Sayfa yolu
Gericilerin emperyalizm eleştirisi ne kadar samimi?
Yayın Tarihi: 19.08.2023 , 08:24 Güncelleme Tarihi: 29.09.2025 , 22:12
Türkiye’nin uluslararası alandaki etkisinin yakın dönemde artıyor olmasının ardında pek çok sebep var. Ancak bunlardan en belirleyici olanı Erdoğan ve yakın çevresinin diplomasi alanında oyunun kurallarını kavramış olmaları, uluslararası alandaki çelişkileri kullanmaları herhalde. Burada emperyalizmin krizinin sonucu olarak ortaya çıkan boşluklar ve çatlaklar söz konusu elbette ancak ortada iddia edildiği gibi bir başarısızlık yok.
Türkiye sermayesinin AKP döneminde elde ettiği yurtdışı kazanımlar alt alta yazıldığında ortaya küresel olmasa da bölgesel anlamda hatırı sayılır bir etki çıkıyor. Türkiye sermayesi AKP rejiminin tüm kamu kaynaklarını tek merkezden yönetmesi sayesinde bütünlüklü hamleler silsilesiyle çok yönlü açılımlar gerçekleştiriliyor.
Balkanlar ve Doğu Avrupa, Kafkasya, Kuzey ve Orta Afrika, Güneydoğu Asya, Latin Amerika gibi bölgelerin sermaye ihracı anlamında öne çıkan odak bölgeler olduğu görülüyor. Sermayenin faaliyet alanları mobilyadan alkollü içeceklere, dayanıklı tüketim mallarından silah sanayiine kadar çeşitlenmiş durumda. Bunun yanı sıra belirtilen bölgelere THY, Diyanet Vakfı, Türkiye Maarif Vakfı, TİKA, DEİK, Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı (YTB) gibi çok çeşitli kurumlarla da müdahale edildiğini hatırlatalım.
Bu tabloya Türk Silahlı Kuvvetleri’nin artık NATO kapsamında öne çıkan ve güvenilir müttefiklerin başında geldiğini eklemek yeterli olacaktır. Kurmay heyetinin tamamı NATO karargâhlarında eğitim görmüş olan komuta heyeti, bugün artık NATO’nun gözünü arkada bırakmayacak şekilde çeşitli uluslardan genç komutanlara eğitim vermekte, adeta çok sayıda üçüncü dünya ülke ordularında bir “Türkiye ekolü” yaratmaktadır. Harp Okullarında eğitim gören yabancı subay adayları arasında Bosna-Hersek, Azerbaycan, Afganistan, Arnavutluk, Moldova, Gambiya, Somali, Güney Kore gibi ülkelerden gelenler yer alıyor. Gelecekte ülkelerinde komuta kademelerinde yükselmesi planlanan bu kadrolar Türkçe biliyor ve NATO “terbiyesini” Türk kültürüyle beraber alıyor. TSK açısında eklenebilecek bir diğer husus da yurtdışında bulunan personel sayısının çokluğu. NATO kapsamında özel görevlendirmeler olsun, ikili anlaşmalarla yabancı üslerde bulunan personel olsun Kıbrıs dahil ülke dışında bulunduğu düşünülen yaklaşık 50 bin rakamı hiç de azımsanacak bir sayı değil.
*
Buraya kadar çizmeye çalıştığımız resim herhalde muradına ulaşmıştır. AKP iktidarında Türkiye sermayesi yurt dışında giriştiği bütünlüklü hamlelerle adına ne dersek diyelim emperyal hevesler peşinde koşmaktadır. Sahada durum böyleyken, teorik alanda AKP teorisyenlerinin yaklaşımı bir garabet halinde. “Yeni yetmeleri” bırakıp daha “ağır toplara” bakalım.
Davutoğlu döneminde Başbakan danışmanlığı yapmış olan 1959 doğumlu Süleyman Seyfi Öğün akademik bir isim. Uluslararası İlişkiler alanında uzman olan profesör liberal-muhafazakâr bir kalem olarak Yeni Şafak'ta yazıyor.
Konu başka ülkeler olunca tumturaklı teoriler üretebilen bir yazar:
"Kapitalizmin bir dünyâ sistemidir. Bu sistem, eşitsiz olduğu baştan belli olan bir dünyâ işbölümü kurar. Dünyâ işbölümü, jeoekonomi, jeopolitik ve jeokültür olarak bir sac ayağına oturur. Jeoekonomi sermâyenin eşitsiz birikim, genişleme ve eşitsiz paylaşım süreçlerinin coğrafî dağılımını anlatır. (Gelişmişler, az gelişmişler, geri kalmışlar). Jeopolitik ise küresel sermâyenin avantajlarına göre şekillendirilen siyâsal ve hukuksal yapılara işâret eder. (Ulus ve devlet). Nihâyet jeokültür , sermâyenin küresel dağılımında hiyerarşik yapılandırmalara karşılık gelir. (ilkeller, medenîler). Buna göre, dünyânın jeoekonomik işbölümünde merkez olarak tâbir edilen coğrafyalar birikimin tekellerini oluştururlar. Bu, birikimi dondurmak mânâsına gelmez. Sermâye sâdece bir birikim olsaydı servetten farkı kalmazdı. O aynı zamanda kârını kendi asimptotunda sonsuzlaştırmak için genişlemek, başka coğrafyalara açılmak zorundadır. Müstemlekecilik işte bunun neticesidir. Veri bir müstemleke hem hammadde, hem ucuz işgücü -çok defâ kölecilik- hem de yeni bir pazar olarak işlev görür."
