Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Geleceğe el koymak: Hollanda’da emeklilik hakkının piyasaya devri ve 2026 kırılması

Hollanda’da 1 Ocak 2026'da yürürlüğe giren yeni emeklilik yasası; emekliliğin toplumsal bir hak olmaktan çıkarılıp finans piyasalarının ritmine bağlandığı, devletin ise sosyal garantörlük rolünden bilinçli biçimde çekildiği daha geniş bir neoliberal yeniden yapılanmanın parçasıdır.

Gamze Özdemir

Yayın Tarihi: 09.01.2026 , 00:00 Güncelleme Tarihi: 09.01.2026 , 00:07

Hollanda’da 2023’te kabul edilen ve 1 Ocak 2026'da yürürlüğe giren yeni emeklilik yasası, başından itibaren kamuoyuna “teknik bir uyum” ve “kaçınılmaz bir reform” olarak sunuldu. Bu anlatı, meselenin siyasal ağırlığını görünmez kılmak için kurulmuş bir perdedir. Çünkü yasa, bugün itibarıyla emekçilerin yaşamında somut sonuçlar üretmeye başladığında, bunun yalnızca idari bir düzenleme olmadığı çok daha açık biçimde görülecektir. Yaşanan dönüşüm; emekliliğin toplumsal bir hak olmaktan çıkarılıp finans piyasalarının ritmine bağlandığı, devletin ise sosyal garantörlük rolünden bilinçli biçimde çekildiği daha geniş bir neoliberal yeniden yapılanmanın parçasıdır.

Bu nedenle 2026’yı yalnızca bir takvim eşiği olarak değil, emekçilerin geleceğinin kim tarafından yönetileceğine dair sınıfsal bir kararın yürürlüğe giriş tarihi olarak görmek gerekiyor. Emekçinin yaşamının en temel güvence başlıklarından biri olan emeklilik, hak olmaktan çıkarılıp bir yatırım sonucuna çevrilirken; devlet de emek lehine kurulmuş —tarihsel zorunlulukların ürünü olan— garantörlük hattını terk etmektedir. Üstelik bunu gürültüyle değil, sessizlikle yapmaktadır.

Avrupa’da sosyal devlet bir ‘tercih’ değil, zorunluluktu

İkinci Dünya Savaşı'nın faşizmin yenilgisi ve Sovyetler Birliği’nin 1945’te zaferle çıkması, kapitalizmi küresel ölçekte savunma pozisyonuna itti Avrupa’da sosyal devlet, bir “iyi niyet tercihi” değil, kapitalizmin kendini sosyalizmden koruma mekanizması haline geldi.

Bu nedenle emeklilik, sosyal güvenlik, kamusal sağlık ve eğitim gibi alanlarda devletin fiilî garantör olması, kapitalizmin insani bir evrimi değil; güçlü işçi hareketlerinin ve sosyalizmin yarattığı tarihsel basıncın sonucuydu. Devlet, sınıf çatışmasını yönetilebilir kılmak ve sistemin sürekliliğini sağlamak için riskin bir bölümünü üstlenmek zorunda kaldı. Bu tarihsel arka plan hesaba katılmadan bugünkü tasfiyeyi anlamak mümkün değildir.

Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte bu tarihsel zorunluluğun ortadan kalktığı iddia edildi. Neoliberal ideoloji, kapitalizmin alternatifsiz olduğunu ilan etti. Bu noktadan sonra sosyal devlet “gereksiz yük”, sağlık, eğitim, emeklilik ve sosyal güvenlik ise “taşınamaz maliyet” olarak tanımlanmaya başladı. Hak kavramı bütçe kalemine indirgenirken, yurttaşlık “maliyet” tartışması içinde siyasetsizleştirildi.

Ortaya çıkan şey, devletin küçülmesi değil; rol ve taraf değiştirmesi ya da özüne dönmesidir. Sosyal risklerden çekilirken piyasayı ve sermayeyi daha sert, daha bağlayıcı ve daha disiplinli biçimde güvence altına aldı. Zorunluluk kamusal güçle dayatılırken, piyasanın sonuçlarına dair sorumluluk bireylere devredildi. Bugün emeklilik alanında yaşanan dönüşüm, bu kopuşun güncel ve somut ifadesidir.

Hollanda’da emeklilik rejimi değişti: Sosyal haktan zorunlu piyasalaştırmaya

Hollanda’da kabul edilen yeni emeklilik yasası, teknik dili ve “kaçınılmaz reform” söylemiyle sunulsa da özünde bir sosyal politika düzenlemesi değildir. Bu yasa, devletin emekle kurduğu tarihsel ilişkinin köklü biçimde yeniden tanımlanması anlamına gelmektedir. Emeklilik, toplumsal bir hak olmaktan çıkarılıp finans piyasalarına endeksli bir risk rejimine dönüştürülmekte; bu dönüşüm de geniş bir toplumsal tartışma yürütülmeden, adım adım ve düşük perdeden hayata geçirilmektedir.

