Sayfa yolu
Galatasaray ve Fenerbahçe: Bir derbiden fazlası
Yayın Tarihi: 21.11.2021 , 09:02 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54
Sarı-lacivert fanilalılar ile sarı-kırmızı gömleklilerin Meşrutiyet öncesine uzanan tanışıklıklarından itibaren gelen çekişmenin bugünkü buluşması Galatasaray’ın evinde gerçekleşecek. Papazın Çayırı’nda başlayan öykü, 17 Ocak 1909 tarihinden beri, Boğaz’ın her iki yakasında “epik bir ritüel” olarak sürmeye devam ediyor.
Karşı kıyıya: Pera’dan Khalkedon’a...
Mektebi Sultani’de bir araya gelmiş liseli gençler Şişman Yanko’nun dükkânında, kurdukları isimsiz takımın renklerini tüm benlikleriyle hissediyorlardı. Artık bir kuruluş amacı da eklemeleri gerekiyordu henüz doğan kulüplerine... Bu amaç, “İngilizler gibi toplu halde oynamak, bir renge ve isme malik olmak ve Türk olmayan takımları yenmek” olacaktı.
Ancak öncelikle bir renge ve isme mâlik olmak gerekti. Yanko’nun dükkânında rastladığı renklerden ziyadesiyle etkilenen Ali Sami Bey o anı şöyle anlatmıştı:
“Tezgahtâr mahirane bir el hareketi ile kumaşların dalgalarını birbirleriyle birleştirdi. Bir saka kuşunun başıyla kanadının yarattığı neşeli pırıltıya benzer bir parlaklık oldu. Ateşin içindeki renk oyunlarını görür gibi olmuştuk. Sarı kırmızı alevin takımımız üstünde parıldamasını tasavvur ediyor ve bizi derhal galibiyetten galibiyete götüreceğini tahayyül ediyorduk. Öyle de oldu…”
İsim koymak ise zordur, Ansiklopedist Şemsettin Sami’nin oğlu Ali Sami, önce Gloria (Zafer) sonra da Audace (Cürest) ismini düşünse de çevre muhitin takıma “Galata Sarayı Efendileri” olarak seslenmesi, isim sorununu ortadan kaldıracaktı.
Arma ise isim de belli olunca, Galata ve Saray’dan mütevellit, G ve S harflerinin Harf Devrimi öncesindeki karşılıkları olan ‘Gayin’ ve ‘Sin’ harfleri kullanılarak tasarlanmıştır. Çizeri, liseli yetenek Ahmet Ayetullah’tır.
Pera’da son durum böyledir.
Işıksız fener, çiçeksiz bahçe
İki sene sonra, 1907’nin güzel bir gününde, karşı kıyıda Kadıköy civarında rutin olmayan kıpırdanmalar gözlemlenmektedir. St. Joseph’li gençler Moda Beşbıyık Sokak 3 numaralı evin selamlık katında yaptıkları bir görüşme sonucunda kuracakları takımın ilk tohumunu atmak üzere bir aradadırlar.
Yurtdışından getirilen önü ve kolları düğmeli, sarı beyaz yollu bol formaları, lacivert şort pantolonları ve sarı löverli yün çorapları ile artık yepyeni bir takım vardır Anadolu’da. 1899’dan beri süregelen bu çaba, en önemli meyvesini Fenerbahçe ismiyle verecektir.
Bu kulübün ilk amblemi Fenerbahçe burnundaki ışık saçan beyaz fener, ilk renkleri ise sarı-beyaz olmuştur. İçinde Fenerbahçe yazılı beyaz yuvarlak çerçeve, temizlik ve açık yüreklilik ifadesi olarak, kırmızı fon ise Fenerbahçeliler arasındaki sevgi ve bağlılığı belirtmek için tasarlanmıştır.
Ortadaki sarı renk ise Fenerbahçe için duyulan gıpta ve kıskançlığı, kalp şeklindeki lacivert renk ise asaleti temsil etmektedir. Sarı-laciverte dönüşen renkler ise olsa olsa şunu ifade edebilirdir açıkça: Güç ve kudret!
Pera’daki Galatasaraylılardan Ali Sami, çok geçmeden Fenerbahçe’nin kuruluşunu işitmiştir. Şöyle söyleyecektir: Fenerbahçe ilk kurulduğunda bizim için yabancı memlekette rastlanılmış bir vatandaş gibiydi. Ona manen ve maddeten ihtiyacımız vardı. Bunca ecnebi ve gayrimüslim takımın olduğu yurdumda Fenerbahçe’yi görmek ecnebi memlekette rastlanılan bir dost gibiydi”.
Tonlarında farklılık olsa da karşı yakaların ‘sarıları’ buluşmaktadır.
İlk dokunuş, ilk hasbıhal...
Mehmet Yüce, coğrafyamıza damga vurmuş derbilerin toplumsal tarihine dokunduğu kitabı ‘Türkiye Derbiler Tarihi’nde bahsediyor. Henüz ilk buluşmadan yani 17 Ocak 1909’dan bir yıl kadar önce, Mekteb-i Sultani öğrencisi Galatasaraylılar hafiyeler tarafından izlenmektedir. Fakat bu ilgi hangi maksatla sürmektedir?
Tezkereyi yazan hafiye, “yağış ve çamura bakmayarak, arkalarında birer fanila gömlek ve bacaklarında paçasız, yalnız dizlere kadar hafif birer pantolun” giyen Galatasaraylıların top oynamalarından ziyade üşütüp hastalanmalarını dert edinmişe benzemektedir.
