Sayfa yolu
Emperyalist çağda spor: Sapma mı, saçmalık mı?
Yayın Tarihi: 09.10.2025 , 00:03
Gerçekten de ayaktopunun tarihsel öyküsünde sıkıştığımız noktalar arasında neler var?
Yoksa yine romantizmin dram kokan sokaklarında gezinmeye devam mı edeceğiz?
Papazın Çayırı’nda, Mekteb-i Sultani’nın avlusu Grand Cour’da ya da Şeref Stadı’nda meşin yuvarlağın peşinde miyizdir ısrarla?
Aslında modern olimpiyatların burjuva simalarının en önde geleni Baron de Coubertin’in, “sosyal barışı” sağlamak için her kasabada bir futbol kulübünün kurulması gerektiğini belirtmesinin üzerinden bir asır geçti. 1921’de böyle konuşan Coubertin’in, 1901’de de “kadınların rolü, erkeklerin galibiyetini takdir etmektir” dediğini ve çok geçmeden bu sözüne “kadın sporları doğanın kurallarına aykırıdır” diye ilave yaptığını biliyoruz.
Coubertin’in, bu yüzyıldaki hempalarının tüm bakış açıları reddedilmelidir.
***
Geçen yüzyıl, futbolu ileriye götürmüş değil, tam aksine gözümüzden düşen bir “oyun” duruyor önümüzde.
Yukarıdaki hazin romantik ruhsal durumumuzu artık terk etmek zorundayız. Bu, tavsiye niteliğinde bir karar da değil; çoktandır bir mecburiyettir bizim için.
İzlemek istediğimiz elimizden alınmış, pek de hükmümüz kalmamıştır.
Ticarileşen sporlar ve sistemin dayattığı “başarı ideolojisinin” girmediği tek bir alan yok.
Peki, hali hazırda kapitalist sistemde neler oluyor? Şirketler sporu küresel genişleme ve yaygınlaşma için bir araç olarak kullanıyor, yeni küresel pazarlar arıyor, “sportswashing” yani “sporla aklama ve aklanma ideolojisi” kimi ülkelerin siyasi düzlemlerini tahkim etmeleri için yardıma çağrılıyor, “elitleşen” sporda ve “elitleşen” spor fikri ve sporcularda kariyerizm zirve görüyor, markalaşma, sponsorluklar, transfer piyasası, transferlerin medyası vb. derken bir “mutluluk/eğlence endüstrisi” de hüküm sürüyor.
Yoksa neden ülkemizin güzide kulüplerinin transfer rekorları kırması bizi mutlu etsin ki? Neden temel sorunlarımızın üstünü örtebilsin bu transfer rekorları?
Bu durum, patronların tekelinde olan futbolun ideolojik etkisinin hiç de azımsanmaması gerektiğini bize kanıtlıyor.
Öyle ana akım spor medyasında resmedilen spor dünyaları, sporu insancıl ve erişilebilir hale getirmiyor; tam aksine toplumsal eşitsizlikleri gözler önüne sererken ve şu algıyı beraberinde getiriyor: Neden olmasın?
Futbol izlemek, bir sporu icra edebilmek paralı ve pahalı ama hayal satmak dibine kadar beleştir yani...
Şirketler, aslında tam da bunun için var. Sektör hâline gelen sporda isimler, reklamlar, logolar, ürünler, kulüplerin tarihi, kültürel birikimleri ya da aklınıza ne geliyorsa sporla ilişkilendiriliyor ve şirketler para harcadıklarında, bir satış ve gelirden daha fazlasını arıyor. Spordan haz alabilmeyi kendilerine bağlayıp, bunun ideolojik kabulü için büyük bir uğraş içindeler.
Başarısız sayılmazlar...
Yoksa “Zengin bir İngiliz ailesinden, özel bir banliyö kulübünde tenis oynayan 11 yaşındaki beyaz bir kızın, ebeveynlerinin asgari ücretli fabrika işçisi olduğu eski bir Galler maden kasabasında sokak kriket maçında oynayan Asyalı bir çocuktan farklı spor deneyimleri olduğunu” (Coackley & Park, 2024) iyi biliyoruz.
Ama bilmek ve haklı olmak hiç bir zaman yetmez; çünkü bilmekle kalıyoruz.
Kapitalizmin emperyalist çağında, sporun birleştiriciliği ve insanlığa “eşit” sunumu iddiası insanlara yine ve yeni bir hayal endüstrisi metası pazarlamaktan ileriye gitmemekte, yanılsamadan başka bir anlama da gelmemektedir. 1980’li yıllardan yani hem yurt içinde 12 Eylül Darbesi ve Özalist 24 Ocak deregülasyon (özelleştirme) programı açısından hem de küresel spor aktörleri için ve bilakis 1991 sonrası Post-Sovyet dönemde, birçok insan spora düzenli, eşit fırsatlarda katılma ve bunu sürdürme olanaklarını finansal açıdan yitirdi.