Yıllarca “sosyal devlet modeli’nin örnek ülkelerinden biri olarak anlatılan Hollanda’da emeklilik sistemi, bu anlatının temel dayanaklarından biriydi. Eski sistem, emekçiye şunu vaat ediyordu: Çalışma hayatı boyunca ödenen primlerin karşılığında, yaşlılık döneminde öngörülebilir ve görece istikrarlı bir gelir. Yeni yasa ile birlikte bu vaadin merkezindeki ilke ortadan kalktı. Emeklilik sisteminin en kritik değişikliği, garantili emeklilik gelirinin sona erdirilmesidir.

Çalışanlar ve işverenler hâlâ brüt maaş üzerinden zorunlu emeklilik primi ödemeye devam edecekler; sistemden çıkmak mümkün değil. Emekçinin “Ben bu riski almak istemiyorum” deme hakkı yoktur. Buna karşılık devlet, bu zorunlu primlerin karşılığında nasıl bir emeklilik geliri sağlanacağına dair tüm garantilerini geri çekmektedir.

Bu noktadan sonra emeklilik maaşı, sabit bir hak olmaktan çıkıp finans piyasalarının performansına bağlı bir sonuca dönüşmektedir. Fonlar kâr ederse gelir artabilir; zarar ederse emeklilik geliri düşebilir. Aynı primleri ödeyen iki kişi, tamamen piyasa koşullarına bağlı olarak çok farklı emeklilik gelirleriyle karşılaşabilir. Böylece emeklilik, sosyal hak olmaktan çıkıp piyasa riskine açık, zorunlu bir yatırım ilişkisine dönüşmektedir.

Riskin aşağıya itilmesi: ‘Adil dağıtım’ söyleminin sınıfsal içeriği

Yasa savunulurken hükûmet sıkça “riskin daha adil dağıtıldığı” vurgusunu yaptı. Oysa yaşanan, riskin adileşmesi değil; sistemli biçimde bireylerin omuzlarına yıkılmasıdır. Eski sistemde risk kuşaklar ve fonlar arasında paylaştırılabilirken, yeni sistemde tek tek emekçilere devredilmektedir.

Bu durum özellikle emekliliğe yakın olanlar için ağır sonuçlar doğuracak, piyasa dalgalanmalarını telafi edecek zamanı olmayanlar, şokların doğrudan hedefi haline gelecektir. Düşük gelirli çalışanlar, güvencesiz işlerde çalışanlar ve göçmen emekçiler açısından tablo çok daha yıkıcı hale gelecek; çünkü bu kesimlerin kayıpları dengeleyecek birikimleri ya da alternatif kazançları yok. Riskin bedeli eşit değildir; bedel sınıfsaldır. Devlet bu süreçte sermaye için düzenleyici ve koruyucu, emek için ise disiplin kurucu bir aygıta dönüşmektedir.

Silahlanma rejimi ve sessiz tasfiye: Kabinenin kararlarıyla geleceğin yeniden dağıtımı

Hollanda’da emeklilik hakkının tasfiyesi, bütçe teknikleri ya da demografik gerekçelerle açıklanabilecek bir “zorunluluk” değildir. Bu dönüşüm, hükûmetlerin ve Avrupa sermayesinin 2000’lerin başından beri takip ettiği siyasal çizginin ürünüdür ve son on yılda giderek sertleşen bir silahlanma ve güvenlik rejimiyle birlikte okunmalıdır. Emeklilik yasasının 2013’te tasarlanması ve 2014 sonrası Avrupa genelinde güvenlik söyleminin sistematik biçimde yükseltilmesi tesadüf değildir. Aksine, bu iki süreç birbirini tamamlayan aynı yeniden yapılanmanın parçalarıdır.

Hollanda hükûmeti, “her an savaş çıkabilir”, “güvenlik öncelik” ve “NATO yükümlülükleri” söylemleriyle savunma harcamalarının artırılmasını kaçınılmaz ilan ederken, aynı dönemde sosyal devletin tüm dayanaklarını “taşınamaz maliyet” olarak yeniden tanımlamıştır. Kabine, bir yandan savunma sanayine uzun vadeli kamu garantileri verirken, diğer yandan emeklilik gibi en temel sosyal güvenceleri piyasanın insafına bırakmıştır. Bu bir yönetim hatası değil, bilinçli bir tercihtir. Kaynak vardır; ancak bu kaynak emekçinin geleceği için değil, silahlanma ve sermaye birikimi için seferber edilmektedir.