“(...) böyle soğuk havalarda, çamurlar içerisinde oyun oynamalarının bilâhare hastalanmalarını mucib olacağı bedihidir (açıktır)”.
Ancak başka gözler de vardır, liseyi izleyen... “Mekteb-i Sultanî-i Şahane talebesinin kale kurup birbirlerine top endaht ettiklerinin görüldüğü bera-yı sadakat arz olunur”.
Pek gecikmeden, Tevfik Fikret’in gelmesi ile zapturapt son bulur. Grand Cour için bayram vaktidir.
17 Ocak 1909’da ise ilk müsabakanın zamanı gelip çatmıştır. Skoru mühim değildir. Ama kadrolar bu güne dair elimizdeki en güzel bilgilerden birisi olmayı sürdürmektedir.
Galatasaray; Ahmed Robenson-Piroğlu Adnan, Milo Bakvec-Sabri Mahir, Hasan Basri, Bekir Sıtkı-Horace Armitage, Fuad Hüsnü, Cêlal İbrahim, İdris ve Emin Bülend ilk 11’i ile sahaya çıkarken, Fenerbahçe ise Asaf-Kulaksızzâde Gâlib, Hassan Sami-Dalaklı Hüseyin, Hüseyin İzzi, Gustave Haenny-Fethi, Şefkati, Memiş, Hasan, Yahya Berki kadrosuyla sahadadır.
Koskoca bir derbinin yüz yılı aşan tarihini başlatan 11’lerdir bunlar. Derbinin tarihi, ülkenin toplumsal tarihin tanıklarından birisi olmaya adaydır.
Salahaddin ve Ali Sami Bey’lerden Metin’e ve Lefter’e...
Dostluk ve tanıklık, Fenerbahçeli ‘Aslan avcısı’ lakaplı Said Salahaddin Bey tarafından eşi benzeri olmayan bir samimiyetle, geçmişten geleceğe iletilmiştir. Fenerbahçeli Salahaddin’in Galatasaraylı Ali Sami ve Adnan İbrahim ile Kartal’da müşterek bir ev tuttuğu, birlikte vakit geçirip, ava çıkıp, vakit buldukça da top oynadıkları not edilir.
“O zamanlar Galatasaray ve Fenerbahçe kulüpleri adeta birdiler. Hep beraber gezilir ve eğlenilir, arada sırada karşılıklı maçlar yapılır gerek maçtan evvel gerek maçtan sonra netice ne olursa olsun bir arada bulunulurdu. Karşılıklı maç yaptığımız zaman da birbirimizi incitmez ve yirmi iki oyuncu da centilmenlikten bir an bile ayrılmazlardı”.
Derbi dediğin, gülüp eğlenmek, muhabbet etmektir.
Eskiden derbi, Fenerbahçe baş kaptanı Galip Kulaksızzade’nin (Kulaksızoğlu) Galatasaraylılara, “Oberle kardeşler hasta, Hasan da sakatlanmış. Sizi karşımızda eksik kadroyla görmek istemiyoruz. Dilerseniz maçı erteleyelim” teklifi kadar Ali Sami’nin bu terbiyeli ve mahcup delikanlının Fenerbahçe’ye gidişine “Galip Bey’in gittiği yer neresidir ki sanki? Orası Kadıköy’ün güzel gençlerinin bin bir çaba ve emek ile kurduğu kardeş kulüp Fenerbahçe’dir” diyebilmesidir aynı zamanda...
Yıllar sonra ise derbi, Metin Oktay ve Can Bartu’dur, Lefter’dir...
Kuru nostalji değildir bu, kapitalizmin paramparça ettiği, unutturduğu gerçektir.
Mesela Nâzım, 1936’da tribündedir:
“Geçen gün bir dostum dayattı, ‘İlle de gidip Fener-Galatasaray maçını seyredelim’ dedi. Bende kıramadım dostumu, gittim maçı seyrettim. Futbol denilen şey dört bir yanında binlerce insanın toplandığı bir meydanda yapılıyor. Meydana, teker teker saydım, yirmi iki delikanlı çıkarılıyor. On birinin üstünde sarı-kırmızı yollu yollu gömlekler; öteki on birinde sarı-lacivert fanilalar…
Ne yalan söyleyeyim, bu hengâmede ben de heyecanlanmadım değil. Fakat benim heyecanlanmam etraftaki binlerce seyircinin coşkunluğu yanında devede kulak kabilinden. Oyunu seyredenler ikiye bölünmüşler. Herkes dilediği gibi bağırıp çağırıyor. Ortalıkta bir söz, bir düşünce hürriyeti, alabildiğine…
Bu işin birçok tarafları hoşuma gitmedi desem yalan söylemiş olurum. Muayyen bir manada, demokrasiyi anlamak isteyenler Taksim Stadyumu’na gitsinler. Ben kendi payıma güzel, berrak ve heyecanlı bir iki saat geçirdim orada”
Belli ki bu koca çınarlar, hâlâ içindekilerle, müstesna tarihleriyle yeşermektedir.
Kaleye attıklarıyla değil yani yaptıklarıyla ve yapacaklarıyla...
Kaynaklar:
Erdin, M. (2004) Yer Fener Gök Cimbom. İstanbul: İthaki Yayınları.
Yüce, M. (2014) Osmanlı Melekleri / Futbol Tarihimizin Kadim Devreleri. İstanbul: İletişim Yayınları.
Yüce, M. (2021). Türkiye Derbiler Tarihi. İstanbul: Mylos Kitap.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.