Burada elbette “emperyalizm” dememek için gösterilen çaba ortada. Bol “jeo” soslu analizin sonunda hedefin yeni pazarlar elde etmek olduğu da kabul edilmiş.
Ancak nasılsa konu Türkiye, AKP rejimi ve Türkiye sermayesinin benzer macera girişimlerine gelince kafalar karışıyor:
“Yeni Türkiye Yüzyılı çok heyecan verici bir motto. Türkiye ve Türkler insanlık âilesi içinde çok daha muteber bir yeri hak ediyor. Tayyip Erdoğan ve AK Parti’nin önünde artık siyâsal bir mânia kalmadı. Muhalefeti ağır bir mağlûbiyete uğrattılar. Bunun çok mühim olduğunu düşünüyorum. Muhalefetin seçim propagandası tam bir neoliberal çerçeveye oturuyordu. Kazansalar muhtemelen, “temiz para bulduk” saflığıyla beynelmilel tefecilerden yüksek fâizlerle borçlanacak; memleket ve millet olarak defâlarca seyrettiğimiz ve sonunu çok iyi bildiğimiz bir filmi yeniden seyredecektik. AK Parti buna karşı haklı olarak millici bir duruş sergiledi ve unutmayalım ki bu duruşuyla kazandı. Doğrusu iktidârdan önümüzdeki mahalli seçimlere kadar, büyük çaplı yapısal dönüşümler beklemiyorum. Bu itibârla seçimlere kadar finans alanındaki uzmanlaşmış kişilerle çalışmak son derecede anlaşılır bir durum. Ama mahalli seçimlerin ardından finans uzmanlığı kadar, belki de ondan kat be kat fazla olarak hakikî mânâda ekonomistlerle çalışmak gerekecek. Yeniden devlet öncülüğünde sektörlerimizin gözden geçirilmesi, makro plânlamalar üzerinde kamusal ağırlığı olan, Türkiye’nin ismini dünyâ piyasalarında SİHA’larımız kadar parlatacak yeni yatırımlara girişilmesi şart. Ekonomiyi hâlâ finanstan ibâret gören liberal dar görüşlülükle Türkiye Yüzyılı hedeflerine ulaşmak zorlaşacaktır.”
Herhalde seçimlerden hemen sonra kaleme aldığı yukarıdaki satırları içinden geçmekte olduğumuz ve tamamen emekçilerin sırtına yüklenmiş olan ekonomik kriz ortamında hatırlamak istemeyecektir. Arap ülkelerinde kapı kapı dolaşıp para dilenen, “finans uzmanı” ekiple çalışmak zorunda kalan bir yönetimden bahsediyoruz. Buram buram emperyal heves kokan “Türkiye Yüzyılı” yolunda yaptığı önerinin ne olduğu bile anlaşılmayan bir ucubelik de teorik katkısı yazarın.
Bülent Erandaç 1948 doğumlu. Hürriyet gazetesinde çalıştıktan sonra Sabah gazetesine geçti. Tansu Çiller ve Necmettin Erbakan’ın başbakanlıkları sırasında Başbakanlık Müşaviri oldu. Özal-Demirel hattındaki ilerleyişi AKP’nin kurulmasıyla beraber Erdoğan’ın çevresinde şekillendi. Bir dönem Kültür-Turizm Bakan Danışmanlığı yaptı. Şimdilerde Stratejik Düşünce Enstitüsü'nde yazıyor.
Geçtiğimiz yıl Eylül ayında Erdoğan’ın yurt dışı temaslarıyla coşan Erandaç kendisini zorlukla kontrol edebiliyor:
“1915'lerde Birinci Dünya savaşı ile kurulan “20’inci Yüzyıl Düzeni” sona erdi. “Yeni Dünya Düzeni” kuruluyor. İçinde yaşadığımız süreçte 21’inci yüzyıl düzeninin mimarisi ilerliyor. Bu yeni süreci çok iyi okuyan Başkan Recep Tayyip Erdoğan-Türk Devlet Aklı ülkemizi bir taraftan Büyük Türkiye yaparken, diğer yandan 21’inci yüzyılın ‘Özgül Ağırlığı Olan Bölgesel Küresel Aktör Konumuna’ taşıyor. Başkan Erdoğan'ın 10 gün içinde yenidünya şekillenmesini bire bir ilgilendiren Doğu'dan Batıya gerçekleştirdiği 2 küresel toplantı, Türkiye’nin dünya çağında geldiği Küresel Aktör konumunu gözler önüne serdi. Özbekistan Semerkant'ta BRICS Zirvesine katılan Erdoğan, New York’ta Birleşmiş Milletler Zirvesi’ne geçti. Erdoğan'ın Doğu'nun zirvesinden Batı'nın zirvesine yapmakta olduğu sefere kızıl elma seferi demek gerçeğin bir ifadesi olacaktır. Biden'a kapak olsun.”