Milyon dolarlık sponsorluk anlaşmalarına, futbolcu yatırımlarına varan o yol böyle açıldı işte. Herkeste yine aynı soru, bu paralar nereden geliyor? Sorunun cevabı için önce bu işin kaynağına uğramayı ihmal etmeyeceğiz.
Yaşananlar, asla bir “sapma” değil. Toplumda kendisine yer arayan ve kimi zaman bunu bir “taraftar” olmaya indirgeyen ve bunu yeniden üreten birçok insan için “hikâyeler” büyük anlam taşıyor. Çünkü spor ve sporcuların çevresinde dönen bu hikâyelerin bir söz dağarcığı, aurası ve cazibesi vardır.
Emperyalist çağda spor, bir cazibe üretim merkezidir. Futbolda cazibe ile ekonomi doğru orantılıdır.
Futbolun, sistemin en kirli olmasına karşın en çok alıcı bulan hâlinin tercümesi de bir ölçüde buraya yaslanıyor. Marx’ın Demokritos ile Epikuros’un Doğa Felsefeleri’nde söylediği, “Olayları gözlemleyip de onlardan görünmeze ilişkin sonuçlar çıkardığımız zaman, efsane ortadan kalkacaktır” sözünün anlamı ve yüklediği sorumluluk ile emperyalist çağdaki spor paradigması arasında mesafe ise oldukça kısa...
Mesafe kısa, pabuç ise pahalı...
***
Spor ve onun sistem tarafından en çok pohpohlanan dalı futbol, işçi sınıfına ait olduğu dönemden ve reel sosyalist deneyimden bu yana hiç bu kadar kristalize bir sınıfsallığa erişmemişti. Ancak bu kez futbol, uzun zamandır nehrin karşı kıyısında ve “karşı devrimci” bir pozisyona yerleşmiş durumda.
Futbola hiç olmadığı kadar uzak düştük, celladımıza aşık olduk, taraftarlığı hiç bu kadar acemice üstümüze giymemiştik.
Bunlar hem ideolojik hem de toplumsal sorunlarımızdır, üstümüze yapışmıştır.
Dünyanın dört bir yanındaki ekonomik kaynakları kontrol eden, sporla ilgili her tür kararı kendi çıkarları üzerinden uygulamaya koyan futbolun egemeni burjuva klik, zenginliğin ve gücün rekabetçi başarı yoluyla elde edileceği inancını futbol üzerinden de yaymakta oldukça mahirdir. Sosyolog Harry Edwards, bunu şu sözlerle açıklıyor ve haklıdır: “Daha şimdiden çocuklardan, izlemeye maddi güçlerinin yetmediği oyunları oynamalarını beklediğimiz bir durumdayız”. Oysaki düşük gelirli hanelerden gelen, asgari ücrete mecbur edilen ailelerin çocuklarının, özel spor tesis ve ekipmanlara erişimi sınıfsal olarak ya kısıtlı ya da imkansızdır.
Madem bu durum eşitsiz ve uçlardadır, o halde isteklerimiz ve sevinçlerimiz kesin olarak ayrılmalıdır.
***
Futbol ve spor yeniden kazanılmalıdır.
O nedenle, ne futbol ne de diğer hiçbir branş bir “saçmalığa” indirgenemeyecek, önemsizleştirilemeyecek ve “günah keçisi” ilan edilemeyecek olsa da emperyalist düzenin verdiği zarar küçümsenmemeli ve bir sapma olarak da görülmemelidir.
Çünkü kapitalizmde olacağı budur. Bu, bir rota sorunudur.
Şiddet, cinsiyet ayrımı, düşmanlık, kurumsal, toplumsal, bölgesel eşitsizlik, başarı kazanma hırsının çürütücü etkisi, sözde spor medyasının bıraktığı tahribat ve tortu, sponsorların ve egemen kurumların sportif diktatörlüğü...
Spor, toplumdaki sınıf örüntüleriyle, ilişki kurma biçimleriyle ve gündelik hayattaki aşikâr eşitsizlikle direkt olarak bağlantılıdır. Bu nedenle emperyalist çağdaki “sporun” yeniden üretilmesi zaruridir; bir diğer zaruriyet ise yeniden üretmek için onun topyekün parçalanması gerektiğinin kabulü olacaktır.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.