir askeri yığınak yapılıyor. Göçmen bahanesiyle sınırların militarize edilmesi ve orduların devreye girmesi yeni savaş ve çatışmaların ön habercisi olarak değerlendirilebilir.

Göçmenlerin yasal konumlarının sorgulanması, birçoğunun kayıtdışı yaşamaya mecbur bırakılması, kayıtlı olanların çoğunun çalıştığı işyerinden sponsorluk almak zorunda olması, hatta İngiltere’de olduğu gibi yeni yasa önerileriyle vatandaş olanların dahi vatandaşlıklarının belirli şartlarda geri alınmasının gündeme getirilmesi göçmenler üzerindeki sosyal, ekonomik ve siyasi baskıları arttırıyor, onların itiraz etmesini, haklarını savunmasını engelliyor, sömürüye dayalı çalışma şartlarını kabullenmelerine neden oluyor. Göçmenlerin ötekileştirilmesi aynı zamanda yerli nüfus içinde ırkçı, şovenist fikirlerin yayılmasını da hızlandırıyor. Hükümetler ve medya organları göçmenlere yönelik tepkiyi sürekli canlı tutuyor. Tabii olan yaşamını yitiren veya travmalar geçiren göçmenlere, özellikle de çocuklara oluyor. Bu barbarlık reddedilmelidir.