Bu noktada “bütçe disiplini” söylemi, siyasal bir örtü işlevi görmektedir. Emeklilik söz konusu olduğunda devreye giren disiplin, savunma ve silah sanayii söz konusu olduğunda yerini cömertliğe bırakır. Kamusal kaynaklar aşağıdan yukarıya doğru yeniden dağıtılmakta; emekçilerin vergileriyle oluşan kamu bütçesi, geleceği güvence altına almak yerine savaş ekonomisini besleyen bir araca dönüştürülmektedir.

Bu süreç yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal bir disiplin rejimiyle ilerlemiştir. Ukrayna savaşıyla birlikte Avrupa genelinde sürekli bir olağanüstü hâl atmosferi üretilmiş; bu atmosfer hükûmetler  tarafından bilinçli biçimde yönetilmiştir. Resmî bir OHAL ilanına gerek duyulmadan siyasal gündem güvenlik ekseninde daraltılmış; “şimdi sırası değil”, “öncelik güvenlik” ve “zor bir dönemden geçiyoruz” söylemleriyle sosyal haklara yönelik itiraz bastırılmıştır. Emeklilik gibi uzun vadeli ve sınıfsal meseleler bu gürültü içinde görünmez kılınarak dönüştürülmüştür.

Buradaki sessizlik bir yan etki değil, bilinçli bir yöntemdir. Emeklilik yasasının geniş bir toplumsal itirazla karşılaşmadan geçirilmesi, teknik karmaşıklıktan çok bu olağanüstü hâl rejiminin başarısıdır. Hükûmet, emeklilik hakkını doğrudan hedef alan bir saldırıyı açık siyasal tartışmaya açmak yerine, süreci teknikleştirerek ve güvenlik gündemiyle perdeleyerek yönetmiştir. Böylece emeklilik, bir hak olmaktan çıkarılıp “uzmanlık”, “uyum” ve “kaçınılmazlık” diliyle siyasetsizleştirilmiştir.

Ortaya çıkan tablo nettir: Emeklilik hakkının tasfiyesi, silahlanma rejiminin yan ürünü değil; onun tamamlayıcı unsurudur. Hükûmet, bir yandan “geleceği korumak” adına savunma bütçelerini büyütürken, diğer yandan emekçinin gerçek geleceğini —yaşlılık güvencesini— bilinçli biçimde tasfiye etmektedir. Bu, teknik bir reform değil; geleceğin kim için güvence altına alınacağına dair verilmiş sınıfsal bir karardır.

Sonuç: 2026 bir tarih değil, tarihsel bir kırılmadır

1 Ocak 2026, emekliliğin toplumsal bir hak olmaktan çıkarılıp kalıcı biçimde piyasa riskine bağlandığı eşiği temsil etmektedir. Bu dönüşüm yalnızca emeklilikle ilgili değildir; devletin kim için çalıştığı ve geleceğin kime ait olduğu sorusuyla doğrudan bağlantılıdır. Sosyal devletin tarihsel zorunlulukların ürünü olan sınırlı garantörlüğü tasfiye edilirken, emekçinin geleceği doğrudan sermayenin yönetimine devredilmektedir.

Bu dönüşümün bir başka boyutu da, emekliliğin belirsizleşmesi, işçi sınıfının yalnızca yaşlılık döneminde değil, bugününde de disipline etmesidir. Gelecek güvencesi zayıflayan işçi sınıfının pazarlık gücünü de zayıflatan sermaye bunu hızla bir siyasal disiplin aracına dönüştürecektir. “Piyasa böyle” denilerek itiraz ahlaki bir kusur gibi sunulacak ve “gerçekçilik” adı altında boyun eğme normalleştirilecektir.

Asıl mesele şudur: “Silahlanmak zorundayız, her an savaş çıkabilir” diyen Hollanda hükûmeti, son yıllarda daha da hızlanarak sosyal devlete ait ne varsa emekçinin cebinden alırken, savunma sanayii ve NATO ile büyüyen sermayenin kârına kâr katmıştır. “Daha özelleştirilecek ne kaldı?” sorusunun yanıtı artık gizlenmemektedir: Geleceğimiz. Hepimizin, parça parça birer meta gibi piyasaya sürülmesi.

Geleceğin piyasalaştırılması, bugünün en somut siyasal kavgasıdır.

Ve bu kavga “yarın” değil; bugün verilmek zorundadır.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.