Hızını alamayan yazar, inanılmaz kestirimler yaparak “küresel oyunu bozuyor”:
“Yeni Dünya Düzeni kuruluyor. Yeni Dünya mimarisinde bölgesel güç-küresel aktör başkan Erdoğan hem Doğu'da hem Batı'da jeopolitik ve jeoekonomik hamlelerini sürdürüyor. Dünya haritasını önümüze koyalım. Batı'da Amerika, Avrupa solda Çin-Rusya, tam ortada merkez konumda bölgesel küresel oyuncu Türkiye var. Türkiye’mizin önünde büyük fırsatlar ve imkânlar var. Bu fırsatları çok iyi değerlendirip büyük Türkiye olmak elimizde. Birlik ve beraberlikle Türk-İslam medeniyetini yeniden kurmak önümüzde duruyor.”
Yine emperyalizm diyemeden yapılan Yeni Dünya Düzeni analizleri burada da karşımızda. Öte yandan formül hazır; Batı’da ABD, “solda”(!) Çin-Rusya, ortada Türkiye. Büyük Türkiye! Bu muhteşem derinlikli analiz yaklaşımını neresinden tutmalı bilemiyoruz.
Dikkat edilirse düzenin başat aktörünün teorisyeni olmaya soyunan kadroların gündeminde emperyalist merkezlerin krizleri, emperyalist hiyerarşi içindeki güç dengeleri, pay kapma savaşımları yer almıyor. Emperyalizmin ideolojik krizi, yani artık dünya halklarına vaat edecek bir umudun kalmamış olması gündemde değil. Yine emperyalist merkez devletlerinde yaşanan sınıf savaşımı, bu ülkelerin bağrında yer alan, adeta ayrı bir toplum gibi yaşayan siyahiler, mülteciler, göçmenler yok. Hele hele emeğinin hakkını arayarak kimi yerlerde sermayeye başkaldıran emekçiler hiç yok.
Son bir alıntı da “Türk modeline” dair olsun. Bu sefer konuşan Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkan Yardımcısı (TİKA) Dr. Rahman Nurdun:
“TİKA, Afrika'da her sene ortalama 400 proje gerçekleştiriyor. Diğer ülkelerin yardım faaliyetlerinden farkımız Cumhurbaşkanımızın da her zaman dile getirdiği, Türk tipi kalkınma modeli. Biz, hiçbir zaman Afrika ülkelerine kendi taleplerimizi dayatmıyoruz. Diyoruz ki bir yardım talebiniz varsa talebe yönelik yardım yapalım. O bölge için ne uygunsa onu uygulamak en doğrusu. Temiz suya erişim, açlıkla mücadele, işsizlik gibi sorunlar var. Biz her zaman samimi yaklaşalım, karşılıklı tecrübe paylaşımında bulunalım. Biz her zaman insana dokunan yardım yapıyoruz.”
Bu teorisyenlerin herhalde ortak özellikleri Türkiye sermayesinin yatırım yaptığı ülkelerin sömürge geçmişlerini anlatırken emperyalizmi hatırlarken, bugün dünyada hakim olan sistemin adını koymaktan çekinmeleri olsa gerek. Ayrıca “Türk modeli” adı altında önerilenin de bütünlüklü bir sermaye ihracı ve o ülke ekonomik pazarının farklı enstrümanlarla kuşatılması olduğunu görmemek için herhalde müslüman kardeşliğinin gözleri tamamen bağlamış olması gerekiyor. “Gönüllere dokunan” bu kaynak aktarımının ardındaki kapitalist gündem saklanamayacak kadar ortada.
İtiraf etmeseler de bu teorisyenler de emperyalizmin dünyaya egemen, kapitalist üretim ilişkilerinin ise belirleyici olduğunu bal gibi biliyorlar. Ancak borazanlığını yaptıkları Türkiye sermayesinin ülke dışında var etmeye çalıştığı bir etki alanı var. Sermaye, kendi borusunun öteceği bu çöplüğü büyük bir emekle var etmiş olduğundan dikkatleri üzerine çekmeme telaşında. Onlar sömürgeci değil, onlar “insana dokunuyor”!
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.
